islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
45,1849
EURO
53,0440
ALTIN
6.714,35
BIST
14.443,52
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
16°C
İstanbul
16°C
Az Bulutlu
Cuma Hafif Yağmurlu
11°C
Cumartesi Çok Bulutlu
14°C
Pazar Hafif Yağmurlu
12°C
Pazartesi Hafif Yağmurlu
15°C

KUR’ÂN, İNSÂN DAĞI’NA İNMİŞTİR

KUR’ÂN, İNSÂN DAĞI’NA İNMİŞTİR
19/09/2025 11:42
A+
A-

KUR’ÂN, İNSÂN DAĞI’NA İNMİŞTİR

Misaller/temsiller, Kur’ân dilinin sıkça başvurduğu anlatım şekillerinden biridir. Bunlardan amaç, okuyanları düşünmeye sevk etmek ve ders almaya yöneltmektir. Aynı zamanda anlatılan gerçeği akla yakınlaştırmak, hayalle görünür hâle getirmek, yaşanır bir boyuta indirgemek, kısaca içselleştirmek gibi bir işlev de sağlarlar. Bazen de misaller/temsiller benzetme yoluyla bilinenden bilinmeyeni anlamaya bir köprü görevi görürler. Ama bu taşıyıcı/öğretici/yaklaştırıcı çerçeveye rağmen yine de insânların çoğu misaller ile anlatılmaya çalışan gerçeğin değil, misalin bizzat kendisi üzerinde takılıp kalırlar. Kur’ân bizimle hayatın dilini konuşur ve insânın gelişimi açısından her türlü örneği vermekten kaçınmaz. Bu gerçeklik Zümer/27. âyette şöyle anlatılır: “İşte Biz, bu Kur’ân’da üzerinde düşünsünler diye insânların önüne her türlü örnek olayı koyduk.[1]

Haşr Sûresi’nin 21. âyeti de insânlara Kur’ân’ın bildirdiği hakîkatin derinliğini/azametini/sorumluluğunu/önemini anlatmak için bir misalle başlamakta ve şöyle söylemektedir: “Bu Kur’ân’ı bir dağa indirmiş olsaydık, dağın ezilip büzülerek Allah korkusuyla paramparça olduğunu görürdün. Ve işte bütün bu temsîlleri, belki düşünmeyi öğrenebilirler diye insânların önüne koyuyoruz.[2]

Âyetin Kur’ân’da “heybetin, sağlamlığın, yüksekliğin, dengenin” sembolü olarak kullandığı “Dağ” motifi ile başlaması çok anlamlıdır. Çünkü dağ ile insân arasında tarih boyunca coğrafi gerçekliğinin yanında duygusal bir ilişki de her zaman olmuştur. Dini açıdan baktığımızda Hz. Âdem’e ilk rahmetin bir dağda inmiş olması, Hz. Mûsâ’nın bir dağda Rabb’inin tecellîsini yaşaması, Hz. İsâ’nın havarilerine en can alıcı tebliğlerini bir dağda yapması, Hz. Davud’un sesine yankılarıyla dağların katılması, Hz. Nûh’un gemisinin tufan sonrası yolculuğunu bir dağda noktalaması, yine Kur’ân’ın ilk âyetlerinin insânlık dünyâsına inişinin bir dağda gerçekleşmesi tesadüfü değildir.

Aslında âyette anlatılmak istenen; hakîkati inkâra şartlanmış olanların Kur’ân karşısındaki aymazlıklarına, katı kalpliliklerine, ciddiyetsizliklerine ve karakterlerindeki kabalığa/taşlaşmışlığa işâret etmektir. Yoksa Kur’ân bir dağa indirilecek değildir ve onun muhatabı sadece yeryüzünde halife olarak seçilen insândır. Eğer dağların böyle bir emâneti taşıyacak gücü/yeteneği olsaydı Ahzab/72. âyetinde şu ifâdeler yer almazdı: “Gerçek şu ki, Biz emâneti göklere, yere ve dağlara sunmuştuk; ama (sorumluluğundan) korktukları için onu yüklenmeyi reddettiler. O (emânet)i insân üstlendi; zaten o, daima haksızlığa ve akılsızlığa son derece meyyal biridir.[3] Görülüyor ki; bu âyette de bir benzetim yapılmış ve dağların emâneti yâni “iyi ve kötü arasında seçim yapabilme aklı/yeteneği/irâdesi” olmadığı bir temsille anlatılmıştır. Emânet yalnızca insân içindir ve ne yazık ki o da yine âyetin ifâdesi ile sahip olduğu akıldan ve nisbî serbest irâdeden kaynaklanan ahlâkî sorumluluğa layık olduğunu gösterememiştir.[4]

Âyetten çıkarılan bir başka anlam da insânın Kur’ân’ın getirdiği hakîkat karşısında “huşû” sahibi olmasıdır. Huşu kelimesi genelde “korku” ile birlikte tanımlanan bir kavramdır ama burada sözü edilen korku kendine özgü özellikleri olan bir korkudur. Huşu içsel/kalbî bir oluştur ve insânın Allah’a boyun eğmesi, teslimiyet/itaat göstermesi, O’nun huzurunda tevazu/saygı/ürperti içerisinde bulunması demektir. Veya âyette olduğu gibi insânın Kur’ân gibi bir yüce hakîkat karşısında acziyetini/hiçliğini hissetmesi, bu ilâhî kelâma ve onu indiren Allah’a hayranlıkla dolu bir tevekkül/bağlılık/güven/minnettarlık/şükür duymasıdır. Bu “huşu” sonucu oluşan etki de âyette “mutesaddı” kelimesiyle ifâde edilmektedir ve bu kelime “çatlayan, paramparça olan” anlamına gelmektedir. Anlaşılıyor ki Kur’ân, oluş tohumunu çatlatan ve muhatabının taşlaşmış kalbini, kalıplaşmış/donmuş yanlış inançlarını/düşüncelerini yıkan ve paramparça eden bir ilâhi kitaptır.

İşte bu gerçeğin dağ misâli/temsili ile insâna anlatılışı, insânı düşünceye/tefekküre yönlendirip verilen bu örnekten ders çıkarmasını sağlamaktır. Tefekkür, insânın selim bir kalple varlık/oluş üzerinde düşünme ve bu düşünceden/fikirden hakikate bir yol çıkarma gayretidir. Tefekkürde her zaman görünenin ardına bakmak ve batına yönelmek özelliği vardır. Tüm nesneler, olaylar/oluşlar üzerinde akıl yormak, bir sonuca varmak, ibret almak ve bunların altında gizlenen gerçeğe ulaşmaya çalışmak tefekkür kapsamı içerisindedir. Başka bir ifâde ile tefekkür; Herhangi bir mesele hakkında iyice, etraflıca düşünmek, zihni yormak, işin bilincine varmak, yâni üzerinde düşünülen konuya ait bilgileri ve başka fikirleri karşılaştırmak, aralarındaki bağlantıları inceleyerek bir karara ve hükme varmak anlamına gelmektedir. Görülüyor ki tefekkür; ham/salt düşünce olmadığı gibi, sadece düşünme yetisinin ürünü de değildir; düşünme yetisi ile birlikte, akıl, muhakeme, hafıza, dikkat gibi diğer melekelerin ortaklaşa ürettikleri bir yargıdır. Kısaca tefekkür; insânı insân yapan bir düşünce zinciridir.

Şimdi bütün bu bilgilerden sonra insâna düşen Allah’ın bu örneğinden gereken dersi çıkarması ve Kur’ân’ın hakîkatine dönmesidir. Dağların bile duyarsız/tepkisiz kalamadığı bu gerçek karşısında bir insânın inkârı ancak onun kibir, gurur ve inatla taşlaşmış kalbinin bir sonucudur. Böyle bir kalp ise imana uzak, Allah’a karşı sorumluluklarının farkında olmayan ve yarınını düşünmeyen bir bedenin yüküdür. Allah’tan habersiz olanları, Allah da kendileri için neyin iyi olduğundan habersiz bırakır. Bu onların tercihlerinin bir sonucudur. Çünkü onlar; Allah’ın kendilerine bağışladığı akıl melekesini kasıtlı bir şekilde yanlış kullanarak O’ndan gafil olmanın sonucunda kendi ruhî potansiyellerini boşa harcamışlardır.

[1] Zümer/27  “Ve lekad darabnâ lin nâsi fî hâzâl kur’âni min kulli meselin leallehum yetezekkerûn(yetezekkerûne).

[2] Haşr/21  “Lev enzelnâ hâzâl kur’âne alâ cebelin le raeytehu hâşian mutesaddian min haşyetillâh(haşyetillâhi), ve tilkel emsâlu nadribuhâ lin nâsi leallehum yetefekkerûn(yetefekkerûne).

[3] Ahzab/72

[4] Bu, elbette genel insân türüne özgü olup onun bütün fertlerinin mutlaka böyle olduğu anlamına gelmez.

YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ 

İslami Haber ”MİRAT” – YouTube

 

ETİKETLER: kuran, ÜSTMANŞET, yazarlar
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.