islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
50,0475
EURO
56,3076
ALTIN
6.642,46
BIST
11.437,63
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Çok Bulutlu
12°C
İstanbul
12°C
Çok Bulutlu
Cuma Az Bulutlu
12°C
Cumartesi Az Bulutlu
12°C
Pazar Hafif Yağmurlu
11°C
Pazartesi Açık
13°C

KONFORUN KÖLESİ OLDUK!

KONFORUN KÖLESİ OLDUK!
05/11/2026 14:12
A+
A-

KONFORUN KÖLESİ OLDUK!

İbn Haldun, “Mukaddime” adlı eserinde toplumların nasıl yükseldiğini ve zamanla nasıl çöktüğünü anlatırken önemli bir kavrama dikkat çeker: Teref. Teref; aşırı refah, lüks, konfor ve ihtişam içinde yaşamaya alışmaktır.

İbn Haldun’a göre teref, sadece insanların rahata düşkün hâle gelmesi değildir. Aynı zamanda toplumları ayakta tutan asabiyetin, yani dayanışma ve ortak hareket etme ruhunun, mücadele azminin ve ahlâkî değerlerin zayıflamasıdır. Asabiyet, bir toplumu “ben”den “biz”e taşıyan ve ortak dava uğruna fedakârlığı mümkün kılan bağdır. Bu bağ gevşediğinde kalabalıklar kalır ama toplum kalmaz.

Zor şartlar altında mücadele ederek bir devlet inşa eden nesillerin yerini, zamanla hazır imkânların içinde yetişen, refaha alışan ve rahatına düşkün nesiller alır. İbn Haldun bu tarihî döngüyü yaklaşık üç-dört nesil üzerinden açıklar: Devletin kuruluşunda ağır bedeller ödeyen ilk nesil, elde edilen nimetlerin ve kazanımların kıymetini çok iyi bilir. İkinci nesil, kendinden önceki kuşağın mücadelesine şahit olduğu için bu bilinci büyük ölçüde korur. Ancak sonraki nesiller, verilen mücadelenin hikâyesinden ve ödenen bedellerden uzaklaşır; kendilerine miras kalan imkânları hayatın doğal bir parçası olarak görmeye başlar. Böylece emek, fedakârlık, kanaat ve dayanışma gibi değerler aşınırken tüketim arzusu, gösteriş ve lüks düşkünlüğü giderek yaygınlaşır. Artan lüks harcamalar devletin mali yükünü ağırlaştırır. Devlet, büyüyen giderlerini karşılayabilmek için halkın üzerindeki vergi yükünü artırmak zorunda kalır. Ağırlaşan ekonomik yükler halkın geçim gücünü zayıflatırken toplumsal huzursuzluğu da derinleştirir. Nihayetinde toplumun dayanışma ruhu, mücadele azmi ve devleti ayakta tutan savunma direnci aşınmaya başlar.

Kısacası İbn Haldun’a göre lüks, bir medeniyetin yükselişini sağlayan ruhu zamanla tüketen bir çöküş sebebidir.

Kur’an da aynı gerçeğe dikkat çeker. İsrâ Suresi’nde, bir toplumun helâkinin yolunun refah içinde şımaranların yoldan çıkmasından geçtiği bildirilir:

وَإِذَا أَرَدْنَا أَنْ نُهْلِكَ قَرْيَةً أَمَرْنَا مُتْرَفِيهَا فَفَسَقُوا فِيهَا فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ فَدَمَّرْنَاهَا تَدْمِيرًا

“Bir ülkeyi helâk etmek istediğimizde, oranın şımarmış zenginlerine (emrederiz de) orada fasıklık ederler. Artık o ülkenin başına azap sözü hak olur ve orayı yerle bir ederiz.” (İsrâ, 17/16)

Ayetteki “mütrefîn” kelimesi, İbn Haldun’un “teref” dediği hâlin sahiplerini ifade eder. Yani asırlar sonra feraset ve basîret sahibi bir zatın gözlemlediği şey, Kur’an’ın çok daha önce haber verdiği bir hakikattir.

Bugün yaşadıklarımız da bu tespiti hatırlatıyor. Bir zamanlar lüks sayılan şeyler artık ihtiyaç kabul ediliyor. Daha büyük ev, daha pahalı araba, daha gösterişli kıyafet… Önce “olsa güzel olur” denilen şey, kısa sürede “olmazsa olmaz” hâline geliyor. İstekler bitmiyor, kanaat azalıyor. İnsan, ihtiyaçlarını karşılamak için değil, arzularının peşinden koşmak için yaşıyor. Kur’an bu yarışı şöyle tasvir eder:

“Çoklukla övünmek sizi, kabirlere varıncaya (ölünceye) kadar oyaladı.” (Hatta bazı tefsirlere göre kabirdeki ölülerin sayısıyla bile övünecek kadar dünyaya daldırdı.) (Tekâsür, 102/1-2)

Peygamber Efendimiz (S.A.V.) şöyle buyuruyor:

«لَوْ أَنَّ لِابْنِ آدَمَ وَادِيًا مِنْ مَالٍ لَابْتَغَى وَادِيًا ثَانِيًا»

“Âdemoğlunun bir vadi dolusu malı olsa bir vadi daha ister.” (Buhârî, Rikāk, 10; Müslim, Zekât, 116)

Sorun zengin olmak değil, zenginliğin insanı esir almasıdır. Helâl yoldan kazanan, kazancının hakkını veren ve malı kalbine yerleştirmeyen insan için zenginlik bir nimettir. Fakat mal kalpte yer edip insanın yönünü belirlemeye başladığında sahibi, mal sahibi olmaktan çıkar; malın kölesi olur. İslâm, kazanmaya değil hırsa; nimete değil israfa; rahat yaşamaya değil gösterişe karşıdır. Rabbimiz de “Yiyin, için fakat israf etmeyin.” (A’râf, 7/31) buyurarak sınırı çizmiştir.

İNANDIĞIMIZ GİBİ YAŞAMAKTAN UZAKLAŞIYORUZ!

En büyük çelişkilerimizden biri de budur: İnandığımız gibi yaşamak yerine hayatımızı nefsimize göre şekillendiriyoruz. Doğru bildiğimiz ile yaşadığımız arasındaki mesafe her geçen gün açılıyor.

Dürüstlükten bahsediyoruz ama menfaatimiz söz konusu olduğunda dürüstlüğü unutuyoruz. Kul hakkını anlatıyoruz ama kendi çıkarımız için başkasının hakkını görmezden gelebiliyoruz. Ticarette, miras paylaşımında, komşulukta ve iş hayatında bunun örneklerini çok görüyoruz. Camide başka, iş yerinde başka, evde başka bir insan olabiliyoruz.

Rabbimiz bizi şöyle uyarıyor:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ

“Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?” (Saf, 61/2)

Müslümanlık sadece güzel söz söylemek değildir. Söylediğini yaşamaktır. İnsanların önünde başka, yalnız kaldığında başka biri olmamaktır. Çünkü Allah her hâlimizi görmektedir.

DİNÎ DEĞERLERİ MENFAATİMİZE ALET EDİYORUZ!

Bir başka büyük problemimiz de dinî değerlerimizi dünyevî çıkarlarımız için kullanmamızdır. Din, insanı terbiye eden bir ölçü olmaktan çıkıp kendimizi haklı göstermeye yarayan bir araca dönüşebiliyor.

Kimi dindarlığı makam ve itibar için, kimi siyaseti ve ideolojiyi menfaatleri için kullanıyor. İşine geldiğinde dinî hassasiyetleri öne çıkarıyor, işine gelmediğinde görmezden geliyor. Başkasının kusurunda ayet ve hadis hatırlıyor, kendi kusurunda unutuyor.

Oysa ahlâk, insanların önünde iyi görünmek değil, kimse görmediğinde de haktan ayrılmamaktır.

Peygamber Efendimiz (S.A.V.) şöyle buyuruyor:

آيَةُ الْمُنَافِقِ ثَلَاثٌ

“Münafığın alâmeti üçtür: Konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde sözünde durmaz, kendisine emanet edildiğinde emanete ihanet eder.” (Buhârî, Îmân, 24; Müslim, Îmân, 107)

Bu üç alâmet, aslında söz, vaat ve emanet gibi gündelik hayatın en sade alanlarına dairdir. Demek ki imanın sınavı sadece büyük meselelerde değil, küçük görünen sorumluluklarda da verilir. İnsanın değeri taşıdığı unvanla, söylediği sözle veya mensup olduğu grupla değil; doğruluğu, adaleti ve emanete bağlılığıyla ölçülür.

BAŞKALARINA BENZEME SEVDASI NEREDEN GELİYOR?

İbn Haldun’un bir başka önemli tespiti de şudur: Mağlup toplumlar, kendilerini üstün gördükleri galip toplumları giyim kuşamda, yaşayışta ve âdetlerde taklit etmeye başlarlar. Çünkü yenilen taraf, yenenin gücünü onun yaşam tarzıyla özdeşleştirir ve gücü, o tarzı kopyalamakta arar.

Bizde de zamanla böyle bir anlayış gelişti. Batı’nın ilmini, teknolojisini ve tecrübesini almak yerine, kimi zaman hayat tarzını ve değer yargılarını da sorgulamadan benimsedik. Neyin alınacağını, neyin bırakılacağını ayırt etme ölçüsünü kaybettik.

Elbette insanlığın ilminden ve teknolojisinden faydalanacağız; hikmet müminin yitik malıdır, nerede bulursa alır. Ancak teknoloji almak başka, kendi inancımızı ve medeniyet değerlerimizi terk etmek başkadır.

Peygamber Efendimiz (S.A.V.) şöyle buyurmuştur:

مَنْ تَشَبَّهَ بِقَوْمٍ فَهُوَ مِنْهُمْ

“Kim bir topluluğa benzemeye çalışırsa o da onlardandır.” (Ebû Dâvûd, Libâs, 4)

Mesele başkasının sahip olduğu imkânlardan yararlanmak değil, kendi kimliğini kaybetmektir. Müslüman çağın imkânlarından faydalanır ama çağın her dayatmasını doğru kabul etmez. Çünkü ölçümüz insanların arzuları değil, Allah’ın rızasıdır.

KAZANIRKEN KAYBETTİKLERİMİZ: ON HİKMETLİ TESPİT

1. Geçmişe nazaran konforlu bir hayat kazandık, kanaati kaybettik. İmkânlarımız arttı ama sahip olduklarımızla mutlu olamaz olduk.

2. Bilgiye kolayca ulaştık ama hikmete ulaşamadık. Çok şey öğrenir olduk ama öğrendiklerimizle nefsimizi terbiye etmeyi ihmal ettik.

3. Evlerimizi büyüttük, gönüllerimizi daralttık. Daha geniş mekânlarda yaşamaya başladık ama ailemize, komşumuza ve akrabamıza ayırdığımız gönül yerini küçülttük.

4. İletişim araçlarını çoğalttık, gönül bağlarını zayıflattık. Herkesle konuşabilir hâle geldik ama birbirimizi dinlemeyi ve anlamayı unuttuk.

5. Diplomalar kazandık, edep ve irfanı ihmal ettik. Bilgili insanlar yetiştirdik ama bilgiyi ahlâkla, başarıyı tevazuyla buluşturmakta zorlandık.

6. Zenginleştik, paylaşmayı unuttuk. Sahip olduklarımız çoğaldı ama ihtiyaç sahibinin hakkını gözetme hassasiyetimiz aynı ölçüde gelişmedi.

7. Dinî yayınları çoğalttık, dinin hayatımıza yansımasını aynı ölçüde artıramadık. Daha çok konuştuk, daha az yaşadık; daha çok anlattık, daha az örnek olduk.

8. Siyasette güç kazandık, adalet ve emanet imtihanını aşamadık. Makamlar elde ettik ama makamı hizmet, iktidarı sorumluluk olarak görme anlayışını her yerde hâkim kılamadık.

9. Başkalarının medeniyetlerini öğrendik ama kendi medeniyetimizin değerlerini yaşayamadık, yaşatamadık.

10. Dünyalık hedeflerimizi büyüttük, ahiret hazırlığımızı ihmal ettik. Daha uzun, daha rahat ve daha zengin yaşamanın yollarını ararken âhiretimizi nasıl kurtaracağımız sorusunu geri plana ittik.

Bir toplumun kaybı her zaman fakirleşmek, geri kalmak veya güçsüzleşmek değildir. Bazen en büyük kayıp, bütün bunları kazanırken kimliğini ve âhiretini kaybetmektir.

Mesele dünyadan nasiplenmek değil, dünyanın bizi kendisine esir etmesine izin vermemektir. Mesele imkân sahibi olmak değil, imkânların karşısında istikametini koruyabilmektir.

Hz. Ömer’e nispet edilen şu meşhur öğüt ne kadar anlamlıdır:

«حَاسِبُوا أَنْفُسَكُمْ قَبْلَ أَنْ تُحَاسَبُوا»

“Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin.”

Gerçek zenginliğin ölçüsünü ise Peygamber Efendimiz (S.A.V.) şöyle koyar:

«لَيْسَ الْغِنَى عَنْ كَثْرَةِ الْعَرَضِ وَلَكِنَّ الْغِنَى غِنَى النَّفْسِ»

“Zenginlik mal çokluğu değildir; asıl zenginlik gönül zenginliğidir.” (Buhârî, Rikāk, 15; Müslim, Zekât, 120)

Unutmayalım; servet sahibi olmak başka, gönül zengini olmak başkadır. Makam sahibi olmak başka, adaletli olmak başkadır. Çağa ayak uydurmak başka, çağın yanlışlarına teslim olmak bambaşka bir şeydir.

Bizim en büyük kaybımız, kanaati, ahlâkı, değerlerimizi ve âhiretimizi konfora ve lükse feda etmemizdir.

Bir toplumun evleri büyürken gönülleri daralıyor, serveti artarken merhameti azalıyor, imkânları çoğalırken dayanışması ve mücadele ruhu zayıflıyorsa orada gerçek bir kalkınmadan söz edilemez.

İbn Haldun’un asırlar önce dikkat çektiği tehlike tam da budur: Bir medeniyet önce konfora alışır, sonra mücadele ruhunu kaybeder, ardından dayanışması çözülür ve nihayet kendi ayakları üzerinde duramaz hâle gelir.

Artık kendimize şu soruyu sormalıyız:

“Biz hayatımızı Kur’an ve Sünnet’in ölçülerine göre mi şekillendireceğiz, yoksa nefsimizin arzularını meşrulaştırmak için dinimizi kendi hayatımıza mı uyduracağız?”

Çünkü bir medeniyetin çöküşü önce gönüllerde ve zihinlerde başlar. Gönüller dünyaya esir olduğunda, saraylar yükselse de medeniyet ayakta kalamaz.

Kadir Bekil

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.