
Yine bir genç… Yine bir vahşet… Ve bu sefer çok daha ileri.
Ama bu acı, ahlarla paylaşılmaz. Suçu ekranlara, oyunlara yükleyerek vicdan temizlenmez.
Bu acının bir parçası hepimiziz. Dönüştüğümüz insan kadar, yetiştirdiğimiz evlat kadar sorumluyuz.
Bazen dönüp kendi yazılarıma bakıyorum:
“Bu kadar konu varken neden yine ebeveynliği yazıyorum?” diyorum.
Sonra aynı yere geliyorum: Çünkü değişmiyor. Ebeveyn değişmeden çocuk değişmiyor.
Ama mesele sadece ebeveynlik de değil. Ebeveynlik dediğimiz şey, insanlığımızın aynası.
Nasıl bir insan olduğumuz, nasıl bir anne-baba olduğumuzu belirler.
Ve biz sadece iyi ebeveyn olmakla değil, üstlendiğimiz her rolde iyiyi temsil etmekle yükümlüyüz.
Müslüman olarak, evlat olarak, eş olarak, komşu olarak… Çünkü bize verilen asıl vazife belli:
İyi kul olmak.
Ve biz bu vazifeyi ihmal ettikçe, sadece bozulan düzenle değil, o düzenin ürettiği acılarla yüzleşmek zorunda kalıyoruz.
Son yıllarda artan savaşlar, hastalıklar, çöken ahlak…Ve şimdi: yönünü kaybetmiş, öfkeli, zorba gençler…
Çözüm arıyoruz. Güvenlik artsın diyoruz. Oyunlar sınırlansın, diziler denetlensin, öğretmenler daha dikkatli olsun…
Hepsi doğru. Ama hiçbiri yeterli değil. Çünkü asıl tehlikeye dokunmuyoruz. Asıl tehlike, insanın içindeki boşluk. Anlam eksikliği. İman eksikliği.
Hangi güvenlik gücü koruyacak çocuğu kendi nefsinden?
Hangi kamera yakalayacak kalpte büyüyen karanlığı?
Çocuklar bozulmadı, biz çözüldük. Çocuklarımız aç. Ama bu açlık ekmek açlığı değil. Anlam açlığı. Aidiyet açlığı.
Allah sevgisiyle doldurulmayan kalp, mutlaka başka şeylerle dolar.
Ve o boşluk; bir gün öfkeye, bir gün nefrete, bir gün de şiddete dönüşür.
Ahlakı ve inancı güçlü bir çocuk, dünya kararsa da yolunu kaybetmez.
Ama maneviyatı eksik bırakılan çocuk, yavaş yavaş kaybolur ve sonunda başkalarına da karanlık olur.
Bugün sormamız gereken asıl soru, çocukları nasıl koruyacağız değil, onları içten nasıl inşa edeceğiz?
Ben cevabımı net söylüyorum:
Din eğitimi.
“Bunun dinle ne ilgisi var?” diyenler, insanın fıtratını eksik okuyanlardır.
Çünkü insan; inanmak ister, ait olmak ister, değerli olmak ister. Bir anlam arar.
Bu anlam verilmezse, gider onu başka yerde arar. Bugün çocukların oyunlarda, dizilerde, sanal dünyalarda kaybolmasının sebebi tam da bu.
Yön verilmeyen kalp, yönünü kaybeder.
Bir de “uzmanlar” dediklerimiz var…
Hangi kitabın, hangi düşüncenin uzmanı olduklarını sorgulamadan onların doğrularını hayatımıza aldık.
“Bağımsız birey” derken, insanı yalnızlaştıran, bencilleştiren anlayışları alkışladık.
“Anne güçlü olsun” derken, bebeğin en temel ihtiyacı olan bağı, teması, şefkati ikinci plana atan önerileri normalleştirdik. Bilim dediler, sustuk. Modern dediler, geri çekildik.
Oysa her doğru, insanın fıtratına uygun olandır.
Ve fıtrata aykırı olan hiçbir şey, adı ne olursa olsun, çocuğu da toplumu da iyileştirmez.
Bireyselci akımlar;
aileyi “eski gelenek” komşuluğu “elalem” ayıbı “ tercih” yaptı. İnsanı kendi başına yeterli sandık. Oysa insan, bağ kurmadan tamamlanamaz.
İşte tam burada unuttuğumuz bir hakikat daha var: İslam sadece bireyin değil, toplumun da dinidir.
Komşuluğu emreder, aileyi merkeze alır, yardımlaşmayı esas kılar.
Çünkü insan, ancak bağ kurarak insan kalır. Bağ kopunca; anlam kopar, merhamet kopar, sorumluluk kopar. Biz bağı kopardık, sonra çocuk neden kopuk diye sorduk. Ve geriye yalnız, öfkeli, yönsüz bireyler kaldı.
Şimdi artık suçlu arama zamanı değil. Silkelenme zamanı. Kendimize dönme, değerlerimize dönme, inancımıza dönme zamanı.
Çünkü biz kendimizi düzeltmezsek, yarın düzeltecek bir çocuk da kalmayacak.