islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
47,1648
EURO
53,9432
ALTIN
6.056,88
BIST
13.976,68
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Açık
33°C
İstanbul
33°C
Açık
Cumartesi Açık
30°C
Pazar Parçalı Bulutlu
30°C
Pazartesi Açık
31°C
Salı Parçalı Bulutlu
32°C

NATO BİZİ KORUR MU?

NATO BİZİ KORUR MU?
06/07/2026 10:27
A+
A-

NATO BİZİ KORUR MU?

Hatırlanacağı üzere 2015’te hem Cumhurbaşkanı Erdoğan, hem Başbakan Davudoğlu’nun, “Türkiye’nin sınırları aynı zamanda NATO sınırlarıdır” demeleri üzerine NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg’den “NATO Türkiye’ye asker göndermeye hazır açıklaması gelmiş, inanılmaz bir pervasızlıkla Rusya’nın hava sahamızı ihlal etmesi dolayısıyla “çevik güç” oluşturulacağını hatırlatan Stoltenberg, bu askerlerin gerekli olduğu takdirde hem doğuya hem de güneye kaydırılabileceğini belirtmişti.

Dün olduğu gibi bugünde NATO’nun bir bahaneyle bölgeye müdahale etmesi Türkiye ve bölge için büyük tehlikedir. 2006-Temmuz’da Başbakan Erdoğan’ın, NATO’nun Irak’a müdahale etmesi bağlamında söyledikleri medyada şöyle yer alıyordu: “Erdoğan yakın geçmişte Afganistan’da teröre karşı ortak mücadele için devreye giren NATO’nun Irak’ta da aynı görevi yerine getirmesi gerektiğini söyledi. Irak hükümetinden terör gruplarını söküp atmasını isteyen Erdoğan, “Yapılmadığı takdirde başımızın çaresine bakarız. Çünkü bizler kalkıp da 3 günde 15 yavrumuzun şehit edildiği böyle bir gelişmeye seyirci kalamayız” dedi. (Radikal, 26 Temmuz 2006.) 

Bu açıklamada Erdoğan’ın “NATO’nun Afganistan’da teröre karşı ortak mücadele için devreye” girdiğini belirtip, benzer bir misyonla “Irak’a da girmesi”ni talep etmesi anlamlıydı. Erdoğan benzer argümanlarla NATO’nun Kuzey Irak’ta aktif rol alması çağrısını 2010’da da tekrar etmişti: G20 zirvesi için gittiği Toronto’da, bir basın toplantısında “PKK’yla mücadelede NATO’nun da rol alması gerektiği”ne dikkat çeken Erdoğan, Afganistan’da Taliban’a karşı yürütülen mücadelenin, PKK’ya karşı da verilmesini istiyordu: “Biliyorsunuz Kuzey Irak’ın coğrafi yapısı itibarıyla şu anda orada yerel yönetim tarafından tamamıyla egemen bir yapı yok. Merkezi yönetimin zaten Kuzey Irak’ta hiçbir egemenliği yok. Yani bütün bunlar nasıl bir egemenlik noktasında yönetime alınacak, bu konuları üçlü mekanizma kendi arasında konuşuyor.”  

İlginçtir, Erdoğan’ın açıklamasından bir hafta önce, dönemin Genelkurmay Başbakanı Orgeneral İlker Başbuğ da, Çanakkale’de İpekyolu-2010 General/Amiral Semineri’nin açılışında yaptığı konuşmada benzer ifadeler kullanmış ve “NATO daha aktif olmalı” demişti: “NATO’nun sadece coğrafi alanın sınırları içerisinde hareket etmekle yetinmeyip, üye ülkelerin kolektif güvenlik çıkarlarının tehdit altında olduğu bölgelerde de aktif olması gerekmektedir. Bir ittifak olarak hem ittifak bölgemizde doğrudan bizi hedef alan tehditleri hem de stratejik uzaklıkta ortaya çıkan güvenlik tehditlerini karşılama kabiliyetimizi artırmalıyız” demişti. (Wow Turkey, 29 Haziran 2010.)

Tabiatıyla gerek Erdoğan, gerekse Başbuğ’un “devlet adamlığı” refleksiyle hangi reel politik mimari içinden NATO’ya baktıklarını anlayabiliriz. Ancak bizler devlet adamı değiliz, her zaman şahısların analiz ve değerlendirmesinin ürünü olan “devlet aklı veya devlet refleksiyle” olaylara bakmak zorunda değiliz. “İstişare eden pişman olmaz” (Heysemi, II, 280) fehvasınca, şura veya istişare ehil sahiplerinin karar mekanizmaları ve karar süreçleri üzerinde fikir ve önerileriyle etkili olmasını gerektirir. Tarihte sayısız devlet ve imparatorluk yıkılmışsa aklı ve tedbiri tekeline alan küçük bir kadronun çizdikleri hatt-ı hareketin mukadder sonucu olmuştur.

Bu çerçevede BOP’a göre Türkiye’nin de içinde yer aldığı 22 ülkenin haritaları değişecekse NATO’nun her ne gerekçeyle olursa olsun Türkiye’ye asker göndermesi bizim lehimize olamaz. Zira Batı İttifakının reel politiği ile halkı Müslüman bir ülke olarak bizim reel politiğimiz aynı şey değildir. Bizim 1952’den bu yana NATO üyesi olmamız bu dini ve tarihi gerçeği değiştirmez. 15 Eylül 2015 tarihli yazımda rahmetli Aliya İzzetbegoviç’in ciddiye alınması gereken duyumlarından hareketle NATO’nun iki muhtemel bahaneyle Türkiye’ye müdahale edebileceğine; bahanelerin de “Kürt meselesi veya Suriye’den bize yönelecek bir saldırı” olabileceğine dikkat çekmiş, arkasından şu cümleyi eklemiştim: “Bütün bunlar uğursuz senaryolar. İnşallah hiçbiri olmaz. Şu var ki, eğer rahmetli Begoviç’in duyumları doğru ise en kötü senaryoyu da hesaba katmak durumundayız.”

Olay şu idi:

Nisan-1999 seçimlerinde Saraybosna’daydım. Ziyaretimin sebebi fikirlerini, siyasi mücadelesini ve devlet adamlığını hayranlıkla takip ettiğim Aliya İzzetbegoviç’le tanışmak, Boşnakça’ya çevrilen kitabımın geç de olsa tanıtım programına katılmaktı (Ali Bulaç, İslam Demokracija, Preveos s turskog, Ajat Arıfi, Sarajevo-1995). Hamdolsun, Begoviç’i dünya gözüyle görmek nasip oldu; referanslarının tamamı İslami olan dürüst, feraset ve basiret sahibi, dinini iyi bilen, kısa vadeli başarılar için İslami ilkelerden fedakârlık yapmayan, iyi eğitim almış ve “İslam nerede uygulandı?” sorusuna “İşte kendi çapında Bosna’da” dedirtebilen İslamcı bir lideri tanımak benim için mutluluktu. Begoviç, güzel bir miras bırakıp bu dünyadan göçtü. Allah rahmet etsin.

Begoviç’in çok yakını bir danışmanı dostum Cemaleddin Latiç, bizi akşam evine davet etti. Sohbet sırasında ilginç bir şey söyledi. Türkiye’yi de pek yakından tanıyan dostumuz “Uzak olmayan bir gelecekte NATO Türkiye’yi işgal edebilir!” dedi. Hayretle “Hangi gerekçe ile?” diye sordum. Şunları söyledi: “Kürt sorunu giderek ağırlaşacak. Çatışmalar yayılıp da sorun siyasi ve toplumsal krize dönüşürse NATO istikrarı sağlamak gerekçesiyle Güneydoğu’ya müdahale edecek.” Ona, bunu kendi yorumu olarak mı düşündüğünü sordum, “Hayır, Sayın Begoviç, bunu bizzat konuyu kendi aralarında müzakere eden Amerikalı generallerden duyduğunu bize söyledi” cevabını verdi.

Hatırlanacağı üzere 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra yoğun bir çatışma dönemine girilmiş, PKK ile çatışmalar giderek şiddetlenmişti. Bilgiler doğru idiyse iki taraftan zayiat 1,100’e ulaşmış, PKK unsurlarının özerk bölge veya aslında kanton ilan ettikleri Cizre’den çıkarılmaları için sekiz gün süren çatışma koca bir yerleşim alanını kevgire çevirmişti; fotoğraflar, görüntüler dünya medyasında sergileniyordu. Bir kızcağızın günlerce buzdolabında saklanan cesedine dünya kamuoyu bigane kalmıyor, kimin ne kirli hesabı varsa bu görüntüleri maharetle kullanıyordu. Benzer çatışmaların birkaç ilçeye ve ile yayılması durumunda ya bizzat PKK, NATO’ya çağrı yapar veya NATO, benimsediği yeni konsepte uygun “kriz bölgesi” ilan ettiği Güneydoğu’ya müdahale edebilirdi.

Bu bir yoldu!

Başka bir yol da mümkündü. O da Türkiye’nin IŞİD hedeflerine karşı düzenlediği ve sıklaştıracağı operasyonlara karşı IŞİD’in saldırıya geçmesi veya Esed güçlerinin Türkiye’ye tahrip ve zayiat verici gücü yüksek birkaç füze yollaması. O zamanlar Türkiye, güney sınırlarını savunabilecek durumda değildi; Almanlar patriotları çekmek istiyorlardı. Türkiye bir NATO ülkesi, böylesi bir saldırı karşısında NATO, 5. Maddeyi işletip “bir NATO ülkesinin güvenliğini (!) savunmak üzere” harekete de geçebilirdi. Yani bu sefer, NATO, sözüm ona “Türkiye’yi savunmak” bahanesiyle Türkiye’ye müdahale edebilirdi ki, bu İzzetbegoviç’in duyumlarını teyid ediyordu.

Bütün bunlar uğursuz senaryolardı. İnşallah hiçbirinin olması temennimiz olamazdı. Şu var ki, eğer  Begoviç’in duyumları doğru ise en kötü senaryoyu da hesaba katmak durumundaydık. Gerçekten süren çatışmalara mantıklı bir açıklama bulamak mümkün değildi. Ben hala zihnimde şu sorulara tatminkar cevaplar bulmuş değildim:

1) Çözüm süreci devam ederken, PKK her yeri silahla donattı, mahkemeler kurdu, vergi topladı,  yolları kesip kimlik sordu, gençleri askere alıyorum diye Kandil’e çıkardı, 178 eylem gerçekleştirdi, 6-7 Ekim olaylarında 54 kişi hayatını kaybetti, şehirler kundaklandı. Neden devlet “-Ey PKK! Sen napıyorsun” deyip bunların hiçbirine mani olmadı? Ne oldu da “PKK bizi aldattı, süreci istismar etti” diye devlet 7 Haziran seçimlerinden sonra operasyonlara başladı, üstelik sanki bütün tek suçlusu PKK değil de HDP imiş gibi propaganda makinasını bu parti için harekete geçirdi?

2) PKK, sahiden Kürtlerin derdi için savaşıyorsa a) Neden 80 milletvekili çıkarmış HDP’yi zor duruma sokacak çatışmalara giriyordu? Trafik polislerini dahi şehit etmek demokratik Kürt siyasetine ve HDP’ye verilebilecek en büyük zarar değil miydi?  PKK, yürüttüğü ve çok ağır kayıplar verdiği terör eylemlerinin Kürt halkından dahi tasvip görmediğini, Türk-Kürt çatışması çıkarma potansiyeline sahip bu eylemlerin görünür rasyonalitesi ve meşruiyeti olmadığını bilmiyor muydu?

Belli ki ortada gayrı tabii, rasyonalitesi farklı bir durum söz konusuydu. Nitekim aradan bir ay geçmeden tahmin ettiğim gibi Suriye üzerinden Rus tacizi geldi, anında hem Cumhurbaşkanı, hem Başbakan “Türkiye’nin bir NATO ülkesi” olduğunu hatırlattı, Genel Sekreter de Türkiye’yi korumaya hazır olduklarını açıkladı.

Ortada karmaşık bir denklem görünüyordu ama dikkatli gözlemde bulunulduğunda, 1945’te olduğu gibi ABD ve Rusya bölgeyi paylaşmada kendi aralarında anlaşmış görünüyordu, 2004 Antalya toplantısında bu bariz olarak anlaşıldı. Bugün de temel jeostratejik mimari değişmiş değil, ilk aşamada Suriye, ikinci aşamada Türkiye’nin de içinde yer aldığı bölgenin tamamıyla ilgili paylaşımda konuşulmuş olmasıdır.

2015 yılında şunları yazmıştım:

Rusya’nın Türkiye’yi taciz etmesi ve hatta olayların akışına göre tacizin tehdide dönüşmesi ile NATO’nun bunu gerekçe sayıp “Türkiye’yi koruma” adı altında müdahale etmesi önümüzdeki dönemin bizi bekleyen en büyük tehlikesidir. Bu tehlikeyi ciddiye alıp ona göre hatt-ı hareket çizmek lazım.

Bu arada bir iktidar trolü, günlerce benim, bu ikaz edici yazımla, NATO’nun Türkiye’ye müdahale etmeye davet ettiğimi yazdı durdu. Bugün de sağcı muhafazakar bir kanalın başındaki -üstelik Bolu Belediye Başkanı kadar mülteci düşmanı- bu zatın amacı tutuklanmam için derinlerden aldığı talimat uyarınca tezviratlar yapmaktı. Oysa benim açımdan hayatım boyunca kendisini gayrımeşru gördüğüm NATO’yu, değil Türkiye’ye, herhangi bir İslam ülkesinin bir metrekarelik toprağına göz diken NATO’yu savunmak inancım, jeostratejik ve ideal politiğim açısından haramdır. (60/Mümtehine, 8-9) Bizim yerimiz NATO değil, İttihad-ı Aanasır-ı İslam’dır.

Ali Bulaç

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

Yorumlar
  1. Nuh dedi ki:

    NATO bizi korumaz, kontrol altında tutar.

  2. Cenk Cemil dedi ki:

    NATO’nun bizi koruyacğına inanmak Tabbimize savaş açmakla eş değerdedir diyorum. Ve bütün müslümanların yüzüne de Rabbimizin Madie Sûresi 51. ayet-i celilesindeki beyan-ı İlâhisini okuyorum ! “””Ey İman Edenler! Yahudileri ve Nesara’yı veliler edinmeyin. Onlar, birbirlerinin velileridir. Sizden kim onları mütevelli edinirse, kuşkusuz o, onlardandır. Kuşkusuz, Allah, zalim topluma hidayet etmez.”””