islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
31,3658
EURO
33,9951
ALTIN
2.089,97
BIST
9.097,15
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
13°C
İstanbul
13°C
Az Bulutlu
Cumartesi Az Bulutlu
12°C
Pazar Açık
16°C
Pazartesi Yağmurlu
14°C
Salı Hafif Yağmurlu
11°C

İSLAM VE  SANAYİLEŞME            

İSLAM VE  SANAYİLEŞME            

Her ilahî din, amacı gereği insanın Allah’la, insanlarla ve kâinatla olan ilişkilerinde yol gösterici bir misyona sahiptir ve son ilahî din olan  İslam’ın da  temel  misyonu  budur.  Bu nedenledir ki son ilahî kitap Kur’an’da, insanın Allah ile, insanın insanlarla ve insanın çevresi başta olmak üzere evrenle olan  ilişkilerini düzenleyen, insanlara yol gösterip kılavuzluk eden bilgilerin ve kuralların yanında; varlıkların araştırılmasını ve işleyiş kanunlarının keşfedilmesini insandan isteyen ve onun  aklına ve iradesine havale eden bilgiler de yer almaktadır. İslam’ın  sanayi ve teknoloji  ile  ilişkisi  de   buradan  başlamakta ve devam etmektedir.

İslam’ın ana kaynağı Kur’an’a göre dünya ve içindeki bütün canlı ve cansız varlıklar, hatta ay ve güneş, insanın  emrine verilmiş ve onun istifadesine sunulmuş varlıklardır. Kur’an bunu “tashir/emre amade kılmak” kavramı ile ifade eder. İnsanın bunlardan istifade edebilmesi  ve hizmetinde kullanabilmesi için öncelikle onu tanıması ve keşfetmesi gerekmektedir. Aksi takdir de tanımadığı ve kendisini keşfetmediği bir objeyi kullanabilmesi  mümkün değildir. Bu nedenledir ki Kur’an, bu konuda da insana  yol göstermekte, peygamberlerin ve  birkaç özel kişinin hayatlarından  bazı kesitler sunarak kılavuzluk etmektedir.  Nitekim Kur’an’da  Hz. Adem ve  Hz. Yusuf  üzerinden  tarıma;  Hz. Nuh, Hz. Davud, Zülkarneyn ve Hz. Süleyman  üzerinden  sanayiye yönelik  mesajların yer aldığı görülmektedir.  Dolayısıyla peygamberler, Allah tarafından kendilerine verilen bilgileri, tebliğ ve tebyin etmek, uygulamak ve örnek davranışlarda bulunmakla görevlendirilmiş kişilerdir.

Kur’an’da sanayiye dair yer  alan en dikkat çekici  bilgi, hiç şüphesiz  Hz. Nuh’un bir germi inşa etmesi ile ilgili olanıdır.  Zira ilk insan Hz. Adem’den birkaç nesil sonra yaşamış olan Hz. Nuh’un, kendisine inanan insanları, eşyalarını ve hayvanlarını alabilecek büyüklükte  bir gemi inşa etmiş olması,  tarihin kaydettiği ilk sanayi örneğidir. Bu hususu açıklayan ayetten Hz. Nuh’un, gemiyi  Allah’ın kendisine bildirdiği biçimde [1] yaptığı ve  geminin yapımında tahta ve mıh kullandığı[2]  anlatılmaktadır.  Tahtadan bir gemi yapmak için, önce ağaçların tahta haline getirilmesi gerekmekte, bunun için de gerekli  malzemeye ihtiyaç bulunmaktadır. Hz. Nuh,  en azından  ağacı kesecek ve yontacak  aletlere ,  ayrıca tahtaları birbirine tutturacak çivilere muhtaçtı. Nitekim Kur’an’da,   Hz. Nuh’un kullandığı aletlerden söz edilmese  de geminin yapımında  çivi kullanıldığı bilgisine yer verildiği görülmektedir.

Gemi ile ilgili günümüz gemiciliği için dikkatimizi  çeken bir diğer bilgi ise,  gemide “ tennur’un feveran”[3]  etmiş olmasıdır. Tennur, lügatte kapalı bir ocak veya  fırın demektir. Türkçedeki karşılığı “tandır”dır. Aynı kökten türeyen feveran sözcüğü şiddetle kaynamak ve fışkırmak anlamına gelmektedir. Elmalılı Hamdi Yazır’ın, kelimenin bu anlamından hareketle Hz. Nuh’un yaptığı bu geminin sıradan bir gemi olmadığını, bir ocağa sahip olduğunu  ve o ocağın yanmasıyla hareket ettiğini   söylemesi  de ayrıca  dikkat çeken bir  yorumdur. [4]

Kur’an’da sanayileşme ile ilgili dikkat çeken diğer önemli bir  bilgi de, Hz. Davut’un  demirden zırh yapma sanatına sahip oluşudur.  Demirin keşfi, eritilmesi daha eski olmasına rağmen, onun bir mum gibi kullanılarak elbise yapılması sanatı, Hz. Davud’a nasip olmuştur.  Nitekim Hz. Davud’un, demire mum gibi istediği biçimi verdiği ve onu da kumaş gibi dokuduğu nakledilmektedir. Kur’an-ı Kerîm’de demirle ilgili ayetlerden birincisi, «Ona sizi savaşta korumak için zırh yapmayı öğrettik»[5]  ayeti, diğeri ise, «geniş zırhlar yap, dokumasını sağlam tut diye ona demiri yumuşak kıldık»[6]  ayetidir.  Demirden  zırh yapma, oldukça üstün bir kabiliyet isteyen bir sanattır. Önce demirden halkalar, tek tek yapılır. Sonra iç içe girdirilerek vücudu saracak şekilde örülür. Bu tür zırhlar, hem daha çok kullanışlıdır hem de daha çevik hareket etmeyi sağlar. Ayetten anlaşıldığına göre, bu tür zırhlar, ilk defa Hz. Davud tarafından Allah’ın öğretmesiyle yapılmıştır. Allah, Hz. Davud’a böyle  bir zırh yapmasını öğretmiş olmakla, insanlara demir sanayisinin oluşumu ve gelişimi konusunda da   kılavuzluk  etmiş olmaktadır.

Hz. Davud’dan önce mi, yoksa sonra mı yaşadığı kesinlikle bilinemeyen ancak demiri ve bakırı eriterek bu ikisini birleştiren ve  bir dağ geçidinde  engel olarak kullanan Zülkarneyn ile ilgili ayetler de, demir ve bakır sanayiinden  söz eder. [7] Sanayi tarihinde demir ve bakırı eritmek ve sıvı haline getirmek önemli bir  aşamadır. Gerek Hz. Davud’un zırh yapması, gerekse  Zülkarneyn’in demir ve bakırı  eritmesi ve bir ihtiyaç için  kullanması,  insanlığın sanayileşme evrelerini göstermesi açısından  önemli ve değerli   bilgilerdir.

Sanayileşme evrelerini gösteren  bir başka bilgi de Hz. Süleyman’ın yaptırdığı  sarayla ilgilidir. İlgili ayette «Melike’ye köşke gir dendi. Melike köşke girdi, salonu görünce onu derin bir su zannetti, eteğini çekti. Süleyman ona, doğrusu bu, camdan yapılmış şeffaf bir zemindir, dedi ”[8] şeklinde  bir bilgi yer almaktadır. Camdan yapılmış şeffaf bir zemine sahip olan bu saray hakkında  daha fazla bir bilgiye sahip değiliz. Ancak Hz. Süleyman’ın Belkıs gelmezden önce saray salonunun zeminine havuz yaptırdığı, bu havuzun içine deniz hayvanları koydurduğu, üstünü de beyaz kristalle kaplattığı ve  Belkıs’ın tahtını bu salonun ortasına koydurduğu nakledilmektedir. Ayette ise Belkıs’ın saraya girince kristali fark edemediği için suya gireceğini sanarak eteğini topladığı  anlatılmaktadır. Sanayileşeme tarihi açısından önemli olan, Hz. Süleyman devrinde böyle bir sarayın yapılmış ve  bu sarayda şeffaf camın kullanılmış olmasıdır.  Bu da o dönemde cam sanayisinin olduğunu ve camın nasıl yapıldığının  bilindiğini  göstermektedir.

Kur’an’da zikredilen bu örneklerin  ve  genel muhtevasında yer alan  bilgilerin, İslam medeniyetinin temelindeki fikrî, ilmî, felsefi ve sanayi hareketlerinin yönlendiricisi ve teşvikçisi olduğunda hiç şüphe yoktur.  Bu nedenledir ki 8. yüzyıldan 13. yüz yıla kadar devam eden beş asırlık dünya medeniyet tarihi, İslam medeniyet tarihinden ibarettir. Bunu sağlayan da   Müslümanların insan hayatını bir bütün olarak  ele almaları, değer açısından  dinî ilimler ile  tabiî ilimleri  eşit düzeyde  görmeleridir. Nitekim tercüme vasıtasıyla elde ettikleri astronomi, tıp, fizik ve kimya gibi ilimlerini,  hiçbir komplekse kapılmadan Kur’an’daki  ilim, fen ve sanayi ile ilgili  ayetlerin daha anlaşılması için kullanmış olmaları bunun bir göstergesidir. Bu sayede  Farabi, İbn Sina, İbn  Rüşd,  Birunî, Kindî    gibi pek çok ilim adamının; otomatik kapıları; kuyulardan suyu çeken aygıtları; demir, kalay ve kurşun gibi metallerin hassas belirlenmiş yoğunluklarını ölçen pnömatik aletleri, otomatik kontrol sistemlerini yapan Ebu’l İz  el-Cezeri gibi  mekanikçilerin yetişmesi mümkün olmuştur Bu dönemde  tabii ilimlerin,  “alemdeki cisimleri, yani gökleri, yıldızları, su, hava, toprak ve ateş gibi basit; hayvan, bitki ve madenler gibi mürekkep cisimler ve bunların değişme, istihale ve imtizaç sebeplerini tetkik eden  ilimler” [9] olarak  tanımlanması boşuna değildir.  Ne var ki   bu bilgilere rağmen, Müslümanların belli bir dönemden sonra bilime ve sanayiye gereken önemi vermemiş olmaları, ayrıca düşündürücü ve  hüzün verici bir durumdur. Bu da onlarda  olumludan olumsuza doğru bir zihniyet değişiminin olduğunu göstermektedir.  Nitekim bu olumsuz değişinin en canlı örneği, Takiyyüddin tarafından kurulan rasathanenin uğursuzluk gerekçesiyle yıkılmışmış olmasıdır. Bu nedenle Halil İnalcık, “Türklük Müslümanlık  ve Osmanlı Mirası”  isimli kitabında söz konusu bu zihniyet değişimini ve  rasathanenin yıkılışını hüzünlü  bir dil ile anlatır.[10]

Kur’an, insanlar için  hem bir iman objesi, hem de bir bilgi objesidir. O, sadece dinî  yasalardan söz etmez,  doğa yasalarından da söz eder  ve  bunu “sünnetullah” kavramıyla ifade eder, dolayısıyla bu  yasaların  araştırılmasını insan aklına, iradesine  ve sorumluluğuna bırakır. Bu nedenle onun bilimsel konularla ilgili verdiği bilgileri yok sayarak  görmemezlikten  gelmek,  ancak ön yargının bir tezahürü olabilir. Zira bilim, bilindiği gibi  olgusal, mantıksal, genelleyici, seçici ve değişken sistematik bilgilerdir. Her bilim dalı, kendi alanına giren olguları tespit eder ve açıklar ve tasvir eder. Bilim, nesnelerle ve olgularla tikel olarak (parça parça) uğraşır. Bunları parçalayıp ayrı ayrı konu edinir. Bu nedenle de doğru bilgi, ideal bilimlerde, (mantık ve matematikte ) mantık kuralları ve matematik yasaları ile, doğa bilimlerinde, nedenselliğe dayanan doğa yasaları ile, din ve tarih bilimlerinde ise, belgelere dayanan açıklamalar ve anlama yöntemleri ile elde edilmeye çalışılmaktadır.[11]

Sonuç olarak Kur’an’da yer alan  bilgiler bize -bilim ile din arasında  yöntem farklılığı olsa da- bazı alanlarda konu birlikteliğinin bulunduğunu ve  bu bilgilerden  yararlanılması gerektiği mesajını vermektedir. Bu nedenle sadece beşerî  bilgileri  esas alıp Kur’an’ın verdiği bilgileri göz ardı etmek, en hafif ifadesiyle Kur’an’ı  ve beş asırlık İslam medeniyetini ve onun mümtaz kurucularını ademe mahkum etmek demektir. Bu da bilim ahlakıyla bağdaşmayan bir durumdur.

 

Prof. Dr. Celal Kırca

 

[1] Mü’minun, 23/27; Hud,11/37

[2] Kamer,54/13.

[3] Hud,11/40.

[4] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dibi Kur’an Dili,  İstanbul  1936, 4/278.

[5] Enbiya,21/80.

[6] Sebe’,34/10-11.

[7] Kehf,18/96.

[8] Neml,27/44.

[9] Gazzali, el-Munkızu mine’d Dalâl, İstanbul 1278, s.20.

[10] Halil İnalcık,Türklük Müslümanlık  ve Osmanlı Mirası,  İstanbul  2014 ,s.149-150.

[11] Bedia Akarsu, Felsefe Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1994, s.36.

ETİKETLER: ÜSTMANŞET
Yorumlar
  1. Mürsel dedi ki:

    Celal Kırca Hoca’nın ilme önem verdiğimiz asırlardaki ahvalimizden bahsettikten sonra; “Müslümanların belli bir dönemden sonra bilime ve sanayiye gereken önemi vermemiş olmaları, ayrıca düşündürücü ve hüzün verici bir durumdur” tespiti çok önemlidir. Zira bilim Müslümanların elinde ilerleyip gelişirken insana, tabiata ve topluma hizmet aracı idi. Ne zamanki bilim, bilgiyi güç olarak tanımlayan bir zihniyetin eline geçti, işte o zaman başta insan olmak üzere toplum ve tabiatın fıtri düzeni bozuldu. Velhasıl dünya Müslüman bilim adamlarını kaybedince dengesini de kaybetmiş oldu.