
“Şeriat” kelimesi, günümüz dünyasında belki de en fazla yanlış tanıtılan kavramlardan biridir. Küresel medya, sinema, ideolojik propagandalar ve uzun yıllardır sürdürülen sistematik algı çalışmaları sebebiyle birçok insanın zihninde şeriat; baskı, yasak, ceza ve korkuyla özdeşleştirilmiştir.
Oysa Kur’an-ı Kerim‘in kullandığı anlamıyla şeriat, Allah’ın insan için belirlediği doğru yol, ilahi hayat nizamı ve adalet ölçüsüdür.
Nitekim Rabbimiz şöyle buyurur:
“Sonra seni de bu iş konusunda bir şeriat üzerine kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin heveslerine uyma.” (Câsiye, 45/18)
Dikkat edilirse ayette şeriatın karşısına “insanların heva ve hevesleri” konulmaktadır.
Bugün de aslında insanlığın temel problemi tam burada başlamaktadır.
İnsanlık, ilahi ölçüler yerine değişken arzuların, ideolojilerin, güç odaklarının ve ekonomik çıkarların belirlediği hukuk anlayışına teslim edilmektedir.
Şeriat ise tam tersine insan hevesini değil; hakkı, adaleti ve hikmeti merkeze koyar.

Şeriat denildiğinde birçok insanın aklına yalnızca cezalar gelmektedir.
Halbuki bu, koca bir okyanusu yalnızca kıyısından ibaret sanmak gibidir.
İslam şeriatı;
-İnanç esaslarını,
-Ahlakı,
-Aile hukukunu,
-Ticaret hukukunu,
-Sosyal adaleti,
-Kul hakkını,
-Yetim hakkını,
-Komşuluk hukukunu,
-Devlet yönetimini,
-Savaş hukukunu,
-Çevre ahlakını,
-Hayvan haklarını,
-Eğitim anlayışını,
-İnsan onurunu
kapsayan bütüncül bir hayat sistemidir.
Cezalar ise bu büyük sistemin çok küçük bir bölümünü oluşturur.
Nasıl ki bir devlet yalnızca ceza kanunundan ibaret değilse, İslam şeriatı da yalnızca cezalarla açıklanamaz.
İslam hukukunun en önemli amaçları, klasik literatürde Makâsıdü’ş-Şerîa olarak ifade edilir.
Bunlar insanın dünya ve ahiret saadetini korumayı hedefleyen temel esaslardır.
Bunlar şunlardır:
-Dinin korunması
-Canın korunması
-Aklın korunması
-Neslin korunması
-Malın korunması
Birçok çağdaş İslam hukukçusu bunlara insanın onurunun (ırzın/haysiyetin) korunmasını da ilave ederek değerlendirmektedir.
Dikkat edilirse bunların tamamı insanı yaşatmaya yöneliktir.
Bugün bütün anayasalarda bulunması istenen temel hakların önemli bir kısmı da bu esaslarla örtüşmektedir.
İslam önce insanı korur.
Çünkü Allah’ın indirdiği hükümler insanı yok etmek için değil; yaşatmak içindir.
Şeriat denildiğinde göz ardı edilen en önemli örneklerden biri de Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) Medine’de kurduğu toplumsal düzendir.
Hicretten sonra Medine’de yalnızca Müslümanlar yaşamıyordu.
Şehirde Yahudiler, müşrik Arap kabileleri ve farklı sosyal gruplar da bulunuyordu.
Resûlullah (s.a.s.), bu farklı topluluklarla tarihî bir sözleşme yaptı.
Bugün “Medine Vesikası” olarak bilinen bu metin, birçok araştırmacı tarafından dünyanın ilk yazılı toplumsal sözleşmelerinden biri kabul edilmektedir.
Bu sözleşmede;
-Her topluluğun inanç özgürlüğü korunmuştur.
-Hiç kimse dininden dolayı zorlanmamıştır.
-Ortak güvenlik esas alınmıştır.
-Adalet herkes için geçerli kabul edilmiştir.
-Haksızlığa karşı birlikte hareket edilmesi kararlaştırılmıştır.
Bugün modern dünyanın dahi zaman zaman uygulamakta zorlandığı din ve vicdan özgürlüğü konusunda, İslam’ın daha ilk döneminde ortaya koyduğu bu örnek dikkat çekicidir.
Kur’an’ın “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara, 2/256) ilkesi de bu yaklaşımın temelini oluşturmaktadır.
Bugün savaşların büyük kısmı hangi gerekçelerle çıkmaktadır?
Petrol…
Silah ticareti…
Sömürgecilik…
Ekonomik çıkarlar…
Irkçılık…
Milliyetçi üstünlük iddiaları…
Küresel güç mücadeleleri…
Bunların hiçbiri İslam şeriatından kaynaklanmamaktadır.
İnsanlık bugün şeriatın fazlalığından değil, adaletin eksikliğinden acı çekmektedir.
Gazze’de çocuklar öldürülürken sessiz kalan uluslararası sistem…
Açlıktan ölen milyonlar…
Faizin dünya ekonomisini esir alması…
Uyuşturucunun gençliği tüketmesi…
Ailenin çözülmesi…
İnsan onurunun metalaştırılması…
Bütün bunlar, ilahi ilkelerin değil; insanın kendi hevasını ölçü edinmesinin sonuçlarıdır.
Son iki yüz yıldır insanlığa sürekli şu söylendi:
“Din geri kaldı.”
“İlahi hükümler çağın gerisinde kaldı.”
“Artık insan kendi hukukunu kendisi yapabilir.”
Peki sonuç ne oldu?
Teknoloji gelişti.
İletişim hızlandı.
İnsan Ay’a çıktı.
Ancak aynı insan, milyonlarca sivili öldüren silahları da üretti.
Aile kurumunda ciddi çözülmeler yaşandı.
Ruhsal yalnızlık arttı.
Bağımlılıklar çoğaldı.
İntihar oranları yükseldi.
Demek ki yalnızca teknolojik ilerleme, insanı mutlu etmeye yetmiyor.
İnsan sadece maddeden ibaret değildir.
Onun vicdanı, ruhu, ahlakı ve anlam arayışı da vardır.
İslam şeriatı tam da bu bütünlüğü esas alır.
Kur’an’ın birçok ayetinde Allah Teâlâ kulları için kolaylık istediğini bildirir.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de:
“Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.”
buyurarak tebliğin temel yöntemini ortaya koymuştur.
Şeriatın hedefi insanı eziyet altında bırakmak değildir.
İnsanı hem dünya hayatında huzura hem de ahiret saadetine ulaştıracak ölçüler koymaktır.
Çünkü insanı yaratan Allah, onun neye ihtiyaç duyduğunu insandan daha iyi bilmektedir.
Şeriat hakkında konuşurken önyargılarla değil, kaynaklarla konuşmak gerekir.
Müslümanların tarih boyunca yaptıkları her uygulama dinin kendisi değildir.
Her dönemde hatalar yapılabilir.
Yanlış yönetimler ortaya çıkabilir.
Adaletten uzaklaşan uygulamalar görülebilir.
Ancak bir ilkenin yanlış uygulanması, o ilkenin yanlış olduğu anlamına gelmez.
İslam şeriatı; zulmün değil, adaletin; kargaşanın değil, düzenin; keyfîliğin değil, ölçünün adıdır.
Onu doğru anlamanın yolu da sloganlardan değil, Kur’an’dan, sahih sünnetten ve güvenilir ilim geleneğinden geçmektedir.
İnsanlık bugün büyük bir ahlak krizinin içindedir.
Teknoloji ilerlerken vicdan gerilemektedir.
Bilgi artarken hikmet azalmaktadır.
Güç çoğalırken merhamet eksilmektedir.
Belki de yeniden sormamız gereken soru şudur:
İnsanlığı bugünkü çıkmaza sürükleyen ilahi ilkeler mi, yoksa ilahi ölçülerden uzaklaşmak mı?
İslam şeriatı, korkulacak bir sistem değil; doğru anlaşıldığında insanın Rabbine, kendisine, ailesine ve topluma karşı sorumluluklarını hatırlatan ilahi bir rehberdir.
Onun temel amacı insanı ezmek değil; insanı korumak, adaleti hâkim kılmak ve hem dünya hem de ahiret saadetine ulaştırmaktır.
Hakikati arayan herkes için ön yargılardan uzak, kaynaklara dayalı ve insaflı bir değerlendirme yapmak en doğru yoldur.