Hikmet ve büyükler

Hakan DEMİRCAN

Çocukluk çağları insan zihninin mayalandığı zamanlar, doğduğu ve büyüdüğü çevre bu zihnin mayalandığı mekânlar, hiç şüphesiz bu çevredeki kişiler de bu mayayı insan zihnine çalan insanlardır.

Dünyaya geldiğimiz andan itibaren çevremizde olan biteni çevremizdeki insanların dilinden öğrenmeye başlarız. Onların varlığa verdiği her anlam zihnimize adeta çakılır. Bu anlamlar çok büyük kırılmalar yaşadığımız dönemlerde, çivinin ahşapta pas tutarak çıkmasını zorlaştırdığı gibi zihnimizde iyice yerleşir. Büyüdüğümüz çevredeki insanların kâinatı kavrayışları, ahlak anlayışları, dindarlıkları -ya da dinsizlikleri- insan ilişkilerine bakışları, ekonomik tutumları ve daha birçok söz ve davranışları bizi derinden etkiler.

Çocuklar okullarda okuma yazma öğrenmeye başladıklarında deney ve gözlemle ispatlanmış (buna bilimsel diyoruz)  bilgileri öğrenmeye ve bunlardan imtihan olmaya başlarlar. Maddenin çekirdeğinden elektromanyetik dalgalara, hatta çekirdek altı fiziğin karmaşık formüllerine kadar pek çok bilgi öğrenirler. Nobel Tıp Ödülü sahibi Alexis Carrel’in dediği gibi “insanoğlunun milyonlarca kilometre uzaktaki bir gezegen hakkında bildikleri kendisi hakkında bildiklerinden daha az” olduğu için öğrenciler okullarda birkaç fizyolojik bilginin dışında insana ve hayata dair neredeyse hemen hiçbir şey öğrenmeden mezun olurlar. Bu bilgiler çocukluktan itibaren aile başta olmak üzere çevremizdeki insanlardan televizyon ve sinemadan bu gün özellikle de sosyal medyadan öğrenilmektedir.

Tarıma dayalı yaşarken anne baba tarlada çalışır, çocuklar evin yaşlılarına emanet edilirdi. Üç kuşak bir arada yaşanan zamanlarda yaşlı-çocuk ve yaşlı-genç ilişkileri daha yoğun ve anlamlıydı. Modernitenin getirdiği çekirdek aile anlayışı ile yaşlılarla çocuklar ve gençler arasındaki temas azalmış ve eski niteliğini kaybetmiştir.

Osmanlı İmparatorluğunun manevi mimarı Şeyh Edebali der ki: Hikmet ve bereket büyüklerle beraberdir. “Anadolu insanı âlim değildir ama âriftir” dermiş eskiler. Bu hikmet ve irfan bizim yaşlılarımızda vücut bulmuştur. Bugün Kur’an’ın ilk emrini “Allah’ın adıyla oku” değil de sadece “oku” olarak anladığımızdan, yağmurun hangi tabiat olaylarıyla meydana geldiğini öğreniriz de yağmura hiçbir zaman yağmur demeyip “rahmet yağıyor” diyen babaannemin hikmetine bir türlü ulaşamayız. Çok hazindir ki bu ilk emri yanlış anlayışımız yüzünden bilgi sahibi oldukça irfanımız azalmaktadır.

Gerçekten çok enteresandır; ömrümde hayata dair hikmetli ve irfan dolu bir söz duyup öğrendiklerim, hemen hiç biri ciddi bir örgün eğitim almamış kimselerdir.

Rahmetli babaannem sofrada kalan ekmek kırıntılarını sağ işaret parmağının ucunu ıslatarak toplar, “israf olmasın” derdi. Bir gün tabağımda kalan birkaç pirinç tanesini yemediğim için kızmış, “O nimeti buraya getirene kadar kaç kişi uğraştı biliyor musun?” demişti. Eken, biçen, taşıyan, alan, getiren diye bir bir sayar, “Ne zorluklarla bu sofraya geldi o nimet” derdi rahmetli. Şehirden aldığımız elmayı dikene bile rahmet okurdu. Her işte ne çok emek ve o emeğin ne kadar kutsal olduğunu ondan öğrendim çocukken.

Köyümüzün irfan sahibi kişisi Asım Amca “Bir insan yavaş yavaş rezil olursa rezil olduğunu anlamaz çocuklar” derdi ve eklerdi: “Ben bunu bir taş ustasından öğrendim. Hikmetin kimde olacağı belli olmaz yaşlıları dikkatle dinleyin ve devamlı surette istikametinizi sorgulayın!”

Rahmetli dayım, yanında birisi için güven telkin edici sözler söyleyince “En iyi Müslüman henüz eline fırsat geçmemiş Müslümandır evladım. Sınamadığınız kişiye kolay güvenmeyin” derdi.

Cuma günleri şehre giden kapı komşumuz Gül Zahide Nineye dolmuş şoförü “Her Cuma niye şehre gidersin nine, pazarda dükkânın mı var?” diye sorduğunda, Gül Zahide Nine’nin “Cuma günü çocuk sevindirmek sevaptır. Çocuklara bir şeyler alacağım” cevabından öğrendiğimi yirmi yıllık okul hayatımda öğrenemedim. Eşi Ahmet Dede işlettiği bakkalda veresiye alan tanımadığı kadınlara adını, kimin nesi olduğunu sormaktan hayâ eder, veresiye defterine boyu uzun kadın, peştemalı yamalı kadın vs. diye kaydedermiş. Bu edebin sığacağı bir kitap var mıdır bilemem.

İçinde yaşadığımız zamanlarda hayatın kendi mekanik akışında hikmeti ve irfanı neredeyse unuttuk. Sosyal medyadan sarf edilen iki afili sözle çocuklarımızı hayata hazırlayamayız. Onları büyüklerle buluşturmaya özen göstermeliyiz.

Son söz yine hikmet ve irfan ehlinin olsun: “Büyüğünü bilen Allah’ı bilir. Çünkü Allah büyükler büyüğüdür.”

4 YORUMLAR

  1. Teşekkür ediyoruz.
    Her cümlesi özenle seçilmiş, ruha işleyen bir yazı olmuş.
    Kendini arayan insana bir istikamet niteliğinde.

  2. Hakanım Selamlar,yine çok güzel bir yazıyla bizi geçmişe yolculuk yaptırdın Ve eskimez,gerçek yaşam kültürümüzden örnekler verdin. Ben de bir iki cümleyle katkı vereyim. İmana ilim karışırsa “hikmet”,
    irfan karışırsa “vahdet”, duyarlılık karışırsa “zerafet”,
    hiçbir şey karışmazsa “ihlas” ortaya çıkar.

    İmana küfür karışırsa “nifak”,
    hırs karışırsa “fesad”, cehalet karışırsa “taassub”,
    kibir karışırsa “zulüm” ortaya çıkar.

    “Bir hayatımız var yakında geçmişte kalacak; yalnızca Allah için yaptıklarımız sonsuza dek kalacak.”

    Sözü işitipte en güzeline uyan kullarımı müjdele.
    *(Zümer -18)*

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here