
Bismillah; Uzun bir aradan sonra yeniden birlikteyiz inşallah. Haftada bir kez (pazartesi günleri) buradan sizlere haftanın en güncel konusunu masaya yatıracağım.
Hemen gündemde olan meselemizi ele alıyorum: Mayıs 2026’da AK Parti tarafından TBMM’ye sunulan 22 maddelik yeni bir torba kanun teklifi kapsamında gündeme gelen oldukça dikkat çekici bir gelişme yaşandı geçen hafta. Söz konusu düzenleme, internet haber sitelerine yönelik yeni yaptırımlar ve Basın İlan Kurumu’nun (BİK) yetkilerinin genişletilmesiyle ilgilidir. Buna göre, resmî ilan ve reklam alma hakkına sahip olan ya da bu hakkı elde etmek için bekleme süresinde bulunan internet haber siteleri için yeni “basın yayın ilkeleri” getirilmek istenmektedir. Bu ilkeler arasına tam olarak şu ifade eklenmiştir:
“Türkiye Cumhuriyeti Devletinin varlık ve bağımsızlığına, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırı yayın yapılamaz.”
Teklif, Basın İlan Kurumu Yönetim Kurulu’na, bu ilkeye aykırı yayın yaptığı tespit edilen internet sitelerinin resmi ilan ve reklamlarını 60 güne kadar resen kesme cezası verme yetkisi tanımaktadır. Aslında bu ifade yeni bir hukuki metin değildir; halihazırda televizyon ve radyoları denetleyen RTÜK Kanunu’nun 8. maddesinde yer alan yayın ilkelerinin bir benzeridir. Ancak ilk kez torba yasa vasıtasıyla direkt olarak internet haber sitelerini ve dolayısıyla dijital basının ilan gelirlerini hedef alacak şekilde genişletilmek istenmiştir.
AK Parti tabanında yer alan bazı muhafazakâr/dindar yazarlar, sivil toplum kuruluşları, cemaat çevreleri ve özellikle dindar çizgide yayın yapan internet siteleri ile sosyal medya kullanıcıları, bu düzenlemeye ciddî tepki göstermiştir. Bu tepkilerin temel gerekçeleri şunlardır:
Özetle; AK Parti’nin internet medyasını denetleme ve sansür mekanizmasını genişletme arayışında muhalefetten gelebilecek “Atatürk düşmanlığı” eleştirilerini göğüslemek ya da milliyetçi tabana mesaj vermek maksadıyla bu ibareyi torba yasaya eklediği yorumları yapılırken; dindar kesim ise bunu kendi fikrî ve dinî yayıncılık özgürlüklerine yönelik potansiyel bir tehdit olarak algılamış ve Ali Rıza Demircan gibi duyarlı ilahiyatçılar bu durumu yüksek sesle eleştirmiştir.
Türkiye’de medya ve internet yayıncılığı, ne yazık ki sık sık hukukî öngörülebilirlikten uzak, dönemsel siyasî kaygıların ve ideolojik dengelerin gölgesinde şekillenen yasal düzenlemelerle karşı karşıya kalmaktadır. Muğlak ideolojik kalıplar, bürokrasinin veya yargının elinde her an meşru fikrî, fıkhî ya da tarihî eleştirileri susturacak bir “sansür silahına” evrilebilir. Bu tıkanıklığı aşmanın yolu, medyayı yerli ve millî kılıflar adı altında ideolojik sınırlarla daraltmak ya da “Eski Türkiye”nin cezalandırıcı mirasına sığınmak değildir. Çözüm; evrensel hukukun, basın özgürlüğünün ve gerek Ak Partinin gerekse ana muhalefet partisinin tam üye olmak istediği Avrupa Birliği (AB) ve müktesebatının sunduğu demokratik ve nesnel formülleri hayata geçirmektir.
İnternet medyasını keyfi ideolojik denetimlerden kurtarmak ve basın özgürlüğünü güvence altına almak adına, mevzuatımızın evrensel standartlar bağlamında şu somut ilkelerle revize edilmesi şarttır:
Avrupa Birliği müktesebatı, Venedik Komisyonu ilkeleri ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) standartları incelendiğinde, çağdaş demokratik anayasaların temel felsefesi “ideolojik tarafsızlık” (siyasi nötrlük) üzerine kuruludur:
Bilindiği üzere kanunî düzenlemeler hiyerarşisinde en üstte anayasa yer alır. Eğer T.C. anayasası, kendi metninde devlete ve vatandaşa ideolojik bir çerçeve dayatıyorsa; bu durumda Basın Kanunu’na, RTÜK Kanunu’na, Siyasî Partiler Kanunu’na, hatta Milli Eğitim ve Diyanet müfredatına bu tür “Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık” maddelerinin konulması, anayasal bir zorunlulukmuş gibi meşrulaştırılabilir. Yani torba yasaya eklenen o madde, aslında anayasadaki Kemalist ideolojik vesayetçi ruhun alt mevzuata sızmış bir cüzüdür. Bataklığı kurutmadan sivrisineklerle mücadele etmek mümkün olmadığı için, en köklü ve radikal çözümün anayasa düzeyinde yapılması gereken düzenlemelerdir.
Bunun için 1982 Anayasası’nın darbe ruhunu yansıtan, ideolojik kutsamalar içeren “Başlangıç” kısmı tamamen yürürlükten kaldırılmalı; yerine sadece insan haklarına, hukukun üstünlüğüne vurgu yapan nötr bir metin getirilmelidir. Ayrıca Anayasa’nın değiştirilemez nitelikteki 2. maddesinde yer alan ve yargı ile bürokrasinin genişleterek, bir baskı aracına dönüştürdüğü “Atatürk milliyetçiliğine bağlı” ibaresi yerine; “insan haklarına dayanan, demokratik, sosyal bir hukuk devletidir” ifadesi konulmalıdır. Bu, devleti ideolojilerden arındırarak tam anlamıyla tarafsız hale getirir.
Velhâsıl- Kelâm; Torba yasalardaki pansuman tedbirler veya geçici tepkiler yerine, Türkiye’nin asıl ihtiyacı olan şey; devletin anayasal düzeyde materyalist bir ideoloji dayatmaktan vazgeçmesi ve millî kültürümüze uygun ‘nötr/tarafsız’ bir hukukî mimariye kavuşmasıdır.
Zamanında özgürlük deyip İnsan haklarını savunan bugün ki hükumet tekrar eski 163.maddenin kardeşini getirmiş olmuş demektir ve bu yazıyla insanımızı aydınlattığıiz size teşekkür ederim .. ve bu torba yasasını şiddetle kınıyorum.
Kemalizm aslında tamamen tasfiye ediomesi gereken arkaik bir ideolojidir. Bu çağda hala faşist bir ideolojiye böylesine bağlılık gösterisi anlaşılır bir şey değil. Milletimiz iktidarı kendine refah ve özgürlük getirsin diye seçerken aynı iktidar milletin inanç ve düşüncelerine örf ve adetlerime bu kadar zıt bir ideolojiyi pakazlandırıyor pitlaştırmayı harlıyor bu da olacak şey değil. Üstelik müslümanlar tek Allah’ı rabb biliyorsa tevhide aykırı bu tür tanrılaştırmayı derhal hayattan silmeli, ündemden düşürmelidir