islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
45,0697
EURO
52,9176
ALTIN
6.640,13
BIST
14.329,34
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Çok Bulutlu
18°C
İstanbul
18°C
Çok Bulutlu
Perşembe Çok Bulutlu
16°C
Cuma Hafif Yağmurlu
11°C
Cumartesi Hafif Yağmurlu
14°C
Pazar Hafif Yağmurlu
14°C

KUL/SÖYLE HİTABI İNSÂNADIR

KUL/SÖYLE HİTABI İNSÂNADIR
24/10/2025 09:30
A+
A-

Kul” ifâdesi Arapça’da “söyle/bildir/açıkla” anlamına gelen bir emir kipidir ve Kur’ân’ın birçok sûre ve âyeti bu kelime ile başlamaktadır. Şüphesiz bu hitabın ilk muhatabı Kur’ân’ın kendisine indiği Hz. Peygamber’dir ve genelde çevresinde bulunanlar tarafından sorulan bir soruya cevap vermesi istenen âyetlerde bu kelime başta yer almaktadır. “İhlâs Sûresi” de “Kul” emri ile başlayan sûrelerden birisidir ve ilk âyeti şöyledir: “De ki: ‘O, Tek Allah’tır.[1] Bu âyetin içerisinde “Ahad” ismi geçmesine rağmen birçok meâl ve tefsirde “De ki: ‘O Allah, birdir” şeklinde yapılan çeviri ne yazık ki doğru bir çeviri değildir. Çünkü “Ahad” ismi “bölünemeyen tek” demektir ve “Mutlak Varlık”ın “Ahadiyyet” mertebesindeki tekliğine işâret eder. “Bir”in karşılığı ise “Vahid”dir ve bu “bölünebilen/çoğalabilen bir” demektir ve “Mutlak Varlık”ın kendini bilinemezliğinden bilinebilirliğine dönüştürdüğü “esma ve sıfatlar” mertebesi olan “Vahidiyyet” mertebesine işâret eder.

Şimdi bu bilgilerden sonra “Kul huvallâhu ehad” âyetine tekrar baktığımızda bu ifâde de geçen isimlerin sırasıyla “Hû, Allah ve Ahad” olduğunu görmekteyiz. Hû, Allah’ın “Hüviyyet”ini göstermektedir. Yâni Allah’ın, âlemin/varlığın/eşyânın batınında/gaybında gizli olan hakîkati/mahiyeti/aslıdır. Buna Allah’ın varlıktaki veyâ iş ve oluştaki sürekli tecellî eden şe’niyeti/realitesi diyebiliriz. Başka bir ifâde ile buna “Kesrette Vahdetin Seyri” de diyebiliriz. Âlem/varlık bir “Araz”dır. Yani kendi kendine varlık bulamayıp, başka bir cevherle meydana gelmiştir. Bu nedenle zâtî ve fıtrî olmayıp iğreti ve değişmesi mümkün olan sıfatlardır. Bu sıfatların çokluğuna karşılık “hüviyyet” birdir.

Allah ismi “Mutlak Varlık”ın “Vahidiyyet” mertebesinde aldığı isimdir ve tüm isimlerin toplamıdır. Başka bir ifâde ile Mutlak Varlığın “bilinmeyi arzu ederek” nüzûl ettiği Esmâ ve Sıfatlar mertebesidir. Artık Ahadiyyet’in yerini Vâhidiyyet almıştır. Bu mertebedeki Hakk artık mutlak bir sûrette kendi kendine yeten değildir; zira âlemin Allah’a ihtiyâcı olduğu gibi, Allah’ın da kendi tarafından âleme ihtiyacı vardır. Bu durumda her ikisi arasında bir “karşılıklı ihtiyaç[2] bağıntısı mevcuttur. Bu ihtiyaç bağıntısı karşılıklıdır ve şöyle izah edilir: “Âlem mevcûdiyeti bakımından Hakk’a ve Hakk da tecellîsi bakımından âleme muhtaçtır.

Ahad” ismi ise “Ahadiyyet” mertebesiyle ile ilgilidir ve “Mutlak Varlık”ın Makam-ı Gayb’daki beşerin bilgisine ve idrâkine asla konu olamayan bilinememezlik yönüdür veya başka bir ifâde ile “Gizli Hazîne” denilen hâlidir. Bu mertebede Mutlak varlık “belirlenmemişlerin en belirlenmemişidir” ve hiçbir sıfatı ve kendi Zât’ının yanında hiçbir bağıntısı yoktur. Yine bu mertebede “tecellî” olmadığından “lâtaayyün/belirsizlik” hâlinde bulunan Hakk’ın –teşbîhi olmadığı gibi– tenzîhi de olmaz.

Çünkü bir varlığı tenzîh edebilmek için o varlığı nisbet ettirecek/benzetecek başka bir varlığa da ihtiyaç vardır. Bu, insân idrâkinin aşılması mümkün olmayan kaderidir. İnsân nesne üzerinde bir fikri olmaksızın, o nesneye yakıştıracak ya da onunla mukayese edecek bir imkânı olmaksızın herhangi bir şeyi bilmekten, onun üzerine konuşmaktan ve ona vukuf kesbetmekten âcizdir. Hakk ancak “tecellîlerinin büründüğü sûretlerde” fehmedilir, istidlâl edilir ve ancak bu kayıtlarla bilinebilir. Bu nedenle Zât-ı İlâhî’nin kendisi ebediyyen “gizli bir hazîne” olarak kalacaktır. Hakk burada Ahad/Tek’tir. Bu özel anlamda “Tek” kelimesi kesretin bir bütünü demek olan “Bir/Vahid” anlamında da değildir.

Bu yazılanlardan sonra âyeti bütün olarak değerlendirdiğimizde anlıyoruz ki “Kul huvallâhu ehad” cümlesi bize şunu anlatmak istiyor. Bu âlem/varlık, Allah’ın güzel isimlerinin bir zuhurundan oluşmuştur ve bu görünen varlığın/eşyanın bâtınında Allah’ın hüviyyeti yâni O’nun “” oluşu vardır. Başka bir ifâde ile görünen “araz” hüviyyeti sırlamakta/setretmektedir. Ne var ki, bu görünen ve bilinenler de sınırlıdır. Çünkü Allah, “ilminin künhünü/özünü/aslını, tamamınıpeygamberler de dâhilhiç kimseye vermemiştir.” İnsâna düşen, yeteneği ve gayreti doğrultusunda kendisine duvar olan bu kesretin ardındaki “hüviyyeti” keşfetmeye çalışması, gördüğü varlığı ve ulaştığı ilmi “nihaî/son Hakîkat” olarak zannetmemesidir.

İşte âyet, Hz. Peygamber’in dilinden bu gerçeği bize duyuruyor ve bölünebilen Vahid’in /Bir’in tecellîlerine bakıp da bunlarla Allah’ı tasvir ve tanımlamaya çalışmanın “noksan/eksik/yanıltıcı/aldatıcı” ve bazen de “ayak kaydırıcı” bir algı olduğu söylüyor. Gerçek “ihlâs”ın ise Allah’ı bu görünen özelliklerinden arındırmak/soyutlamak/saflaştırmak ve bütün bu varlığın aslında O’nun “Ahad” yâni “bölünemeyen Tek” isminin bir gölgesi/hayali olduğunu vurguluyor. Daha öz bir ifâde ile söylersek, bilinemeyenler bilinenlerden çok daha fazladır ve “Mutlak Varlık”ın hakîkati/Zât’ı görünenlerin çok daha ötesindedir.

İhlâs Sûresi”nin ikinci âyeti buraya kadar yazdıklarımızın doğruluk testini “Samed” ismi ile yapmakta ve bu isim aynı zamanda “Ahad” isminin de bir açıklamasını ortaya koymaktadır: “Allah Samed’dir[3] yâni her şey O’na muhtaçtır, O, hiçbir şeye muhtaç değildir. Bir başka meâl ise şu karşılığı vermektedir: “Allah, öncesiz ve sonrasız, bütün evrenin asıl sebebidir.” “Samed” ismi Kur’ân’da yalnızca bir kere ve sadece bu âyette geçmektedir.[4] Arap dili sözlüklerinde bu kelimeye “Kusursuz sığınak, kaya, dayanılan/muhtaç olunan varlık, kendisinin üstünde bir kimse olmayan, kendisine yönelinen efendi/seyyid, tam, eksiksiz, yok oluşu olmayan, parçalara ayrılmaz, var olan her şeyin sebebi” gibi karşılıklar verilmiştir.

Samed kelimesinin bir anlamı da “içerisinde boşluk olmayan”dır. Bu tanımdan yola çıkanlar “Samed”i kendisinde herhangi bir boşluk olmayan, kendisine herhangi bir şey girmeyen ve çıkmayan, eksiksiz, gediksiz, nüfuz edilemeyen, zâtının hakkında bir şey konuşulamayan, nihai amaç,  herkesin ona döneceği asıl kaynak, kısaca “som” varlık olarak tanımlamışlardır. Dikkat edilirse bu tanımların tümü, tam ismi konulmasa da “Mutlak Varlık”ın “Ahadiyyet” mertebesindeki bilenemezlik, gizli hazine, nüfuz edilemeyen Zât’ına/Sırrına işâret etmektedir. Anlaşılıyor ki “Samed” ismi, her tecellînin, zuhûra gelebilmesi için, Zât’ına ihtiyaç duyduğu ama kendisi her türlü ihtiyaçtan berî/uzak/aşkın olan Allah’ın “Ahadiyyet” mertebesindeki hakîkatini bize tanıtmaktadır.

Bu noktada bilinmesi/cevaplanması gereken bir soru da şudur: “Eğer ‘Samed” ismi kendi kendine yeten ve hiçbir şeye ihtiyaç duymayan ise neden Allah bilinmeyi istemiş ve bu âleme zuhura getirmiştir?” Daha önce de verdiğimiz bu sorunun karşılığı şudur: “Bu ihtiyaçsızlık Mutlak Varlığın Ahadiyyet mertebesindeki hâlidir. İhtiyaç, bilinmeyi arzu ederek nüzul ettiği Vahidiyyet mertebesindeki esmâ ve sıfatlarının tecellîlerinden ortaya çıkmıştır. Allah, Zâtı yönüyle âlemlerden ganîdir.[5] Varlığa ihtiyaç duyan isimlerin baskısı/zorunluluğudur. Kısaca; varlık/âlem/eşyâ var olabilmesi için Mutlak Varlığa, Mutlak Varlık da tecellîlerini görebilmesi/seyretmesi yönünden varlığa/âleme/eşyâya ihtiyaç duymaktadır.

NECMETTİN ŞAHİNLER 

İSLAMİ HABER “MİRAT”  -YOUTUBE- 

YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ 

 

[1] İhlâs/1   “Kul huvallâhu ehad(ehadun)

[2] İftikâr

[3] İhlâs/2  “Allâhus samed(samedu)

[4] Allah’ın isimlerinin nüzul sıralaması yapıldığında Samed isminin Mekkî sûrelerde kullanılan on üçüncü isim olduğu tespit edilmiştir. Bu durum aynı zamanda Samed isminin Allah’ı tanımlama bakımından taşıdığı tarihsel önemi de göstermektedir.

[5] Âl-i İmrân/97

ETİKETLER: ÜSTMANŞET, yazarlar
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.