islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
44,8573
EURO
52,8184
ALTIN
6.966,26
BIST
14.587,93
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Çok Bulutlu
15°C
İstanbul
15°C
Çok Bulutlu
Pazar Az Bulutlu
17°C
Pazartesi Açık
18°C
Salı Çok Bulutlu
18°C
Çarşamba Hafif Yağmurlu
13°C

Kalbini Kaybeden Bir Dünya

Kalbini Kaybeden Bir Dünya
A+
A-

Kalbini Kaybeden Bir Dünya

Çöküşler kalplerden başlar, dirilişler de kalpten olur. İslam’ın dirilişi de böyle olmuştu. Her şey, Ruhu’l-emîn’in Kur’an’ı Allah Resulünün kalbine indirmesi ve vahyin onu mayalaması ile başlamıştı (Şu’ara 26/193). Dikkat edilirse “inkılâp” ile “kalb” kelimeleri aynı kökten gelir. Dolayısıyla Hz. Peygamberin gerçekleştirdiği inkılap da “kalp” kaynaklı idi. İlk Kur’an nesli Ashab-ı kiram, kalp terbiyesinin de öncüleri olmuşlardır. Kalpten başlayan eğitimin, fert ve toplum planında ne büyük iman ve ahlak dönüşümüne sebep olduğuna onların hayatı şahittir. Bugün de iman ve ahlak hareketi onlarda olduğu gibi kalbin derinliklerine kök salması, vicdan, ruh ve şuurlara şekil vermesi gerekiyor. Aksi takdirde Müslümanlığın slogandan öteye geçmeyeceği, yüzeysel kalacağı dolayısıyla toplum için istenilen neticeyi vermeyeceği izahtan varestedir.

Hz. Peygamber, insanları kalplerini bütün doğru, iyi, güzel ve hayırlarla doldurmaya çağırmıştır. Çünkü o, kalple yola çıkılmadığı takdirde maksat ve menzile varılamayacağını çok iyi biliyordu. İnsanoğlu, dün olduğu gibi bugün de çoğunlukla dış görüntüyü ve imajı kurtarmanın, kendisini daha cazip göstermenin peşinde olmuştur. Ama Hz. Peygamber, IV asır önce insanların dikkatini iç dünyalarına ve geliştirecekleri öz değerlere çekmiştir. Böylece Allah’ın kimsenin boy posuna, endamına bakmadığı aksine insanı yücelten kalbi ve fıtri değerlere baktığını insanlığa hatırlatmıştır (Müslim, Birr 33).

İslam binası kalb-i selim temeli üzerine yükselmiştir. Bundan dolayı Allah Resulü’nün arkadaşları kalbi en sağlam ve güçlü insanlardı. Öyle bir kalp ki, Allah sevdası uğruna onları dur durak demeden dünyanın dört bir tarafına koşturdu. Kıtaları arşınladılar. Yoruldular ama yılmadılar, yaralandılar ama yıkılmadılar. Düştüler ama ayağa kalkmasını bildiler, kaldıkları yerden koşmaya devam ettiler. Tökezlediler ama yeter artık tamam demediler. Kalp dünyaları büyüdükçe mesafeler, coğrafyalar onların gözünde küçüldü. Onlar koştukça, Allah da onların kalplerindeki iman, hidayet, basiret ve takvayı büyüttü (Ankebût 29/69). Kalpleri zenginleştikçe de Allah yolunda daha uzaklara koştular. Bugün de İslam’ın güneşinin parlaması için kalpten başlayan böyle bir dirilişe çok ihtiyaç vardır.

Gönlün bir iman ve İslam yurduna dönüşmesi için sağlam kalp (kalb-i selîm) şarttır. Bugün inkâr ve isyan kasırgaları iman binasını sallamaktadır. Temeli sağlam olmayan imanlar, şüphe ve kararsızlık sarsıntıları karşısında bir o tarafa bir bu tarafa yalpalamaktadır. Popüler kültür ve sanal alemde dört bir taraftan yağan zehirli oklar, imanın merkezi kalbi delik deşik etmektedir. Müminin kalbi bu saldırılar karşısında adeta can çekişmektedir. Ama enteresandır, o tehlikenin farkına bile varamamaktadır. Kalp kalesi düşünce iman ülkesinin savunulamaz bir hale geleceği unutulmaktadır. Şeytan ve askerleri bunu iyi bildikleri için içerden ve dışardan hücumlarını aralıksız sürdürmektedirler. Müslümanlar üzerine dört koldan gelmektedirler. İşte bütün bu saldırılar karşısında “kalbin takvası”na (Hac 22/32) sığınanlar ancak iman ülkesini koruyabileceklerdir.

Biz, anlamayı aklın bir fonksiyonu olarak biliriz. Ancak Kur’an, din konusunda “anlayan” ve “anlamayan” kalpten bahseder ve anlamayan kalpleri yerer (A’râf 7/179). Demek ki, dini hayatın beyni kalptir ve onun tarafından yönetiliyor. Kalbin anlayışı kıtlaşınca dini hayat da felce uğramaktadır. Başka bir ifadeyle manevi hayatta bir bozulma varsa kalbin beyninde bir hastalık var demektir. Bu kalp, Allah’tan ve peygamberden gelen çağrılara karşı hissiz ve duyarsızdır. Kendini diriltmeye hazır mesajlar karşısında kavrama yeteneğini kaybetmiştir. Ne yaşanan bela ve musibetlerden ne de Kur’an ve tabiat ayetlerinden bir ders alır. Hak ile batıl, iyi ile kötü arasındaki onca farkı göremez olur. Çünkü kalpteki iman nuru sönmüştür.

Anlayan kalp ise, olgunlaşmış bir akla sahiptir. Bu, varlığın künhüne vakıf olmuş ve bu dünyada bulunmanın muammasını çözmüştür. Bölük pörçük bilgilerin arasında boğulmamış, külli anlayışa ermiştir. Eşyanın içinde kaybolmamış, hayata yücelerden bakmayı öğrenmiştir. Dünyanın aldatıcılığını görmüş ve sonsuzluğa talip olmuştur. Bu kimseler, sinelerinde toplumu kuşatan bir sorumluluk duygusuna sahiptirler. Akan gözyaşlarını vicdanlarının derinliklerinde hissederler. Mazlumların, mağdurların acılarını dindirmek uğruna zorluk ve eziyetleri göze alırlar.

Kalp gözü, görünen görünmeyen bütün alemlerdeki güzelliklere açılan bir penceredir. Kalbin hastalanması bu pencerenin parçalanıp tuz buz olmasına dolayısıyla insanın karanlıklara gömülmesine sebep olur. Kur’an’ın etkili benzetmesiyle, burada simsiyah bulutların gökyüzünü kapladığı bir gecede, denizde üst üste gelen dalgaların altında zifiri karanlıklara gömülen birinin elini dahi görmemesi gibi insan artık hiçbir şeyi göremez olur (Nûr 24/40). Çünkü bu kimse Allah’ın nurundan kendini büsbütün uzaklara kaldırıp atmıştır.  Dolayısıyla her şey onun nazarında anlamını kaybetmiş, hayat artık absürt ve saçma bir hale gelmiştir.

İlahi kelam, sadece gözlerin kör olmadığını, sinelerdeki kalplerin de kör olduğunu söyler (Hac 22/46). Asil körlük de bu değil mi? Çünkü bu sadece bu hayatla sınırlı değil, öbür dünyaya da uzanmaktadır. Dolayısıyla sonsuzluğa uzanana tam bir körlük yaşanıyor (Tâhâ 20/125). Bu kimseler, dünyada maneviyatın güzelliklerini göremedikleri gibi öbür dünyanın güzelliklerinden de büsbütün mahrum kalırlar. Demek ki, kalbin hastalanması akıl, göz, kulak gibi insanın bütün idrak vasıtalarının işe yaramaz bir hale gelmesine sebep olmaktadır.

Kalbi hasta olanlar, gittikçe hem yaşanması gereken ilahi değerleri kaybeder hem de kendi kıymetlerini kaybedip değersizleşirler. Çünkü hayatı, uğruna yaşanacak bir davadan ve yüce ideallerden uzak bir şekilde geçirirler. Onlar için hayat, adeta bir kumar oyunu, kelle göbek mücadelesi ve bir çıkar savaşıdır. Onun ötesinde pek bir anlamı ve derinliği yoktur. Dolayısıyla bu kimseler, fedakarlığın olduğu yerden kaçar menfaat ve çıkarın olduğu yere üşüşürler. Bunun için de gerçek kimlikleriyle değil maskelerle dolaşırlar. İlkeleri yoktur, omurgasızdırlar. Kimliklerinde bütünlük olmadığından duygu ve düşüncelerinde parçalanma ve gerilim yaşarlar. Dolayısıyla bunlar, sadece dini açıdan problemli değil, aynı zamanda ruhsal yapıları ve psikolojileri de bozuk kimselerdir.

Küresel dünyada dini ve milli kimlikler bir yozlaşma içerisindedir. Nitekim kimlik bunalımlarından ve ahlak krizlerinden bahsedilmektedir. Bugün din, dil, kültür, coğrafya ve ülkeler farklı olsa da hayat felsefesi, yaşam tarzı ve alışkanlıklarıyla insanlar arasındaki farklar gittikçe azalmaktadır. İslam toplumları da buna dahildir. Kapitalist ve seküler sistemler içerisinde her geçen gün kültürel farklılıklar aşındırılmaktadır. Çağdaş dünyacı medeniyet insan hayatını maddeye indirgemiş ve dini özel hayatla sınırlandırıp sosyal hayatın dışına onu iteklemiştir. Yine çıkar ve menfaati ahlakın önüne geçirmiş, mahremiyet sınırı diye bir sınır tanımamış, tüketim ve eğlenceyi hayatın gayesi haline getirmiştir.

Dinle bağdaşmayan bu anlayış ve uygulamalar, bütün televizyon kanalları, reklam vasıtaları ve sosyal medya mecralarıyla insanların dini ve milli kimliklerinde ciddi tahribatlara yol açmaktadır. Dolayısıyla toplumda kafası karışık dinle olan ilişkisinde ciddi bocalamalar yaşayan insanların sayısı gittikçe artmaktadır. Şu hâlde eğitim sistemleri, kalbin eğitimi konusunu öncelikli bir mesele olarak ele almalıdır. Çünkü kimliğin muhafazası kalbin muhafazasından geçmektedir. Tarih boyunca bizi biz yapan bütün değerlerin kaynağı vahiyle mayalanan kalptir. Bugün de kalbin devreye girmesi ve tarihi misyonunu yeniden üstlenmesi gerekmektedir. Yoksa bizi can evinden vuran kültürel meydan okumalar karşısında ayakta kalmamız zor olacaktır.

Günümüzde sağlam bir kimlik sahibi olmanın, bizzat kalpte yeşerecek ve yaşantıya aksedecek değer ve güzelliklerle mümkün olduğu unutulmaktadır. Çünkü şeklin, görüntünün ve imajın öne çıktığı; mananın, özün ve sahiciliğin ihmal edildiği bir çağda yaşıyoruz. Önemli olan vitrinde oynamak ve görünür olmaktır. Dolayısıyla bir işin değeri içten ve özden dışa ve görüntüye kaymıştır. Ahlaki değerler çerçevesinde bir oluşum pek anlamlı görülmemektedir. Aksine değerli olmak, gerçeğe uygun düşmese de oluşturulan algı ve imajlarla ölçülmektedir. Oysa İslam’da ameli değerli yapan sadece şekli ve zahiri değil, onunla beraber içte beslenen niyet ve amaçlardır. Dolayısıyla niyetler sahih değilse yapılan işin de pek bir anlamı yoktur. Kısaca insanlık ciddi bir samimiyet ve dürüstlük sorunu yaşamaktadır.

Eski çağlarda değişik din mensupları manevi gelişim için sakin ve kuytu tabiat ortamlarında kalmayı tercih ederlerdi. Ancak bugün bu asude mekanları bulmak o kadar kolay olmamaktadır. En azından büyük kentler için durum böyledir. Çünkü yüzbinlerce, milyonlarca insanın doluştuğu bu kentlerde yoğun trafik ve iş hayatı, ses kirliliği, bedenleri, zihinleri ve ruhları iyice yormaktadır. Diğer taraftan medya ve internetin insanları ne denli meşgul ettiği bilinen bir gerçektir. Yine tüketimi amaç haline getiren seküler dünya görüşü, insanın ihtiraslarını kabartacak, gözünü, kulağını, kalbini ve zihnini hakikatten alıkoyacak her türlü eşyayı onun önüne yığmıştır. Lüks hayat, eğlenmek ve konfor arzuları insanı fena halde oyalamaktadır. Gelinen noktada insan, kendini ve hayatın anlamını unutmaktadır. Ancak her halükârda insanın tekrar kendini bilmesi, bulması ve kendi olması gerekiyor. Bunun için de bir şekilde kendine zaman ayırması, tefekkürle iç (enfüs) ve dış (âfak) alemdeki ayetlere yönelesi icap etmektedir (Fussilet 41/53).

Kur’an’ın Hz. Peygamber’e parça parça indirilmesinin hikmeti, gelen ayetlerle onun kalbinin sabitleştirilmesi ve pekiştirilmesi olduğu ifade edilmektedir (Furkân 25/32). Günümüzde her zamankinden daha fazla kalpler sağa sola kaymakta ve şüphelere bulaşmaktadır. Dolayısıyla kalbin istikamet ve kararlılığını koruyabilmesi için, bir tefsir eşliğinde Kur’an’dan her gün bir parça okuyup üzerinde düşünmek, peygamberi bir metodun günümüzdeki uygulaması olarak düşünülebilir.

Bazı insanlar, kalplerinin temizliğinden bahsederler. Bilinmelidir ki, bu sadece lafla olacak bir iş değildir. Kalp temizliği, İslam ahlak sisteminde burada anlaşılan basit ve dar anlamını aşan kapsamlı bir şekilde kullanılmaktadır. Nitekim, Kur’an’da Ashab-ı Kiram’la ilgili olarak arınma ve temizlenme anlamına gelen “tetahhur” kelimesi kullanılır (Tevbe 9/108). Bu, kişinin manevi hastalıklar dediğimiz şirk, nifak, riya, haset, kin, düşmanlık, katı kalplilik, cimrilik, tembellik gibi kötü huylardan kendini temizlemesi; tevhit, ihlas, doğruluk, merhamet, paylaşmak, cihat, alçakgönüllülük, dostluk ve cömertlik gibi sağlam itikat ve güzel huylarla şahsiyetini olgunlaştırmasıdır.

Söz konusu ahlaki dönüşümü ve temizliği gerçekleştirebilmek için, “tetahhur” kelimesinin kalıp olarak ifade ettiği gibi ömür boyu sabırla gayret etmek ve adım adım bu konuda derinleşmek gerekiyor. Böyle olursa, biyolojik kalbin kirli kanı alıp temiz kan olarak vücuda vermesi gibi manevi kalp de şeytani ve nefsani mecralardan akan kirli tahriklere geçit vermeyecek, bunun yerine hep hakikat, iyilik ve güzellik dolu ilhamları topluma servis edecektir.

Kalbin susturulduğu, bastırıldığı hatta kalbin kayıplara karıştığı bir dünyada yaşıyoruz. Yine kalbin kirletildiği, çamura, batağa saplandığı dönemlerden geçiyoruz (Tedsiyetü’n-nefs) (Şems 91/10). Kalbin taşlaşması (kasvetü’l kalb) bu kötü gidişatın son kertesidir. Hatta kalp burada taştan daha beter hale gelebilmektedir. Çünkü bazı taşlarda hayır ve bereket vardır, onlardan sular çağıldar. Yine onlardan bazılarında haşyetleri sebebiyle bir maneviyat emaresi vardır. Allah’ın takdir ettiği çizgide varlık sürerler. Kalbin taşlaşması, dini hakikatleri görme ve ibret alma melekelerinin dumura uğraması, dolayısıyla kişinin kendisini ilahi rahmete ve haşyete bütünüyle kapaması demektir.

Kalplerin taşlaşması, bazen fertleri aşmakta toplumsal bir afete dönüşmektedir. Bir toplumun vicdanının kapkara kesilmesi ve insanlıktan çıkmasına sebep olabilmektedir. İfsadın, ihanetin ve zulmün kısaca insanlığın baş belası haline gelebilmektedir. Kur’an, kalbin taşlaşması konusunu, İsrailoğullarının alametifarikası olarak bizlere anlatır. Onlarda katılaşmış kalp sinelerde taşınan bir cenaze haline gelmişti. Kur’an’ın tarihsel bir gerçek olarak yaptığı bu tespit, bugün maalesef Gazze’de acı bir şekilde tekrarlanmaktadır. Bu durum, ayette şu etkileyici benzetmeyle bizlere anlatılır:

“Sonra bunun ardından kalpleriniz yine katılaştı; taş gibi, hatta daha katı oldu. Çünkü taş vardır ki, içinden ırmaklar fışkırır. Taş vardır ki yarılır da içinden sular çıkar. Taş da vardır ki, Allah korkusuyla (yerinden kopup) düşer. Allah, yaptıklarınızdan hiçbir zaman habersiz değildir” (Bakara 2/74).

Prof. Dr. İbrahim Hilmi Karslı

İSLAMİ HABER “MİRAT”

MİRATYOUTUBE

 

 

 

 

 

 

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.