
Halk arasında nesilden nesile aktarılan, adeta toplumsal bir refleks hâline gelmiş genel geçer bir söylem vardır: “Hacılar hocalar insanı dinden soğutuyor” cümlesi, dindarlıkla ilgili yaşanan her türlü krizin faturasını peşinen belirli şahıslara ve zümrelere keser. Tabi biraz daha derinlemesine, sosyolojik ve eleştirel bir gözle bakıldığında, bu söylemi en yüksek sesle sahiplenip dillerinden düşürmeyenlerin, aslında özünde dinle, imanla, hacıyla hocayla da yakından uzaktan pek alakalarının olmadığı görülür. Hayat tarzları ve dünya görüşleri itibarıyla dini değerlerle bağı bulunmayan çevrelerin, iş eleştiriye geldiğinde en hassas dindar kesilmesi, üzerinde ayrıca düşünülmesi gereken psikolojik bir aldatmacadır.
Dahası, bu söylemin iç tutarsızlığı çarpıcı bir çelişkiyi barındırır: Hacıya hocaya bakıp dinden soğuduğunu iddia edenler, ne hikmetse kapitalist sistemin hak yiyici, sömürü düzenini besleyen sermaye sahibi patronlarına bakıp asla paradan ya da servetten soğumamaktadırlar. Sermayenin cazibesi, onu temsil edenlerin ahlaksızlığından bağımsız olarak insanları cezbetmeye devam ederken, söz konusu din olduğunda en küçük bir kişisel kusur anında bütün bir inanç sistemine mal edilmektedir. Bu durum, dini yozlaştırmak veya kitlelerin gözünden düşürmek için bilinçli ya da bilinçsiz üretilen algı operasyonlarının bir parçasıdır.
Halkın dinden, İslam’ın özünden uzaklaşmasının faturası, tarihi ve aktüel süreçlerde sürekli olarak İslami cemaatlere, tarikatlara, mezheplere ve dinin farklı yorumlarına kesilir. Kabul edilen yaygın kanaate göre, milletin İslamlaşmasının önünde duranlar her zaman dini doğru temsil etmediği iddia edilen bu yapılanmalar ve şahıslardır. Bu eleştiri sahipleri bir yandan sürekli dini yapıları suçlarken, diğer yandan kimse de çıkıp, “O hâlde İslam’ı en iyi ve en doğru biçimde temsil etmeye ben çalışmalıyım” diyerek tarihi ve vicdani bir sorumluluk üstlenmez.
“Halkın, toplulukların ve fertlerin İslamlaşmasının, inançlarının Kur’an ve Sünnet ışığında sahih bir şekilde ete kemiğe bürünmesinin önünde gerçekten bahsedilen cemaatler mi durmaktadır? Yoksa halkı kendi inancına yabancılaştırmayı politik bir görev olarak gören laik-seküler dünyevi iktidarlar mıdır?”
Oysa hakikat gerçekten böyle midir? Soruşturulması gereken asıl nokta budur. Toplumun peygamberi anlamda bir bilinçlenmesinin önündeki en büyük engel, kısıtlı imkânlarla var olmaya çalışan sivil dini yapılar mıdır? Yoksa hayatın her alanını kuşatan, toplumu kendi kalıplarına göre şekle sokmayı amaçlayan merkezi dünyevi iktidarlar mıdır? Bu sorunun cevabı, modern siyaset felsefesinin ve din sosyolojisinin en kritik eşiğini oluşturur.
Tarih boyunca bilindiği gibi dünyevi iktidarlar ve bu iktidarların ricali, kendilerini mutlak otorite makamına koyarak, egemenlikleri altında olan her ne varsa kontrol altında tutmak istemişlerdir. Siyasal iktidarın doğasında, denetlenemez bir alan bırakmama arzusu vardır. Dünyevi iktidar sahipleri, tebaasını kendi heva ve heveslerine, sistemin çıkarlarına ve ihtiyaçlarına göre şekillendirmeye, itaatkâr ve makbul birer vatandaş kitleleri yaratmaya çabalar. Bu kontrol çabasının hedefine koyduğu en kritik unsur ise elbette “din” unsurudur.
Din, insan vicdanında ve özünde egemen güçlere itaat etmeme, yalnızca ilahi iradeye teslim olma potansiyeli taşıdığı için iktidarlar açısından her zaman tehlikeli ve dönüştürülmesi gereken aktif bir güç olarak görülmüştür. Küresel ölçekte bütün iktidarlar, özelde ise ülkemizdeki yapılar, dini kontrol altında tutmak ve peygamberi anlamda sahih bir İslamlaşmanın önünü kesmek için devasa bütçeler ve akıl almaz harcamalar yapmaktadır. Devlet, dini kendi sınırları içinde tutabilmek, toplumsal muhalefeti ehlileştirmek adına Diyanet İşleri Başkanlığı gibi devasa bürokratik teşkilatlar kurmuştur.
Ancak kontrol mekanizmaları yalnızca bürokratik kurumlarla sınırlı değildir. İlahiyat fakülteleriyle, imam-hatip okullarıyla, iktidar lehine bilgi üreten, resmi ideolojiyi meşrulaştıran akademi camiasıyla, İslamlaşmanın önüne set çekmek için ciddi bir entelektüel çaba sarf edilmektedir. Dinin özündeki devrimci, adaletçi ve itirazcı ruh törpülenmekte, yerine devletle barışık, vicdani ve edilgen bir dindarlık biçimi ikame edilmektedir.
Bununla birlikte, modernitenin popüler kültür araçları da bu sürecin en aktif bileşenlerindendir. Sonradan üretilmiş, gelenek kisvesi altında İslam’ın içine sokulmuş bidat ve hurafeler, ihtişamlı mübarek gece kutlamaları, sabahlara kadar süren sığ televizyon programları, ideolojik kurgulara dayalı dizi ve filmler vasıtasıyla halis dinin bozulması, yozlaştırılması ve magazinleştirilmesi sağlanmaktadır. Halk, ekranlar aracılığıyla sunulan bu sahte dindarlıkla tatmin edilirken, asıl hakikat perdelenmektedir.
Genel kabulde sanıldığı gibi, İslamlaşmanın önündeki asıl engeller cemaatler, tarikatlar, mezhepler veya münferit şahıslar –her ne kadar bunların da eleştirilmesi gereken yönleri bulunsa bile– değildir. Esas engel, hayatın bizzat kendisini sekülerleştiren, dini kendi çıkarlarına merdiven yapan dünyevi iktidarlardır.
Ellerindeki devasa kamu gücü ve medya imkânlarıyla egemen ideolojiye muhalif hiçbir sahih dini yoruma müsamaha göstermeyen dünyevi iktidar, kendisi bizatihi kendisinden başka her şeye ve her otoriteye itiraz eden o devrimci İslam’ın, Hz. Muhammed’in (as) anlattığı ve yaşadığı gibi anlaşılmasının önünde durmaktadır. Hakiki bir İslami şuur, ancak bu dünyevi tahakküm biçimlerinin farkına varıldığı ve eleştirel bir mesafeye oturtulduğu nispette yeniden ete kemiğe bürünebilecektir.
İslâmlaşmanın önünde kimler mi duruyor ? Çok güzel bir soru … En önce “Ben de müskümanalrdanım” dedği halde Allah’a depğil de kullara kul olanlar duruyor ! Saniyen, MÜDAHENE’Yİ=DALKAVUKLUĞU meslek edinmişler duruyor ! Salisen, fasıklara ve munfıklara meth-u sena, övgü ve güzlleme düzenleyenler ! Rabian, demorkatik düzenin insanları partiler mrifetiyle parçalayıp, rakip partilere hayat hakkı tanımayan partili MANKURTLAR duruyor ! Hamsen, hiç ölmeyecekm,ş gibi, dünya saltanatı ve nimetleri için varını-yoğunu ortya koyarak bir hayat sürenler ve çaba gösternelr duruyor ! Bilmem yeterli oldu mu bu kadar zümre ?..
İslâmlaşmanın önünde kimler mi duruyor ? Çok güzel bir soru … En önce “Ben de müskümanalrdanım” dedği halde Allah’a depğil de kullara kul olanlar duruyor ! Saniyen, MÜDAHENE’Yİ=DALKAVUKLUĞU meslek edinmişler duruyor ! Salisen, fasıklara ve munfıklara meth-u sena, övgü ve güzlleme düzenleyenler duruyor! Rabian, demorkatik düzenin insanları partiler mrifetiyle parçalayıp, rakip partilere hayat hakkı tanımayan partili MANKURTLAR duruyor ! Hamsen, hiç ölmeyecekm,ş gibi, dünya saltanatı ve nimetleri için varını-yoğunu ortya koyarak bir hayat sürenler ve çaba gösternelr duruyor ! Bilmem yeterli oldu mu bu kadar zümre ?..
Biz Müslümanlar en başından fena halde yanıldık Belkide kandırıldık.şöyleki;1923-1950 arasında sekuler laik sisteme içten ve derinden bir muhalefet birikti,sistem bunu gördü ve halkı sistemin içine çekerek eritti.demokrat partiden akp’ye kurdurulan siyasi partiler,islami sivil toplum örgütleri kontrollü bir şekilde bu işte kullanıldı.müslümanlar olarak şunu bilmeliydik.sekuler laik rejim kendini dönüştürecek hiçbir oluşuma izin vermez.burada bir anormallik yok.anormal olan;islamı devlet işlerinde devre dışı bırakan rejimin içine nüfuz ederek dönüşümü sağlayabileceğini zanneden biz Müslümanlarda..sonuç,sistem islamileşmedi ama halk laikleşti.örnek;adliyede adaletin hangi kanunlarla sağlandığını merak bile etmeyenler,laik sistemden islama hizmet bekleyen akletmeyenlere verildik.