
Kur’an, her yönüyle olduğu gibi, dil ve Edebiyat yönü ile de ilahi bir mucizedir. Bilindiği gibi Kur’an, Allah tarafından Hz. Muhammed’e (sav.) indirildiği zaman, Araplar dil ve Edebiyat alanında çok ileri bir seviyede bulunuyorlardı ve edebî sanatları en güzel şekilde kullanmakta idilir.[1]
İnsanlar, bulundukları yerlere göre gelişirler. Araplar da havası temiz, seması parlak, etrafı dağlarla çevrili olan ıssız kumlu çölde yaşadıklarından dolayı, zihinleri bu sema gibi saf, berrak ve temiz idi. Güzel söz söylemeye çok önem veriyorlardı. İki edebî yazı türü olan nazım ve nesir, onların arasında çok gelişmişti. Toplanıp bir araya geldikleri zaman, şiir ve edebî söz söyleme yarışmalarını düzenlerlerdi. Ukaz panayırı, onların en önemli toplantı yeriydi. En başta gelen yedi şairin meşhur kasidelerini Ka’be duvarına asarlardı. Onların seçip astıkları bu şiirlere, muallaka şiirleri yani seçilip asılan şiirler denmektedir.[2] O dönemin Arapları, çocuklarının daha gürbüz, daha zeki yetişmeleri ve Arapçayı en güzel bir şekilde öğrenmeleri için, onları küçükken badiyedeki Araplara para karşılığında süt anneye veriyorlardı.[3] Çünkü badiyede/çölde yaşayan Araplar, sade, arı, saf olan Arap dilini konuşuyorlardı. Allah, Kur’an’ı Arapların ruh ve düşünce itibariyle bu derece yüksek oldukları bir zamanda Hz. Muhammed’e (sav.) göndermeye başlamıştı. Kur’an, ilim ve edebiyat bakımından fevkalede mükemmel bir şekilde nazil olmuştu. O, parlak bir edebiyata sahip olan Arapları şaşkına çevirip hüsrana uğratmıştı. Her zaman için, Kur’an’ın manasını anlamayan insanlar bile, onu dinlerken, akışından haz alıp duygulanırlar. Çünkü onun hafleri, kelimelerde öyle sıralanmıştır ki, kalbe en tatlı sesler gibi gelir. Ayetlerin sonundaki duraklar, en tatlı ahenkle biter. Medli/uzatılan harflerin dalgalı sesi, hoş bir seda ile kulakları okşar. Kelimeler inci dizisi gibi birbirine eklenmiştir.[4] O zamanda, büyük bir edebiyat ve söz sanatına sahip olan Araplar, her çareye başvurarak Kur’an’ın sesini boğmaya çalışıyorlardı. Bununla beraber yine de başarısızlığa uğruyorlardı. Kur’n’ın sesi, ufuklara çarpa çarpa gökyüzüne yükseliyordu. Kur’an, Arabistan’da kökleşen putperestliği, batıl inançları, küflü, dar, yanlış fikir ve hurafeleri silip süpürüyordu. Onun yerine vahdet/birlik esasına dayanan hakkı getirerek, tevhid dinini kurmak için mücadelede bulunuyordu. Karşısına dikilen her engeli çiğneyerek hidayet nurunu, meşalesini saçıyor, hakka giden doğru yolu açıyor ve Kur’an’a inanmak istemeyen, onu inkar eden, ona karşı koyan kafirlere meydan okuyor, çağrıda bulunuyor, Kur’an’ın bir benzerini meydana getirmelerini istiyordu. Bu meydan okumanın yer aldığı ayetlerden bazıları şöyledir:
قُلْ فَأْتُوا بِكِتَابٍ مِّنْ عِندِ اللَّهِ هُوَ أَهْدَى مِنْهُمَا أَتَّبِعْهُ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ {49} فَإِن لَّمْ يَسْتَجِيبُوا لَكَ فَاعْلَمْ أَنَّمَا يَتَّبِعُونَ أَهْوَاءهُمْ وَمَنْ أَضَلُّ مِمَّنِ اتَّبَعَ هَوَاهُ بِغَيْر هُدًى مِّنَ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ ِ
“De ki: Eğer doğru sözlüler iseniz, Allah katından bu ikisinden (Bana ve Musa’ya inen kitaplardan) daha doğru bir kitap getirin de ben ona uyayım! Eğer sana cevap vermezlerse, bilki onlar, sırf hevalarına uymaktadırlar. Allah’tan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık kim olabilir? Elbette Allah, zalim kavmi doğru yola iletmez.”[5]
قُل لَّئِنِ اجْتَمَعَتِ الإِنسُ وَالْجِنُّ عَلَى أَن يَأْتُواْ بِمِثْلِ هَـذَا الْقُرْآنِ لاَ يَأْتُونَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيراً
“De ki: And olsun, bu Kur’an’ın benzerini ortaya koymak üzere insanlar ve cinler bir araya gelseler, birbirlerine destek de olsalar, onun benzerini getiremezler.”[6]
Bu ayetlerde ifâde edildiği gibi Allah, Kur’an’ı inkar edenlere meydan okurken, Kur’an’ın bir benzerini meydana getirmelerini istemektedir. Haliyle inkarcılar buna cevap verememişlerdir. Başka bir ayette Yüce Allah, Kur’an’daki surelere benzeyen on sureyi meydana getirmelerini isteyerek meydan okumaktadır:
أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُواْ بِعَشْرِ سُوَرٍ مِّثْلِهِ مُفْتَرَيَاتٍ وَادْعُواْ مَنِ اسْتَطَعْتُم مِّن دُونِ اللّهِ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ
“Yoksa, ‘Onu/Kur’an’ı kendisi uydurdu’ mu diyorlar? De ki: Eğer doğru söylüyor iseniz, Allah’tan başka çağırabileceklerinizi yardıma çağırın da siz de onun gibi uydurulmuş on sure getirin.”[7]
Haliyle inkarcılar Yüce Allah’ın bu hitabına da cevap verememişlerdir. Bir de Yüce Allah, Kur’an’ın surelerine benzeyen bir sureyi, mesela üç ayet olan Kevser suresinin bir benzerini getirmelerini istemektedir:
وَمَا كَانَ هَـذَا الْقُرْآنُ أَن يُفْتَرَى مِن دُونِ اللّهِ وَلَـكِن تَصْدِيقَ الَّذِي بَيْنَ يَدَيْهِ وَتَفْصِيلَ الْكِتَابِ لاَ رَيْبَ فِيهِ مِن رَّبِّ الْعَالَمِينَ {37} أَمْ يَقُولُونَ افْتَرَاهُ قُلْ فَأْتُواْ بِسُورَةٍ مِّثْلِهِ وَادْعُواْ مَنِ اسْتَطَعْتُم مِّن دُونِ اللّهِ إِن كُنتُمْ صَادِقِينَ
“Bu Kur’an, Allah’tan başkası tarafından uydurulmuş bir şey değildir. Ancak kendinden önceki kitabı doğrulayan ve o kitabı açıklayandır. Onda şüphe yoktur. O, alemlerin Rabbindendir. Yoksa ‘Onu Muhammed uydurdu mu?’ diyorlar. De ki: Eğer sizler doğru iseniz Allah’tan başka çağırmaya gücünüzün yettiklerini çağırın da hep beraber onun benzeri bir sure getirin.[8]
وَإِن كُنتُمْ فِي رَيْبٍ مِّمَّا نَزَّلْنَا عَلَى عَبْدِنَا فَأْتُواْ بِسُورَةٍ مِّن مِّثْلِهِ وَادْعُواْ شُهَدَاءكُم مِّن دُونِ اللّهِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ {23} فَإِن لَّمْ تَفْعَلُواْ وَلَن تَفْعَلُواْ فَاتَّقُواْ النَّارَ الَّتِي وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ أُعِدَّتْ لِلْكَافِرِينَ
“Eğer kulumuza indirdiklerimizden herhangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sure getirin. Eğer iddianızda doğru iseniz Allah’tan gayrı şahitlerinizi yardımcılarınızı da çağırın. Bunu yapamazsanız ki elbette yapamayacaksınız, yakıtı insan ve taş olan ateşten sakının. Çünkü o ateş kafirler için hazırlanmıştır.”[9]
İnanmayan insanlar, Allah’ın bu meydan okumasına da cevap verememişlerdir. Yüce Allah’ın bu şekilde meydan okuması, o zaman Kur’an’ı inkar edip, ona inanmak istemeyen insanlara yönelik olduğu gibi, bu gün aynı durumda olan ve kıyamet gününe kadar gelecek olan tüm inkarcılara yöneliktir. O zamanın inkarcıları böyle suskunluk içinde kalınca, acizlikleri ortaya çıkmıştı ve Kur’an’ın Allah’ın kelamı olduğu net ve açık bir şekilde anlaşılmışdı. Eğer Kur’an, Allah’ın kelamı değil de insan sözü olsaydı, o zamanın inkarcı insanları onun bir benzerini ortaya koyabileceklerdi. Bu günün inkarcıları ve yarının inkarcıları da hep bu şekilde Kur’an’ın karşısında acizlik içinde kalacaklardır. Çünkü Kur’an, insan sözü değildir. Eğer o, Allah sözü değil de insan sözü olsaydı, onda çeşitli çelişki ve zıtlıklar bulunacaktı. Ama Kur’an’da, hiç bir surette ne edebî yönden ne de mana yönünden zıtlıklar bulunmamaktadır. Kur’an’ın bu konudaki mucizeliği, yine Kur’an’da şöyle dile getirilmektedir:
أَفَلاَ يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ وَلَوْ كَانَ مِنْ عِندِ غَيْرِ اللّهِ لَوَجَدُواْ فِيهِ اخْتِلاَفاً كَثِيراً
“Hâlâ Kur’an üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, onda birçok tutarsızlık bulurlardı.”[10]
Bu ayette de ifâde edildiği gibi Kur’an, hem mana ve hüküm hem de edebî ifâde bakımından bir bütünlük içerisinde bulunmaktadır. İnsanların uydurup söylediği sözlerde aynı güzellik ve düzgünlük bulunmamaktadır. Yazar ve hatiplerin yazıp söyledikleri şeyler, kendilerinin içinde bulundukları ortam, hal, psikolojik durum ve şartlara göre değişmektedir. Buna göre yazılan ve söylenen şeylerdeki mana ve edebî üslup, değişik olmaktadır. Kur’an’ın edebî ifâde ve üslubu ise, baştan sona eşsiz bir güzellik ve düzgünlük içerisindedir. Bir gece Hz. Muhammed (sav.) evinde namaz kılarken, Ebu Süfyan, Ebu Cehil ve el-Ehnes gibi müşriklerin ileri gelenleri birbirlerinden habersiz olarak gizlice bir köşeye yerleşip onun okuduğu Kur’an’ı dinlemeye başlamışlar. Öyle dalmışlardı ki tan yeri ağarıncaya kadar dinlemeye devam etmişler. Tan yeri ağarınca, kimse görmesin diye yerlerinden kalkıp giderlerken, birbirleriyle karşılaşmışlar. Bu yaptıklarından dolayı birbirlerini ikaz etmişler. “Sakın bir daha böyle bir şey yapmayalım. Halk tabakası bizi görürse, içlerine şüphe düşer” demişler ve dağılıp gitmişler. Ertesi gece yine aynı şekilde bir önceki gecede olduğu gibi her biri gidip kendi yerine yerleşip gizlice Hz. Muhammed’in (sav.) okuduğu Kur’an’ı dinlemişler. Tan yeri ağarınca, yerlerinden kalkıp gitmişler ve yolda yine karşılaşınca, geçen defa olduğu gibi birbirlerini tenkid ederek kaybolup gitmişler. Üçüncü gece yine aynı tarzda üçü de gizlice gelip dinlemeye koyulmuşlar. Şafak attıktan sonra dağılmışlar. Yolda tekrar karşılaşınca, “Bu iş böyle devam etmez!…” demişler ve bir daha böyle yapmamaya and içmişler. Sabahleyin el-Ehnes bastonunu eline alarak Ebu Süfyan’ın evine gitmişti:
– “Ya Eba Hanzele, Muhammed’ten işittiklerin hakkında fikrin ne?” diye sormuştu. Ebu Süfyan kendisine şu cevabı vermişti:
– “Ey Eba Sa’lebe, vallahi öyle şeyler işittim ki, onları anlıyorum ve ne murad ettiğini biliyorum. Fakat öyle şöyler de işittim ki, ne manasını anlayabildim ne de ne kasdedildiğini bildim.” el-Ehnes:
– “Yemin ederim ki ben de öyleyim” demişti ve oradan çıkarak Ebu Cehil’in evine gitmişti. Onun yanına varınca şöyle sormuştu:
– “Ya Eba Hakem, Muhammed’ten işittiğin şeyler hakkında senin fikrin nedir? Ne dersin?” Ebu Cehil, ona cevaben:
– “Ne mi?” demiş ve sözlerine şöyle devam etmişti: “Biz ve Abdimenafoğulları yarış halindeyiz. Şerefi paylaşamadık. Onlar yedirdiler, biz de yedirdik. Onlar taşıdılar, biz de taşıdık, onlar hediye dağıttılar, biz de dağıttık. Bineklerimiz bir hizada atbaşı beraber olunca, onlar, “Kendisine gökten vahiy gelen peygamber bizden!” dediler. Biz onun gibisine ne zaman erişebiliriz. Vallahi ona asla inanmayız, onu tasdik etmeyiz.”[11]
İşte cahiliye döneminin şair ve edib insanı kur’an’ın dil üstünlüğü karşısında böyle şaşkın bir halde idiler. Onların kalpleri Kur’an’a bağlıydı. Onun edebî üslûbunun hoş tesirinden, kendilerini kurtaramıyorlardı. Fakat kavmiyet ve asabiyet gayretleri, şahsi kin ve düşmanlıkları, baş olma kaygıları, çekememezlikleri ve benzeri durumları, onların İslâm dinine girmelerini engelliyordu. Nice şairler, Hz. Ömer (ö. 23/644) gibi nice yiğitler Kur’an’ın ilmî ve edebî üstünlüğü karşısında imana gelip Müslümân olurken, küfürde inat edenler de Kur’an’ın karşısında suskunluk içerisinde kalıyorlardı.[12] Şayet Kur’an’ın edebî yönünde, kelime diziminde, cümlelerinin anlamında herhangi bir eksiklik, zayıflık veya noksanlık olsaydı, cahiliye döneminin şair ve edipleri tarafından tenkit edilir, susturulur ve bir tarafa atılıp unutulurdu. Fakat böyle olmadı, her dönemde onun edebî üstünlüğü kanıtlandı.
Edebî yönü ile bu derece mükemmel olan Kur’an, Arap dili ve Edebiyatı alanındaki gelişmeler üzerinde de etkili olmuştur. Edebiyat, insanın kendi hayatını bilinçli bir şekilde yorumlaması ve içinde koynayan canlı değerleri ifade etmesidir. Bu duygular, insandan insana, çevreden çevreye ve zamandan zamana değişebilir. İnsandaki bu duygulara en çok etki yapan şey, ondaki inançtır. İnanç, insan hayatındaki her safhayı süsleyen, ona renk veren bir boya olduğu gibi, edebî duygularına da güzellik katan bir parlaklıktır. Fert olarak kişide durum böyle olduğu gibi, toplum için de aynı kuralın geçerliliğini düşünebiliriz.[13] Bu nedenle, İslâm inanç esaslarına, özellikle Kur’an’a dayanan bir edebiyat, fert, aile ve toplum için yararlı, huzur ve saadet getirici şeyleri sanat olarak kabul ederken, zararlı ve ahlaka ters düşen şeylere iltifat etmemekte ve bu nefsani duygulara dayanan zararlı edebî ifadeleri sanat olarak kabul etmemektedir. Temeli Kur’an ve sünnete dayanan İslâm edebiyatı, insana yön vermekte, bocalayıp bunalımlara düşenlerin elinden tutmakta, onları kollayıp önlerine imkanlar sunmakta, kaza, kader, uluhiyet, ubudiyet, ahiret, cennet, cehennem gibi inanç meseleleriyle insanlara manevî güç kazandırmaktadır. Bunun neticesinde bu edebiyat, fert ve toplumu çöküşe değil, yükselişe doğru yönlendirmektedir. Yine Kur’an’a dayanan bu edebiyat duygusu, ahlak yönünden insanı bayağılığa ve zaaflara düşmekten alıkoyarak, her türlü kavga, kışkırtma, tefrika ve fitne duygularından uzaklaştırmaktadır.[14] İşte bu güzellikleri hedefleyen Kur’an’a dayalı İslâmî edebiyat duygusu, insanları masal, hurafe ve uydurmaya dayanan hayali efsanelerin ötesinde, gerçekçi bir hayat tarzına doğru yönlendirmektedir. Bu edebiyatın alanı dar olmayıp göklerle yerlerin, dünya ile ahiretin alanını kapsayacak kadar geniştir. Bu Edebiyat alanında çalışan sanatçının ufku, bu derecede genişlemektedir. O, göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, insanlara faydalı olan şeylerle denizde yüzüp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirdiği ve onun vasıtasıyla bir nevi ölümünden sonra yeryüzüne hayat verdiği suda ve orada yaydığı her türlü canlıda, rüzgarları ve gök ile arz arasında emre amade bekleyen bulutları evirip çevirmesinde, düşünen bir topluluk için işaretlerin var olduğuna inanarak hareket eder.[15] Yine bu alanda çalışan edebiyatçı, göklerde ve yerdeki her şeyin Allah’ı tesbih ettiğini, Allah’ın Aziz ve Hakim olduğunu bilerek, bu şekilde inanarak hareket eder.[16] Bununla beraber insan, yeryüzünde bir halife olduğu bilincine de vakıf olur.[17] İlhamını Kur’an ve sünnetten alan bir edebiyatın alanında çalışan kişi, insanı Allah’a ve peygambere karşı sevgi ve saygı duygularına yöneltir, ona bu alandaki güzel vasıfları kazandırır ve insanlara karşı güzel duygularla hareket etme bilincine ulaştırır.
Temeli Kur’an’a dayanan İslâmî edebiyatın diğer Edebiyatlardan farklı özellikleri, kısaca bu şekildedir. Duyguları Kur’an’ın prensiplerinden kaynaklanan edebiyat, sanatçının ruhunu etkileyen canlı değerlerin ifadesi ve bunun neticesinde o ruhun Kur’an duyguları ile taşıp coşmasıdır. Bu edebiyatta hayali efsanelere, uydurma masallara ve tek yönlü, zararlı duygulara yer yoktur. Bu edebî duygu, yıkıcı değil, yapıcıdır ve aynı zamanda, sadece dünya hayatına değil, aynı zamanda ahiret hayatının da huzur, saâdet ve mutluluğuna yöneliktir.
Her peygamberin bir mu’cizesi vardı. Hz. Muhammed’in (sav.) mu’cizesi de Kur’anı Kerimdir. Kur’an-ı Kerim, hem ilmihem e edebi yönüyle mu’cize olup inkarcılara karşı meydan okumakta ve onları susturmaktadır. Müslümanlariçin gerekli olan şey, Kur’an-ı Kerim’i doğru anlamalarıdır. Çünkü o, dünya ve ahiretin huzur ve saadetinin yolunu göstermektedir.
NURETTİN TURGAY
MİRATHABER.COM -YOUTUBE-
YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ
[1] Dayf, el-Belâğa, s. 9.
[2] Ahmet Emin, Fecru’l-İslâm, Daru’l-Kutubi’l-Arabî, Beyrut 1969, s. 39 vd.
[3] ed-Diyarbekri, Tarihu’l-Hamis, I, 251 vd; Köksal, İslam Tarihi, Mekke Devri, s. 55 vd.
[4] ez-Zerkeşi, el-Burhân, I, 311 vd; es-Süyûtî, el-İtkân, II, 234 vd.
[5] el-Kass 28/49, 50.
[6] el-İsrâ 17/88.
[7] Hüd 11/13.
[8] Yûnus 10/37, 38.
[9] el-Bakara 2/23, 24.
[10] en-Nisâ 4/82.
[11] Muhammed b. İshak b. Yesar, Siretu İbn İshâk, thk. Muhammed Hamidullah, Konya 1981, s. 169, md. 232.
[12] Köksal, Tarih, s. 248 vd.
[13] Ali Abdulhalim Mahmud, Nahve Edebîn İslamiyyin Muasır, Riyad tsz, s. 17 vd; Yahya el Caburi, Nedvetu’l-Muhaderat, Mekke 1968, s. 138 vd.
[14] Seyyid Kutup, el-Adaletu’l-İctimaiyye fi’l-İslâm, Halep 1978, s. 279 vd.
[15] el-Bakara 2/164.
[16] el-Hadid 57/1.
[17] el-Bakara 2/30.