
İnsanın varlık âlemindeki konumu, dört temel ilişki biçimi üzerinden şekillenir. Bunlar; insanın ‘Rabbiyle olan ilişkisi, ‘ ‘kendisiyle olan ilişkisi’, ‘diğer insanlarla olan ilişkisi’ ve ‘yaratılmış varlık, doğa ile ilişkisi’dir. İnsanın Rabbiyle ilişkisi hamd ve tevazu (sınırlarının farkındalığı) üzerine kuruluyken, kendisiyle olan ilişkisinde temel kıstas vicdandır; çünkü vicdan, insanın doğru istikamette yürümesini sağlayan içsel bir pusuladır. Ancak insanın diğer insanlarla kurduğu sosyal ilişkinin merkezinde yer alan anahtar kavram ‘adalettir’. İnsanın varlıkla kuracağı ilişki ise ‘eşitlik’ üzerine bina edilecek olandır. Bu dört ilişki türü birbirinden kopuk değildir; aksine birbirini besleyen ve bütünleyen bir yapıya sahiptir.
Adalet, sadece hukuki bir terim değil, “bir şey ne ise o olarak ona hakkını hikmetle iade etmek” anlamına gelen tam bir ‘denge’ halidir. İnsan ilişkileri bu adalet terazisi üzerine inşa edildiğinde, toplumsal hayatın devamlılığı için en kritik unsur olan ‘güven’ tesis edilebilir olacaktır. Güvenin olmadığı yerde çatışma, kargaşa ve “bütün kötülüklerin anası” sayılabilecek olan (negatif) şüphe baş gösterir.
Adaletin ikamesi, muhatabın inanç durumuna göre iki temel mekanizma ile yürütülür:
Müminler arası ilişkide: Mahiyeti vahiy (şeriat) belirler.
Mümin ile mümin olmayan arasındaki ilişkide: Belirleyici unsur (ahit) sözleşmedir.
Taraflar bu sözleşmelere sadık kaldığı sürece adaletin zemini korunmuş olur. Adalet, patronun işçinin hakkını vermesinden, yöneticinin halkına zulmetmemesine; işçinin patronuna ihanet etmemesinden, yönetilenin dürüstlüğüne kadar her alanı kapsayan geniş bir şemsiyedir. Ezcümle adalet, her alanda ve zeminde ve kişide varlık kazanması gereken temel bir hassadır.
Adaletin hem bireysel hem de sosyal psikolojide bir zemin bulabilmesi için Hz. Peygamber’in “kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz” ilkesi esastır. Bu ilke, adaletin sadece bir sonuç değil, bir süreç ve üslup meselesi olduğunu gösterir. Bir şeyi baskıyla veya otoriter bir icbarla yaptırmak adaleti ortadan kaldırır; çünkü gerçek adalet, kişinin kendi iradesi ve rızasıyla hareket edebileceği özgür bir zemin gerektirir.
Kolaylaştırma ve sevdirmeyi merkeze alan bir yaklaşım:
Eğer bir yönetici veya birey, kolaylaştırması gerekirken zorlaştırırsa, aslında adalete ihanet etmiş sayılır. Bu bağlamda sevdirmek ve kolaylaştırmak, ilişkinin ontolojik temelini inşa eden epistemik bir unsurdur.
Sosyal dokunun sağlıklı kalması, “hak etme” ilkesinin korunmasına bağlıdır. Kaynaklara göre, istismara kapalı bir sosyal hayatın sırrı, bir insana hak etmediğini vermemektir. Hak edilmeyen bir şeyi birine vermek adaletsizlik olduğu gibi, o kişiyi şımartmak ve aldatmak anlamına da gelir.
Öte yandan kolaylaştırmak, ekonomik ilişkilerde de kendini gösterir. Örneğin; borcunu ödeyemeyecek durumda olan birine süre vermek veya borcunu bağışlamak hayatı kolaylaştıran bir eylemdir. Bu durum, muhatapta bir teşekkür meyli uyandırır; teşekkür etmeyi öğrenen insan ise Allah’a hamd etmeyi öğrenir. Böylece insanlar arasındaki yatay ilişki, dikey bir boyuta taşınarak insanın Rabbiyle ilişkisini de iyileştirir, güzelleştirir.
Günümüz kültüründeki eksiklikler ve dengesizlikler karşısında insan, kolaylaştırma ilkesini bir sorumluluk olarak üstlenmelidir. Eğer mevcut kültürde bir bilgi eksikliği veya zaaf varsa, ona “bilgi sunmak” veya “yeni bir kültür ihdas etmek” de bir kolaylaştırmadır.
Dini ve ahlaki yaşamda üç temel alan vardır:
1. Emirler (Sınırlı)
2. Yasaklar (Sınırlı)
3. Mubah Alan (En geniş alan)
İnsanın asıl imtihanı ve iradesini sergilediği yer bu geniş ‘mubah alanıdır’. Bu alanda iyiliği ve güzelliği yükseltmek, insanı Allah’a yakınlaştırır. Bu noktada üslup hayati önem taşır; insanlara “kâfir, münafık, fasık” gibi etiketlerle hitap ederek onlara bir değer katmak mümkün değildir. İlişkinin mahiyeti, hitaptaki yumuşaklık ve sevecenlik üzerine kurulmalıdır. Bu noktada kişi ile kişinin eylemi arasındaki mahiyet farkını idrak etmek elzemdir.
İnsanın diğer insanlarla ilişkisi, sadece hukuki kuralların soğuk bir uygulaması değildir. Adalet, bu ilişkilerin iskeletini oluştururken; kolaylaştırma ve sevdirmek onun ruhunu ve zeminini teşkil eder. Bir insan, başkalarının hayatını kolaylaştırdığında aslında hem kendi vicdanına karşı sorumluluğunu yerine getirmiş olur hem de toplumsal barışın (selam) inşasına katkı sağlar. Sonuç olarak, sahici ve güzel bir yaşamın imkânı baskıda değil, adaletin merhametle harmanlandığı bir kolaylaştırma ahlakındadır.