
Başlayan çözüm sürecinin başarıyla sonuçlanması amacıyla toplumun çeşitli kesimleri sivil destek vermeye devam ediyorlar. Bu çerçevede geçen cumartesi günü (12 Eylül 2026) çok sayıda yazar, siyasetçi, akademisyen, kanaat önderi bir bildiri yayınladı; benim de altına imza attığım bildiriye “Barış ve Demokratik Cumhuriyet İçin 1001 İmza” adını vermişlerdi. Bildirinin bir iki argümanına rezervlerim olsa dahi, genel mesajına ve faydasına inandığım için imza vermekte tereddüt etmedim, zaten bu tür bildiri ve çağrılarda imzacıların bütünüyle onaylayacakları metin bulmaları zor.
Aralarında üçer kez kayyum tayiniyle görevden alınmış Eski Mardin Büyükşehir Başkanı Ahmet Türk’ün de olduğu yaklaşık 10 kişinin beşer dakika konuşma yaptığı toplantıda bana da bir konuşma yapmamı teklif ettiler.
2013-2015’te olduğu gibi akamete uğramaması için duyurulduğu günden beri çatışmaların durduğu bu süreci destekledim. İster devletin derin katlarında alınmış karar ister başta R. Tayyib Erdoğan ve Devlet Bahçeli gibi siyasilerin inisiyatifiyle başlatılmış olsun, silahların susup insanların konuştuğu süreç hepimiz için faydalıdır, hayırlar getireceğini umuyorum.
Birgün öncesinden beni arayan Ş. Necat Kaya, “Herkes beşer dakika konuşacak ama hocam size pozitif ayrımcılık yapıyoruz, 10 dakika konuşabilirsiniz,” dedi. Necat Bey’e teşekkür edip beş dakikayı geçmeyen konuşma yapacağımı söyledim, öyle de yaptım.
“1001 imza”nın ilham kaynağının “1001 gece masalı” olması bana ilginç geldi, bir yönüyle kaç bin bir gün ve gece yaşadığımız –bir asırdan fazladır süren- Kürt sorunu ile isimlendirmenin anlamlı bağlantısı var. Konuşmama masal ile sorun arasında bağlantıya atıfta bulunarak başladım.
Arapça adına “Elf leyle ve leyle (bin gece ve bir gece)” denen masal birbirine eklenen hikâyeler dizisidir, bugünkü TV dizileri gibi her biri kendi içinde bir olayı anlatır, her gün bir hikaye anlatıldığına göre, masal 1001 gece sürüyor demektir.
Rivayete göre Bağdat’ın refah ve konforunun zirvede olduğu zamanlarda anlatılan bu masal dizisini bir kişi muntazaman dinler, bir gece dahi olsa kaçırmaz. Sonunda biter, masalı dikkatle dinlediği sanılan zat anlatıcıya sorar:
“1001 gecedir dinliyorum ama anlamadım, söyler misin, Elif kimdi, Leyla kimdi?”
Anlaşılan bu zat, 1001 gece boyunca zihninde elf’i Elif, leyle’yi Leyla kodlamıştı.
Bizim bir türlü içinden çıkamadığımız Kürt meselesi de öyle! Dinliyoruz, dinliyoruz! Tekrar her seferinde başa dönüyoruz. Elif kimdi? Leyla kimdi? Bu Kürt meselesi neydi?
Belli ki herkes meseleyi başka şey zannediyor, zihninde nasıl kodlamışsa konuya oradan bakıyor ve 100 küsur senedir, dönüp soruyoruz: Kürt sorunu nedir? Bir taraf “terör”, diğer taraf “özgürlük mücadelesi” diyor. 50 bin kişi hayatını kaybetti, 3 trilyon dolar harcandı, bölgenin beşeri, sosyo politik dengesi sarsıntı geçirdi, şu veya icbari sebeplerle olsun, oturup konuşmanın nihayet en iyi yol olduğu noktasına geldik.
Bu zihnimizi, kaynaklarımızı, enerjimizi tüketen bir kısır döngü.
Bana göre bu döngünün kırılması, sorunun yalnızca devlet, iktidar veya siyasi partiler arasındaki bir mesele olarak ele alınmamasına bağlı. Çözümün ma’kes bulacağı yer toplumsal zemindir, bu zeminde kuvvetli karşılık bulmalı, eğer iyi niyetli çözüm önerileri toplumsal karşılık bulursa, iyi niyetli siyasilerin, bürokratların da işi kolaylaşır, şu hâlde aşağıdan yukarıya doğru bir seyir izlemek lazım.
Sorunun çözümünü sadece devlete, hükümetlere, iktidarlara, siyasi partilere bıraktığımız zaman, bu gayrişahsi aktörler, sahada, gerçek hayatta ağır mağduriyetler yaşayan gerçek şahıslardan önce kendi tüzel çıkarlarını hesap ederler. Deneysel olarak biliyoruz ki, bir talebin siyasi bir programa dönüşmesi, yalnızca siyasal aktörlerin kararlarıyla gerçekleşmiyor. Bir fikri, bir ideali, bir talebi siyasi bir forma tercüme edecek olan aşağıdaki insanlar, tüzel değil, gerçek şahıslardır.
Konuşmamda takip edilecek üç aşamaya dikkat çekmeye çalıştım: Ben bunlara Kur’an ve Resulullah (s.a.)’ın tatbikatı Sünnet’ten hareketle “muarefe, müzakere ve muahede” adını veriyorum.
İlk aşama tarafların birbirini tanıma ve anlama sürecini ifade eder. Müşareke vezninden gelen muarefe karşılıklı anlama ve tanıma süreci olup, ötekine isim koymadan, ötekini tanımlamadan apayrı bir zihni süreçtir. Taraflar bu süreçte birbirlerini tanımlamadan, birbirlerine isim koymadan her nasılsa ve ne ise öyle anlayıp doğru anlayacak ve tanıyacak.
Ardından gelen “müzakere”, önce rahatça ve özgür bir ortamda konuşmak ama yalnızca konuşmak değil, aynı zamanda geçmişi, acıları ve karşılıklı talepleri hesaba katarak ortak bir zemin aramak anlamına gelir. Müzakere yeni bir sözleşme için pazarlık yapma zeminini inşa eder.
Üçüncü aşamada işaret ettiğimiz “muahede” ise bu sürecin bir sözleşmeyle sonuçlanmasıdır. Bu noktada meseleyi yalnızca anayasal bir metin tartışmasının ötesine taşıma zarureti var. Bana göre toplum sözleşmesi, anayasanın kendisinden önce gelen ve ona ruh veren ortak ilkelerdir. Sözleşme veya daha dar anlamda “toplum sözleşmesi” anayasa değildir. Anayasaya ruh veren ilkeler mecmuasıdır.
Bu açıdan bakıldığında yeni bir toplumsal sözleşmenin kurulması, yalnızca devlet kurumlarının veya siyasi aktörlerin işi değil. Anayasanın toplumsal meşruiyeti toplumun farklı kesimlerinin bir araya gelmesiyle mümkün olabilir.
Bir anayasayı devletler, ordular, siyasi partiler, yabancı güçler veya hukuk uzmanları yapamaz. Bu saydığım aktörler anayasa yapıyorlarsa, bu onların çıkarlarını esas alan bir metindir, toplum sözleşmesi değildir.
Toplumun kanaat önderleri, tabii önderleri bir araya gelir, aralarında başarıyla muarefe ve müzakere süreçlerini gerçekleştirdikten sonra muahede akdederler. Muahede ham metindir, bu metni aslına, ruhuna ve maksadına uygun hukuk uzmanları teknik dile döker sadece.
Söz konusu yaklaşım veya sözleşme yapma modeli barış kavramıyla doğrudan ilişkilidir. Arapçada barışa (sulh ve salaha) “hükümlerin efendisi (es Sulhu seyyid el ahkâm)” denir, Kur’an-ı Kerim’de de “Barış hayırlıdır (Ve’s sulhu hayrun)” buyrulur (4/Nisa, 128).
Son iki yılda yaşanan gelişmeler, silahlı çatışma zemininden muarefe ve müzakere zeminine geçilebileceğine dair bir kapı araladı.
Bundan şu sonucu çıkarıyorum: Kürt meselesinin yeniden başa dönülen bir hikâyeye dönüşmemesi için yalnızca siyasileri beklemek değil, toplumun birbirini tanıdığı, konuştuğu ve ortak bir sözleşmenin zeminini oluşturduğu bir süreci kurmak gerekir, iyi niyetli insanlar için bu çabayı sürdürmek ahlaki sorumluluktur.
Kan, yıkım, ölüm ve sonu gelmeyen çatışmaların durmasından daha hayırlı ne olabilir?
Elbette “Sulh ve salah hayırlıdır!” ve “Sulh hükümlerin efendisidir!”