islami haberortadoğu haberlerimirat analizmirat tv
DOLAR
17,9528
EURO
18,5497
ALTIN
1.031,89
BIST
2.868,44
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Açık
30°C
İstanbul
30°C
Açık
Cuma Açık
30°C
Cumartesi Açık
30°C
Pazar Az Bulutlu
28°C
Pazartesi Az Bulutlu
28°C

KUR’AN’IN ÜÇ MİSYONU: TASTİK TEKZİP VE TASHİH

KUR’AN’IN ÜÇ MİSYONU: TASTİK TEKZİP VE TASHİH
26.02.2022
A+
A-

Toplum hayatında inanılan gerçekliğin yanında, bir de yaşanılan gerçeklik söz konusudur. Gün­cel değerler olarak da bilinen yaşanılan gerçeklik, toplum hayatında  zaman zaman  ortaya çıkan, yükselen  veya  alçalan değerleri ifade ederler.  Dolayısıyla her insan,   bir  şekilde dinî  hayatını yaşar­ken sosyal, kültürel, ekonomik ve politik ger­çekliklerle de  karşı karşıya kalır. Bu durum,  kimi insanlar için bir sorun teşkil etmese de,  Müslüman için  sorun olma potansiyeline sahiptir.  Zira güncel değerler, inandığı dinî gerçeklikler ile uyum için­de ise, Müslüman için de bir problem yoktur. An­cak yaşanılan gerçeklik ile inanılan gerçeklik arasında bir uyum veya paralellik yoksa, bir başka ifade ile bunlar arasında bir çatışma söz konusu ise, o zaman  Müslüman için  dinî bir problem var demektir. Bu problem de o  Müslümanın, inanılan gerçekliğe göre mi, yoksa  yaşanılan gerçekliliğe göre mi hayatını yaşaya­cak oluşudur?  Zira  Müslüman, yaşanılan gerçekliliğe göre hayatını yaşasa, inanılan gerçeklik ile, inanılan gerçekliliğe göre yaşasa bu defa yaşanılan gerçeklik ile çatışma içinde olacaktır.  Bu da Müslümanda kişilik bölünmesine sebep olacak ve onu  rahat­sız  edecektir.  Oysa bir dine inanma­da insanın temel amacı, mutlu olmaktır. Çünkü  dinin temel amaçları arasında insanı mutlu etme de  yer alır. Özellikle İslamî söylemde “dünya ve ahiret saadetini temin etme” amacının, çok daha etkin olarak  vurguladığı görülür. Bu nedenle  böyle bir çatışma,  Müslüman için  çözülmesi gereken bir problemdir. Böyle bir problemle kar­şılaşan  Müslüman ne yapacaktır? Elbette ki söz konusu problemini çözeceğini umduğu bir  mercie müracaat edecek ve o merciden de o problemi çözmesini   isteyecektir. Ama burada  temel bir sorun  daha vardır. O  sorun da problemin nasıl çözüleceği ile ilgilidir. Bu durumda teorik olarak üç çözüm yolu bulunmaktadır:

  1. İnanılan gerçekliği esas alarak yaşanılan gerçekliği yok saymak, böylece yaşanılan gerçekliliği inanılan gerçekliliğe uygun hale getirme çabası içinde olmak.
  2. Yaşanılan gerçekliliği esas alarak inanılan gerçeklili­ği yok saymak,
  3. İnanılan gerçeklik ile yaşanılan gerçekliliği uz­laştırarak ikisini birlikte uyum içinde yaşamak.

Problemi çözmede bu üç yöntemden hangisi tercih edilme­lidir? Bir başka ifade ile geçmişte tarım toplumuna göre şekille­nen geleneksel dinî anlayışta, her hangi bir problemle karşıla­şıldığında  ulema  ne yapmış ve hangi yöntemleri ter­cih etmiştir? Geçmişte  böyle bir durumla karşılaşıldığında, bu yöntem­lerden her birinin, belli oranda uygulandığı;  sosyal, kültürel ve siyasî  tercihlere göre  de  farklılık arz ettiği  gö­rülür. Ancak bunlardan  daha çok  tercih edileni  uzlaştırma yöntemi olmuştur. Uzlaştırmadaki uygulama ise genellikle nassın hükmünü, genel­leştirme veya özelleştirme (umum-husus), mutlak veya mukay­yet; emir formunu  nassın bağlamına göre  vacip veya mübah sayma şek­linde te’vil etme; ya da nesh ettirme yöntemleriyle olmuştur. Nitekim bu yöntemi “Te’vîlü Müşkili’l-Kur’ ân” ve “en-Nâsih ve’l-Mensuh” adıyla yazılan kitaplardaki içerikte ve bu içeriklerin anlaşılma­sında uygulanan yöntemlerde  açıkça görmek mümkündür.

Uzlaştırma amacıyla yapılan te’vil faaliyeti, daha ziyade di­nî metinler arasında varmış gibi görünen çelişkilerde kullanılır­ken;[1] nesh yöntemi hem dinî metinler arasında varmış gibi görü­nen çelişkilerde, hem de inanılan ve yaşanılan gerçeklikler ara­sındaki çelişkilerde kullanılmıştır.[2] Mesela, Kur’ân’da hem sa­vaş hem de barışla ilgili âyetler mevcuttur. Bu inanılan bir ger­çekliktir. Yani hem savaş âyetleri hem de  barış  âyetleri  Kur’ân’da yer almaktadır. Bir de  Müslümanın içinde yaşadığı çağda veya yıllarda savaş ya da barış durumu söz konusudur. Şayet  Müslümanın  yaşadığı çağda devlet, stratejisini savaş ilkesine dayandır­mış ve bu ilkeye göre iç ve dış siyasetini düzenlemiş ise, bu du­rumda Kur’ân’da yer alan savaş ilkesiyle örtüşecek, fakat barışı öngören âyetlerle  de çatışmış olacaktır.  Bu durumda –başka çözüm yolları olsa da- geçmişte  bir kısım ulema, barışla ilgili ayetleri, savaş ayetiyle  nesh ettirme  yöntemini tercih etmiştir.

Günümüzde ise  sanayi devriminin ve bilişim çağının, tarım toplumunun sosyal yapısından   çok daha farklı sosyal, ekonomik ve  siyasî yapılar oluşturması, yeni sorunları da beraberinde getirmiştir. Bu sebeple İslam toplumu,  günümüzde iki önemli ciddî sorunla karşı karşıya kalmıştır. Bunlardan birincisi geleneğin gelenekçiliğe dönüştürülerek mutlaklaştırılması ve kategorik bir anlayışla güncel  değerlerin reddedilmesi; diğeri ise  gelenekçiliğe karşı olma söyleminden  hareketle geleneği  toptan ret etme, dolayısıyla da geleneksizliği etkin hale getirme  çabalardır.

Böyle  bir ortamda bu açmazdan kurtulmanın tek yolu ise Kuran’ın tenzil yöntemindeki misyonuna müracaat etmekten geçmektedir. Zira  Kur’an’ın Tevrat başta olmak üzere  Cahiliye kültürüne karşı uyguladığı ipka, iptal ve ikmal,  bir başak ifade ile  tasdik, tekzip ve tashih yöntemleri,  sorun oluşturan güncel değerler için de  bize  rehberlik edecek bir niteliğe sahiptir. Nitekim Kur’an’ın Cahiliye dönemine ve daha öncesine ait dinî inançları ve kültürleri, toptan ret veya toptan kabul etme gibi bir tavır içinde olmadığı; bilakis doğru olanları tasdik,   doğru olmayanları tekzip  ettiği,  düzeltilmesi gereken bazı konuları ise tashih ettiği  görülmektedir.   Nitekim “Kendisinden önceki Kitapları  tasdik eden Hak Kitabı sana indirdi.  Önceden insanlara  yol gösterici olarak  Tevrat ve İncil’i de indirmişti[3]  ayeti, Kur’an’ nın tasdik edici misyonunu; Tevrat’taki yanlışlar başta olmak üzere Hz. İsa ve Üzeyir ile ilgili  ilahlık iddiaları ve benzeri diğer   iddialar; özellikle Hz. Muhammed’e yapılan iftiralara  verilen cevaplar,  Kur’an’ın  tekzip  misyonunu  gösterir. “Arkadaşınız  Muhammed asla mecnun değildir“[4]; “Arkadaşınız Muhammed  sapmamış ve  azmamıştır“[5]; “ Biz Muhammed’e  şiir öğretmedik”[6] ; “Ey Muhammed öğüt ver, Rabbinin  nimetiyle  sen ne kâhinsin ne de mecnun”[7];” O  (Kur’an) şair sözü değildir[8]  ayetleri ile benzeri diğer  ayetler, bu tekzibe örnektir. Hac esnasında Ahmas’tan[9] olmayan  kişilerin Kabe’yi  çıplak tavaf  etmelerine sebep olan   zorlayıcı anlayış ile Ahmasa mensup kişilerin hac esnasında  Müzdelife’de kalmalarını  doğru bulan   anlayışı  da ret eden,   daha açık bir ifade ile Kabe’nin çıplak  tavaf edilmemesini, her hacı adayının  da mutlaka Arafat’a çıkmasını emreden düzenlemeler , Kur’an’ın tashih  edici  misyonunu  gösteren örneklerden  bazılarıdır[10].

Bu bilgiler bize Kur’an’ın Cahiliye dönemine ait olgulara ve anlayışlara uyguladığı  “tasdik, tekzip ve tashih” yöntemlerinin, günümüzdeki dinî anlayışlara ve söylemlere  de uygulanması gerektiği mesajını verir.  Dolayısıyla  bu mesaj,  rüyaları,  hurafeleri, kurgusal ve  hayal ürünü olan düşünceleri değil, bir mihenk taşı olarak Kur’an’ın ölçüt alınmasını zorunlu kılar. Nasıl ki bir kuyumcu, altının sahte olanı ile gerçeğini mihenk taşı ile ayırt ediyorsa;   bir Müslümanın da  ortaya konan  ve propagandası yapılan  farklı dinî anlayışların ve görüşlerin doğru olanları ile yanlış olanlarını tespit etmek için Kur’an’ı ölçüt; Hz. Peygamber’in uygulamalarını ve davranışlarını  da örnek alması  gerekiyor.

Allah Teâlâ, “Allah ve Resulünün önüne geçmeyiniz”[11]  buyurmaktadır.  Bu ayete, farklı  anlamlar verilmiştir.   Bunlardan biri de Hz. Ali’ye  aittir. O  bu  ayeti “ Kitap ve sünnete muhalif şeyler söylemeyin”  şeklinde anlar.  İbn Kesir de bu anlamı  destekleyen  bir yorum yapar ve Hz. Peygamber’in, Muâz b. Cebel’i Yemen’e gönderirken   Hz. Peygamber ile aralarında geçen konuşmasını  da delil olarak sunar.  İkisi arasında yapılan  bu konuşmada  Hz. Peygamber,  Muâz’a ne ile hükmedeceğini sorar, o da Resûlullah’a  Allah’ın kitabına göre hükmedeceğini, aradığı delili Kur’an’da bulamazsa Resûl-i Ekrem’in sünnetini dikkate alacağını, aradığını orada da bulamazsa kendi kanaatine göre hüküm vereceğini söyler.  Hz. Peygamber  bu cevaptan  ziyadesiyle memnun  olur ve Resûlullah’ın elçisine Resûlullah’ı hoşnut edecek şekilde cevaplar verdiren Allah’a hamd eder. [12]  Bu olayı naklettikten sonra  İbn Kesir,  “Muâz,  bu konuşmada kendi görüşünü, düşüncesini ve içtihadını kitap ve sünnetten sonraya bırakmıştır. Şayet  kendi görüşünü kitap ve sünnetten önce söylemiş olsaydı,  bu da Allah ve resulünün önüne geçme olurdu”,[13]    yorumunu yapar . Bu yorum da  bize Müslümanca bir hayat için  Kitap, sünnet ve içtihat  hiyerarşisine  azamî ölçüde riayet edilmesinin gerekliliğini ve  önemini hatırlatır.

Prof. Dr. Celal Kırca 

 

[1] Örnekleri için bkz. İbn Kuteybe, Te’vîlü Müşkili’l-Kur’ân, Kahire, 1973.

[2] Örnekler için bkz. Hibetullah b. Selâme, en-Nâsih ve’l Mensûh, Mısır, 1967, s. 11-108; Şah Veliyyullah Dihlevî, el-Fevzu’l-Kebîr fi Usûli’t-Tefsir, Ter. Mehmed Sofuoğlu, İstanbul, 1980, s. 34-49; Mustafa Zeyd, en-Nâsih fi’l Kur’ânî’l-Kerim, Dâru’l-Vefa -Mansure, 1987.

[3] A-li İmran 3/3-4.

[4] Tekvir,81/22.

[5] Necm,53/2.

[6]  Yâsîn,36/69.

[7] Tûr,52/29.

[8] Hâkka,69/41.

[9] “Ahmesilik, fil vakasının Araplar üzerinde meydana getirdiği sarsıcı etkiden istifade ederek başta Kureyş olmak üzere Mekke çevresi kuzey Arap kabilelerinin diğer Araplara karşı devşirdikleri bir imtiyaz söylemidir”

[10] İzzet Derveze, Kur’an’a Göre Hz. Muhammed’in Hayatı I, Ter. Mehmet Yolcu, İstanbul,1989, s.181-182,186-187.

[11] Hucurat, 49/1.

[12]Tirmizî, Aḥkâm, 3.

[13] İbn Kesir,Tefsiru’l Kur’an’il Azim, Kahire  tarihsiz, 7/345.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.