
Ehil olmadan bir yerlere gelmeye çalışmak…
Bir makamı, bir koltuğu, bir görevi hak etmeden elde etme gayreti…
Çağımızın vebası mı desek, yoksa ülkemizin kronik hastalığı mı?
Emmi, dayı, teyze, hala, eş-dost, akraba, hemşeri derken bir yerlere gelme…
Bir köşe başını tutma…
Bir makamı kapma…
Bir görevi ehline değil, yakınına teslim etme…
Bana göre insanın hak etmediği bir makamı elde etmeye çalışması kadar, o makamı hak etmeyen birine teslim etmek de büyük bir vebaldir.
Çünkü mesele sadece bir koltuğa oturmak değildir.
Mesele emanettir.
Mesele insan hakkıdır.
Mesele adalettir.
Ve Rabbimiz açıkça buyuruyor:
“Şüphesiz Allah, size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisâ, 4/58)
Ne kadar ağır bir emir!
Bir makam da emanettir.
Bir görev de…
Devletin imkânı da…
Milletin hakkı da…
İnsanların geleceğine tesir edecek karar verme yetkisi de…
Öyleyse soralım:
Emaneti ehline mi veriyoruz, yakınımıza mı?
İşi en iyi yapacak olana mı?
Yoksa “Bizim çocuk” diyene mi?
Liyakati olana mı?
Yoksa referansı güçlü olana mı?
“Emaneti ehline veriniz” ilahî emrini düşündüğümde aklıma Mekke’nin fethi geliyor.
Çünkü burada sadece bir anahtar değil, bir adalet ölçüsü teslim edilmiştir.
Mekke fethedilmiş…
Kâbe putlardan temizlenmiş…
Güç artık Müslümanların elinde…
Kâbe’nin anahtarı ise uzun yıllardır Abdüddâroğulları’ndan Osman b. Talha’nın uhdesinde.
Hz. Peygamber (s.a.s.) fetih günü Kâbe’nin anahtarını Osman b. Talha’dan aldı. Kâbe’ye girdi ve Beytullah’ı putlardan temizledi.
Sonrasında ise dikkat çekici bir hadise yaşandı.
Peygamber Efendimizin amcası Hz. Abbas, Kâbe’nin anahtarının ve hicâbe görevinin kendisine verilmesini istedi.
Fakat Resûlullah (s.a.s.) akrabalığı esas almadı.
Anahtarı Hz. Abbas’a vermedi.
Osman b. Talha’ya iade etti.
Burada durup düşünmek gerekiyor.
Peygamberimizin amcası istiyor…
Ama görev amcaya verilmiyor.
Çünkü mesele akrabalık değil.
Mesele ehliyet.
Mesele liyakat.
Mesele emanet.
İslam’ın adalet anlayışında bundan daha çarpıcı bir ölçü olabilir mi?
Şimdi dönüp kendimize bakalım.
Bir insanı bir makama getirirken neye bakıyoruz?
Bilgisine mi?
Tecrübesine mi?
Ahlakına mı?
İşi yapabilme kabiliyetine mi?
Yoksa “Kimin adamı?” diye mi soruyoruz?
Eğer “Bu işi yapabilir mi?” sorusundan önce “Kimi tanıyor?” diye soruyorsak, burada ciddi bir problem var demektir.
Bir insanın diploması olabilir, unvanı olabilir, makamı olabilir…
Ama bunların hiçbiri tek başına ehliyet değildir.
Çünkü diploma başka şeydir, liyakat başka…
Unvan başka şeydir, ehliyet başka…
Makam başka şeydir, o makamın hakkını verebilmek bambaşka…
Ehliyetsiz birinin otomobil kullanması nasıl tehlikeliyse, ehil olmayan birinin önemli bir görevi üstlenmesi de aynı derecede tehlikelidir.
Pilot olmayan birinin uçağın kokpitine oturması yüzlerce insanın hayatını tehlikeye atar.
Ehil olmayan birinin makam koltuğuna oturması ise bazen binlerce insanın hakkını ve geleceğini tehlikeye atar.
Çünkü makamlar oyuncak değildir.
Devlet işleri deneme tahtası değildir.
Milletin emaneti, birilerinin kariyer basamağı hiç değildir.
Sadece makamı verenleri değil, makamı isteyenleri de konuşmalıyız.
İnsan önce kendisine sormalı:
“Ben bu işin ehli miyim?”
Bu görevi gerçekten yapabilecek bilgiye, tecrübeye, ahlaka ve adalet duygusuna sahip miyim?
Yoksa sadece makamı mı istiyorum?
Sadece unvanı mı?
Sadece koltuğu mu?
Çünkü her makam nimet değildir.
Bazı makamlar ağır bir yüktür.
Bugün insanların önünde oturduğun koltuğun, yarın Allah’ın huzurunda hesabı sorulabilir.
İşte mesele tam da budur.
Bir insanı sadece akrabanız olduğu için öne çıkarıyorsanız…
Bir arkadaşınızı sadece size yakın olduğu için ehil insanların önüne geçiriyorsanız…
Bir görevi liyakatsiz birine sırf size yakın olduğu için teslim ediyorsanız…
Biliniz ki mesele artık sadece “torpil” değildir.
Mesele kul hakkıdır.
Çünkü hak etmeyen birine verdiğiniz her makam, belki de o makamı hak eden başka bir insanın hakkından çalınmıştır.
Bir toplumda insanlar çalışmak yerine adam aramaya başlıyorsa…
Üretmek yerine referans peşinde koşuyorsa…
Hak etmek yerine “kimi tanıyorum?” diye düşünüyorsa…
Orada sadece liyakat değil, adalet duygusu da yara almış demektir.
Mekke’nin fethinde Kâbe putlardan temizlendi.
Ama Resûlullah (s.a.s.) bize bundan daha büyük bir ders de verdi:
Güç elinize geçtiğinde bile adaletten ayrılmayın.
Size yakın olanı sırf yakınlığından dolayı öne geçirmeyin.
Bir görevin ehli kimse, onu oraya getirin.
Çünkü makamlar şahısların mülkü değil, milletin emanetidir.
Bugün hepimizin kendisine sorması gereken soru şudur:
Biz emaneti ehline mi veriyoruz, yoksa yakınlarımıza mı?
Çünkü ehil olmayanı makama taşımak sadece kötü bir tercih değildir.
Bazen bir kurumun çöküşünün…
Bazen bir devlet düzeninin bozulmasının…
Bazen insanların adalete olan güvenini kaybetmesinin başlangıcıdır.
Ve unutmayalım:
Ehil olmayan birinin makam sahibi olması, yalnızca onun yükselmesi değildir; ehil olanların aşağı itilmesidir.
Bir toplumda ehliyet ve liyakat geri çekilir, akrabalık ve yakınlık öne çıkarsa insanlar çalışmayı değil, adam bulmayı öğrenir.
Ve sonunda…
İşin ehli değil, işi bilenin yakını kazanır.
İşte asıl felaket budur.
Çünkü emanet ehline verilmezse, sadece makamlar değil, adalet duygusu da yetim kalır.
Rabbim bizleri emanete hıyanet edenlerden değil, emaneti ehline teslim edenlerden eylesin.
Makama talip olduğumuzda önce ehliyetimizi sorgulamayı…
Makam verirken ise önce liyakate bakmayı nasip eylesin.
Çünkü unutmayalım:
Emanet, sahibinin değil; ehlinin hakkıdır.
Ve bazen bir anahtar, koca bir medeniyetin ahlâkını anlatmaya yeter.
Kâbe’nin anahtarı bunun en güzel örneklerinden biridir.
Emanet zayi edildiği zaman kıyameti bekle” buyrulmuş, “Emanet nasıl zayi olur?” denildiğinde ise “İş ehil olmayana verildiği zaman kıyameti bekle” şeklinde açıklanmıştır (Buhârî, İlim 2, Rikāk 35).
Evanjelik kilisesinin tanrıyı kıyamete zorlamaya çalışması ile Ülkemizde hiç bir işin ehline verilmemesi arasındaki bağ ve buna benzer kıyamet ile ilgili hadislerin evanjelik kilise tarafından şekillendiğini görmek ?????????
Ehil ehliyet meselesi sanki hayata meze oldu son zamanlarda, aynı zamanda bir politika aracı oldu. Yönetim ve organizasyon bir yetenek işidir. Peygamberimizin uygulaması örnektir, görevlendirdiği yönetici ve komutanlardan cok genç delikanlı vardır, ayrıca yöneticilik isteyen bir çok sahabeyi reddetmiştir. Yaşlı ve deneyimli olsalarda bir nefer olarak yaşamışlardır. İnsan yetki ve güç sahibi olmadan bilinenez. En az iki yıllık deneyim sahibi olmak gibi saçma istekler günümüzde moda! mesala bir yerden başkamadan insan nasıl deneyim sahibi olabilir? Aklı baliğ olan her insan eğitim/öğretim/gösterim aldıktan sonra her işi yapabilir, bu dünya isleri fani işler. Önenli olan iman ehli olmaktır.