islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
32,5299
EURO
35,0093
ALTIN
2.435,82
BIST
10.471,32
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Açık
30°C
İstanbul
30°C
Açık
Perşembe Açık
30°C
Cuma Parçalı Bulutlu
28°C
Cumartesi Az Bulutlu
29°C
Pazar Az Bulutlu
30°C

Kur’an ve Hayat

Kur’an ve Hayat

Hayat, “canlı, sağ olma durumu, hayat biçimi, içinde yaşanılan şartların bütünü, yaşantı, durum” olarak  tanımlanır (TDK, Türkçe Sözlük ,Ankara,2005 s.865).   Hayatın  bu tanımında her hangi sorun bulunmasa da insan tarafından algılanmasında  sorun  bulunmaktadır. Bu da algıya bağlı  hayat felsefesinin oluşturulması sorunudur. Nitekim  hayatı,  daha çok çalışmak, daha çok üretmek ve daha güçlü olmak  sadece  kendini ve kendi çıkarlarını düşünmek, bencil ve   bireyci olmak, bunun için  kural tanımamak şeklinde  algılayanlar ve anlayanlar olduğu gibi; yaşamını  sürdürmeye yetecek kadar çalışmak, gereğinden fazla üretmemek ve tüketmemek, doğayla bütünleşerek, içe dönerek, meditasyon yaparak, maddi dünyanın tuzaklarından arınarak ruhu özgürleştirmek ve Tanrı’ya ulaşmanın bir yolunu bulmak, şeklinde  algılayanlar ve anlayanlar da mevcuttur. Bu anlayışlardan birincisi kapitalist, ikincisi ise Budist ve  Hindu hayat anlayışlarını yansıtır.

           Bu hayat anlayışlarına karşı, İslam’ın hayat anlayışı nedir?  Kur’an’ın hayat anlayışına yönelik bir önerisi veya  önerileri  var mıdır, var ise  bu öneriler  nelerdir?  sorularına   şayet  bir cevap aranacak  olursa,  eminim ki tek  bir  cevap değil, birbirinden farklı  bir çok cevabın   bulunduğu  görülecektir.  Kur’an’ı ve sünneti   algılayış  ve yorumlanış tarzlarına göre  mezheplerin, dinî  cemaatlerin ve  grupların,  kendilerine  özgü hayat  anlayışlarının  ve tanımlarının   bulunuşu  bunun bir göstergesidir. Mesela  İslâm  geleneğinde  “Bir lokma bir hırka” düşüncesine bağlı  bir  hayat  anlayışını görmek  mümkün olduğu gibi, çalışıp çabalayıp kazanmak ve bu kazancından gösterişe kaçmadan harcamak ve ihtiyaç sahipleri ile paylaşmak  anlayışını görmek de mümkündür. Fakat İslam’ın, daha çok yeme, daha çok içme, daha çok zengin olma, daha çok  hava atma, daha çok eğlenme, daha çok tüketme, marka giyme  gibi bir  hayat  anlayışını  önerdiğini söylemek mümkün değildir.  Zira üretime dayanmayan  sadece israfa ve tüketim ekonomisine dayalı  böyle bir hayat  anlayışını, Kur’an asla onaylamaz.  Bununla birlikte kapitalist  bir yaşam tarzının etkisinde kalan kişilerde  veya  bazı kesimlerde böyle bir  anlayışın ve  yaşam  tarzının oluşmaya  başladığını  ve gittikçe  arttığını söylemek  de  abartılı  bir ifade olmayacaktır.

        Nitekim yaşamak için değil de yatırım için ev alma; yaşam tarzına ve hayat felsefesine göre değil de başkalarının  beğenisine göre eşya alma anlayışlarının gittikçe yaygınlaştığı; gösterişe yönelik harcamalarda cömert, ama aidatların veya borçların zamanında ödenmesinde ise cimri davranıldığı görülüyor. Bu nedenle Kur’an’ın ruhuna ve özüne uygun  bir  hayat  anlayışı nasıl olabilir  veya nasıl olmalıdır? sorusuna, çoğunluğun onaylanacağı bir cevap bulmak da  zorlaşıyor. Zira “sıratı müstakim” i herkes, kendi din anlayışlarına  göre anlıyor ve kendi anladığını da tek doğru olarak kabul ediyor. Bu sebeple de toplumda, ortak bir dinî hayat anlayışının tezahürleri görülmüyor. İnsanların yaşadıkları dinî hayat ile Kur’an’ın önerdiği hayat tarzı  yeterince birbiriyle örtüşmüyor, hatta bir çok konuda çatıştığı müşahede ediliyor.

         Geçmişte Müslümanlar arasında tevazu, dürüstlük, güvenilir olma, sözünde durma en önemli değerler iken; günümüzde bunlara değer verilmediği, tevazuun yerine kibrin, dürüstlüğün yerine kandırma ve aldatmanın geçtiği; âlimlerin kibirli, zâhidlerin câhil, âbidlerin riyakâr oldukları bir toplum  yapısının oluşmaya başladığı; ayrıca zenginlik kibri, siyaset kibri, makam kibri, ibadet kibri gibi farklı kibir çeşitlerinin ortaya çıktığı ve gittikçe de yaygınlaştığı, hatta çalışmadan zengin, okumadan bilgin, bilgi sahibi olmadan mütefekkir ve ibadet etmeden âbid olma arzularının etkinlik kazanmaya  başladığı görülüyor. Bu düşüncede olanlar, çalışmadan, gayret göstermeden ve emek vermeden, kısa yoldan istediklerini elde etmeyi (köşeyi dönme) arzu ediyorlar. Bu nedenle   geçmişte ölümü ve ötesini düşünen, ahiret için hazırlık yapan Müslüman, bugün yaşamanın keyfini düşlüyor, hayatı paylaşma yerine, refahı paylaşmayı  daha çok tercih ediyor. Mevlana’nın, “Hamdım, piştim yandım” sözüyle ifade etmek istediği “emek vererek olgunlaşma ve insan olma” anlayışı yerini, sanki Şair Nedim’in, “Gülelim oynayalım kâm alalım dünyadan” dediği hazzı yaşama ve onu yüceltme anlayışına  terk etmiş gibi bir görünüm arz  ediyor.

       Oysa Kur’an’ın önerdiği hayat, bir bütündür ve  hayatın hem   başını   hem de sonunu; bir başka ifade ile hem dünyayı hem de ahiret hayatını kapsamakta;  günümüzde  bazı kesimlerin anladığı gibi, dünya hayatı ve ahret hayatı şeklinde ikiye ayrılan  bir hayatı  değil; öncesi ve sonrası olan tek hayatı ifade etmektedir. Bu nedenle  Kur’an, hayatın öncesini, “Dünya hayatı” sonunu ise, “Ahiret hayatı” olarak tanımlamakta ve “el-hayatüd’dünya/yakın hayat” ve “el-hayatü’l ahira/ son hayat” ifadelerini tek bir hayatın iki veçhesini açıklamak  için kullanmaktadır. Bu tanımdan dolayıdır ki sadece dünya hayatını merkeze alıp, ahiret hayatını  kabul etmeyenleri  ve  onu yok sayanları  şiddetle kınamaktadır.

          Kur’an’a göre  dünya hayatı,  insanlar için  sadece bir  oyun ve eğlenceden ibaret  değil, (Enam,6/32,Muhammed,47/36,Hadid,57/20)  aynı zamanda  en güzel işlerin yapıldığı  bir imtihan yeri, (Mülk, 67/1-2), kendisinden  nasip alınacak, fakat ahiret için de   hazırlık yapılacak bir zaman dilimidir (Kasas,28/77).  Bu bilgiler, Müslüman için  “ölçüt” olan   bilgilerdir. Bunun için  de her Müslüman,  hayatını sıradan, rast  gele “keyfe ma yeşa” (dilediği dibi) değil;  Kur’an’da yer alan  değer ölçütlerine göre,  helal, temiz, doğru, güzel ve dengeli  olarak  yaşamak zorundadır.  Dolayısıyla Kur’an’la olan ilişkimizi,  şekil boyutundan  kurtararak  Hz. Peygamberle başlayan  ve  sahabe ile devam eden dönemlerdeki gibi, bilgi ve bilinç  boyutuna taşımamız ve  geliştirmemiz  gerekmektedir.   

  Bununda yolu  da tenzil döneminde olduğu gibi  Kur’an’a yönelmek, O’nu anlayarak okumak, gönlümüzü, ruhumuzu O’na açmak; yaşamımızda, helal-haram, temiz-pis, doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin ve dengeli-dengesiz ikileminde, daima helal, temiz, iyi, güzel ve dengeli  bir hayat tarzını  tercih etmek ve her davranışımızı  O’na arz ederek   O’ndan  referans   almakla mümkündür.  Bunun için de önce Kur’an sevgisi ile işe  başlamak, daha sonra  O’nun bilgisine ulaşmak ve  elde edilen  bu bilgiyi/bilgileri bilinç haline dönüştürmek gerekiyor.  Zira bilinç haline getirilmeyen bilgilerin, eyleme dönüşmediği/dönüştürülemediği görülüyor. Çünkü bir bilginin eyleme dönüşebilmesi için onun  bilinç haline gelmesi gerekiyor. Nitekim üzerinde “Sigara öldürür” yazısı  olduğu halde içilmeye devam edilmesi, bu bilginin bilinç haline dönüştürülemeyişindendir. Şu gerçeği de unutmamak gerekiyor: Eylemler, zamanla alışkanlıklara; alışkanlıklar da karaktere  dönüşüyor, kişiliğimizi  ve hayat felsefemizi oluşturuyor. Haliyle Müslüman kişiliğimizin ve buna bağlı hayat felsefemizin  oluşması da bu kurala bağlı bulunuyor. Yüce Yaratıcının ifadesiyle, “Bir topluluk, kendi durumunu değiştirmedikçe, Allah o toplumun durumunu değiştirmiyor”  (Ra’d,13/11)

Prof. Dr. Celal KIRCA

Gelişen Olaylara İslami Bakışın Adresi

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.