islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
47,3796
EURO
53,8736
ALTIN
6.132,83
BIST
13.782,13
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Parçalı Bulutlu
32°C
İstanbul
32°C
Parçalı Bulutlu
Çarşamba Açık
29°C
Perşembe Parçalı Bulutlu
28°C
Cuma Parçalı Bulutlu
28°C
Cumartesi Parçalı Bulutlu
29°C

İSLAMCILARIN TRAJİK PARADOKSU OLARAK SİVİL ANAYASA TALEPLERİ

İSLAMCILARIN TRAJİK PARADOKSU OLARAK SİVİL ANAYASA TALEPLERİ
22/07/2026 10:37
A+
A-

İSLAMCILARIN TRAJİK PARADOKSU OLARAK SİVİL ANAYASA TALEPLERİ

İslamcıların sürekli laik seküler dünyevi iktidarlardan sivil anayasa talepleri, İslamcıların trajik paradokslarından biridir. Zira iktidarın kurucu ideoloji ile İslamcılığın teorik stratejisi birbirine tamamen zıtlık göstermektedir.

İslamcıların, bidayetinden günümüze kadar gelen sürecinde, egemen güçten sürekli bir şeyler talep etmesi, yukarıda dediğimiz gibi, en sorunlu trajik paradoksudur. Aslında İslamcılığın temelde siyasi talepli bir kurtuluş düşüncesi olarak ortaya çıktığı malumdur. İlk çıkışından günümüze kadar gerek modernleşme ve gerekse egemen ideoloji – saltanat ve cumhuriyet rejimi – ile esastan bir sorunları olmamıştır. İslamcılığın özünde modernleşmeye ve Batıya eğilimi olduğu da mevcut müktesebattan anlaşılmaktadır.

İslamcılık ve İslamcılar, çıkışından günümüze kadar ilerleyen tarihi süreç içerisinde, saltanat dönemlerinde sultandan, cumhuriyet döneminden cumhuriyet rejiminden sürekli talepkar tavır sergilemiştir. Günümüzde ise, İslamcılık ideolojisinin hiçbir idealini kabul etmeyen devlet aygıtından, sivil bir anayasa istemektedirler. Hem de toplumun her kesimini kuşatacak, memnun edecek özgürlükçü bir anayasa. Oysa laik seküler Kemalist iktidarın ne İslamcılığı, ne İslamcıları ne de İslamcıların taleplerini ciddiye almadığını kendileri de bilmektedir.

Bugün İslamcı aktörlerin, özü itibarıyla seküler, kurucu felsefesi itibarıyla Kemalist olan devlet aygıtından “sivil, özgürlükçü ve kuşatıcı bir anayasa” talep etmeleri, bu İslamcılık paradoksun ulaştığı son raddedir. Kendisini yok sayan, sınırlandıran ve gerektiğinde araçsallaştıran bir egemen güçten sivil ve özgürlükçü bir anayasa beklemek, yapısal bir aldanış olduğu kadar, teorik bir teslimiyetin de tescilidir.

Aslında İslamcılığın serüveni, doğuşundan itibaren devletle ve modernleşmeyle kurduğu sorunlu ilişkiyle maluldür. İslamcılık, temelde siyasi iddiaları ve devlet aygıtını dönüştürme idealleri olan bir dünya görüşü olarak sahneye çıksa da, ne modernleşmenin ürettiği devlet formuyla ne de bu formun kendisiyle hiçbir zaman kökten bir hesaplaşmaya girişememiştir. Özellikle 1950 sonrası çok partili hayata geçişle birlikte, İslamcı refleksler Türk sağının koruyucu şemsiyesi altına sığınmayı tercih etmiştir.

Bu dönemden itibaren İslamcılar, devletle ve siyasi iktidarla aralarını bozmamak, “devletin bekası” mitine zarar vermemek adına her türlü çıkarcı uzlaşıya açık bir tavır sergilediler. Teoride “tağuti” ya da tamamen dünyevi ve laik seküler olarak kodlanan devlet yapısı, pratikte sığınılacak muhafazakâr bir limana dönüştürüldü. İşte tam da bu uyuşma, İslamcılığın sistem içi bir aktöre dönüşmesinin ve radikal dönüştürücü gücünü kaybetmesinin önünü açtı.

Bugün gelinen noktada sivil anayasa talebi, bu tarihsel eklemlenmenin en trajik sahnesidir. İslamcı entelektüeller ve siyasi figürler, toplumun her kesimini kucaklayan, özgürlükçü bir metin inşa edilmesini talep ederken yapısal bir gerçeği göz ardı ediyorlar: Mevcut devlet aygıtı, kendi kurucu ontolojisini Kemalist, laik ve seküler karakterini feda etmeden İslamcılığın hiçbir hakiki idealini bünyesine kabul etmeyecektir. Ki bunun da mümkün olmadığı bilinen bir hakikattir.

Buradaki trajik paradoks birkaç katmandan oluşur:

İslamcılar, kendilerini kurucu bir özne olarak değil, egemen sistemin sınırları içinde hak arayan “talepkar birer nesne” olarak konumlandırmaktadır. Sistemin kurucu ideolojisinden adalet talep etmek, o ideolojinin egemenliğini ve meşruiyetini baştan kabul etmektir.

Devlet aklı, tarih boyunca İslamcıları ve onların taleplerini hiçbir zaman kurucu bir ortak olarak ciddiye almamıştır. Aksine, dönemsel krizleri aşmak, toplumsal rızayı üretmek ya da muhalif odakları dengelemek adına İslamcı söylemi ve figürleri “kullanışlı birer nesne” olarak değerlendirmiştir.

Kemalist ve laik seküler iktidar odağının, İslamcıların sivil ve özgürlükçü anayasa taleplerini kendi ideolojik hegemonyasını sarsacak düzeyde ciddiye almayacağı ortadayken, İslamcıların bu beklentide ısrar etmesi, kendisini kandırmacadan ibarettir.

İslamcıların sivil anayasa talebi, aslında kendi teorik iddialarının modern devlet karşısında uğradığı yenilginin “Sivil Anayasa” makyajla örtülmeye çalışılmasıdır. Kendisini hiçbir zaman ciddiye almamış, yeri geldiğinde dışlamış, yeri geldiğinde ise sadece rıza üretimi için kullanmış bir siyasi akıldan sivil bir anayasa talep etmek, hem ideolojik hem de yapısal olarak imkânsız olanı istemektir.

Eğer İslamcı düşünce bu trajik paradokstan kurtulmak istiyorsa, her şeyden önce devlet aygıtıyla, Türk sağıyla kurduğu konforlu ama yıpratıcı ilişkiyle ve bizzat kendi modernleşme algısıyla sahici bir hesaplaşmaya girişmelidir. Aksi takdirde, her yeni anayasa tartışması, muktedirlerin yazdığı senaryoda İslamcılara sadece figüranlık rolü bahşeden, yinelenen bir tiyatrodan öteye geçemeyecektir.

Burada ifade edilmesi zaruri olan bir husus daha varsa, o da İslamcıların “Sivil anayasa” dan ne anladıklarının meçhul oluşudur. Sivil anayasa ne anlama gelmektedir? Toplumun bütün kesimlerini kuşatmaktan kasıt nedir? İslamcılar bu soruların ne anlama geldiğini ve verilecek cevapların ne olduğunu en baştan ve yeniden düşünmelidir.

Ayrıca üzerinde durulması ve sorulması gereken sorulardan bazıları, “Sivil” ne demek? “Sivil Anayasa” dan kasıt nedir? İslamcılar bu kavramlardan ne anlamıştır? İnşallah bir başka yazının konusu olarak – âcizane – bu kavramlardan İslamcıların ne anladığını ele almaya çalışacağız.

Yakup Döğer

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

Yorumlar
  1. Cenk Cemil dedi ki:

    Yav, de okrasi denieşn Tağuri Düzenin kırmızı özigileri içinde yapacağonız bir ANAYASA, ister siviş olsun, isterse vir vesayetin mahsülü olsun, muhtevasında bazı sini özgürlükleri ve emrşielri barındrısa bişe müslümanşarı bir kuerykyly olarak görülemez diyorum ! Ve kiyamete yakın bir döenmi yaşadığımız dönemde İslâm Dinin ve müslümanalkrın ihyasının böyle bir yollagerçekleşltirileceğine dair hiçbir delil, nakil ve emare de yoktur ! Hiç kimse birilerine layık olmadıkalrı görevleri atfederek kendi kedisine gelin-güvey olmasın ! Çünkü, devrimiz Mehdi Alyhşisselâmdan önce yaşanacak DECCALİYAT DEVRİ ! Yani, insanlara kurtuluş ve cennet yıolu olarak gösteriecek yolların geçekrw cehennem yolu olduğunu bilmemiz gerekiyor ! Her şey millete doğru olarak anlatılanın ve gösterilenin tam aksi olarak kurtuluşu gösteriyor ! Herkes ayık ola, faka basmaya diyorum !

  2. Nazmi Uçkan dedi ki:

    Bu yazıyı,sadece Hasbi düşünen,ganimet(mevki,makam)peşinde olmayan,küfürle uzlaşmayı redden,sahih iman sahibi islamcılar anlar.Allah sizden razı olsun.

    1. Yakup Döğer dedi ki:

      Nazmi Uçkan amin kardeşim Allah cümlemizden razı olsun inşallah