
FIKHİ/AMELİ MEZHEPLER: NEDEN VAZ GEÇİLMEZ BİR İHTİYAÇTIR?
Eğer bilmiyorsanız ilim sahiplerine sorun (Nahl/43)
Arapçada “mezhep”; gidilen yol, benimsenen görüş anlamındadır. İslam’da ise mecazî anlamda kullanılmıştır. Mezhep; dinin aslî veya fer‘î hükümlerinin dayandığı delilleri bulmakta ve bunlardan hüküm çıkarıp yorumlamakta otorite sayılan âlimlerin ortaya koyduğu görüşlerin tamamı veya belirledikleri sistemdir. İslam âlimleri, genelde dinin aslî meseleleri ile ilgili oluşan görüşlere mezhep yerine “fırka” ismini uygun görmüşlerdir ki en doğru olanı da budur.
Bu makalede, İslam dünyasındaki itikadî fırkalardan ziyade, fıkhî ve amelî konularda ortaya çıkan mezhep olgusunu ele alacağız. Yazımızın odak noktası; müctehid âlimlerin, Kur’an ve Sünnet’i belirli bir yöntemle (usûl) yorumlayarak ortaya koydukları içtihatların oluşturduğu fıkhî/amelî mezheplerin gerekliliği olacak.
Günümüzde sıkça tartışılan ve zihinleri meşgul eden şu temel sorulara cevap arayacağız:
Mezheplere gerçekten ihtiyaç var mıdır?
Mezhepler olmasaydı ne gibi durumlarla karşılaşırdık?
Ümmetin bölünmesinde mezheplerin rolü nedir?
Kur’an-ı Kerim’de mezheplerden söz edilir mi?
Hz. Peygamber’in (s.a.v.) bir mezhebi var mıydı?
Amacımız, bu kadim kurumun işlevini ve İslam toplumu için taşıdığı pratik değeri anlaşılır bir şekilde ortaya koymaktır.
İslam evrensel bir dindir ve onun temel kaynağı olan Kur’an da evrensel bir kitaptır. Kur’an ve Sünnet yalnızca belirli bir coğrafyaya, topluluğa veya zaman dilimine değil; tüm milletlere, her coğrafyaya ve bütün çağlara hitap eder.
Hayat durağan değil, dinamiktir; sürekli değişir ve dönüşür. Koşullar ve olaylar sık sık farklılık gösterir. Buna karşın, dinî metinler (nasslar) ise sınırlı sayıdadır. Bu yüzden, bu metinleri doğru anlamak gerekir. Genel olarak nasslar, istisna dışında, kapalı ve birden fazla anlama gelebilecek niteliktedir. Eğer nasslar her şeyi aşırı derecede açık bir şekilde anlatsaydı, evrensellik özelliklerini kaybederlerdi. Çünkü sonraki dönemlerde ortaya çıkacak yeni meselelere cevap veremez, yalnızca indiği döneme hapsolmuş kalırlardı.
Mezhepler konusunda bilmemiz gereken en önemli nokta şudur: Mezhepler, dinde izlenen bir yoldur, bir kolaylıktır. Âlimlerin belirli yöntemlerle nasslardan çıkardıkları hükümlerdir (içtihattır). Yoksa mezhepler dinin kendisi değildir. Aslında fıkhî/amelî mezhepler, dinde kaos, kargaşa ve ayrılığın önünde duran en büyük engellerdir. Onlar, hayatın akışına uyum sağlayan, dini yaşamayı kolaylaştıran ve onu evrensel kılan yol ve yöntemler bütünüdür. Mezhepler fer‘î meselelerde içtihat eder, aslî meselelerde içtihat etmez. Örneğin; namaz, oruç gibi ibadetlerin aslında değil, evlenme-boşanma, yiyeceklerde nasslarda kesin haram kılınan domuz etinin haramlığı, içkinin haramlığı, kız kardeşle evliliğin yasak oluşu gibi meselelerde değil, sadece fer‘î meselelerde içtihat ederler.
“Kur’an varken, Sünnet varken mezheplere ne gerek var?” şeklindeki bir soru, mezhep kavramının doğru anlaşılmamasından kaynaklanır. Bu soru teoride doğruymuş gibi görünse de pratikte geçerli değildir. Aslına bakılırsa, mezheplerin varlığına yöneltilen tüm sorular, mezhebin ne olduğunu tam olarak bilmemekten ileri gelmektedir.
Mezhepler, aslında Kur’an ve sünnette yer alan bazı hükümlerin doğası gereği kapalı veya yoruma açık olmasından doğmuştur. Bunun başlıca sebebi, Arap dilinin zengin ve incelikli yapısıdır. Bir kelimenin birden fazla anlama gelmesi, bazı ifadelerin müteşabih (farklı yorumlara açık) olması, ya da cümlenin emir, teşvik, kinaye gibi farklı üsluplarla kurulması, anlamı netleştirmek için belirli ilmî kurallara dayalı yorumları gerekli kılmıştır.
Örnek olarak, abdestin bozulma şartlarından biri sayılan “kadınlara dokunmak” meselesini ele alalım. Mâide Suresi 6. ayette geçen “أَوْ لَامَسْتُمُ النِّسَاءَ” (veya kadınlara dokunduysanız) ifadesindeki “lems” kelimesi, dilde hem fiziksel teması hem de cinsel ilişkiyi karşılayabilecek bir genişliğe sahiptir. Tıpkı Türkçede “dokunmak” fiilinin de benzer şekilde mecazî ve gerçek anlamlar taşıyabilmesi gibi. İşte mezhep imamları, bu gibi müphem ifadeleri, Kur’an’ın bütünlüğü, sünnetin açıklamaları ve Arap dilinin kuralları çerçevesinde yorumlayarak netleştirmişlerdir. Yoksa onlar, nasslara aykırı yeni hükümler icat etmemiş, sadece kapalı olanı usûlüne uygun olarak açıklamışlardır.
Bir de hadislerden örnek verelim: “Kim ikindi namazını terk ederse, ameli boşa gitmiş olur.” (Buhârî)
Bu ifadeyi ilk bakışta mutlak ve genel anlayan biri, ikindiyi kılmayanın tüm iyiliklerinin silineceğini düşünebilir. Ancak âlimler, buradaki “amelin boşa gitmesi” ifadesinin, namazın düşürülemeyecek kadar önemli olduğunu vurgulayan bir kinaye (edebî bir anlatım) olduğunu belirtmişlerdir. Yani, hükmü Kur’an ve sünnet bütünlüğü içinde, dilin inceliklerine uygun şekilde yorumlamışlardır.
“Kur’an’da mezhep var mıdır?” veya “Hz. Peygamber’in mezhebi neydi?” gibi sorular, tarihsel bir yanılgıyı (anakronizm) barındırır. Zira mezhep, Kur’an ve sünnette var olan bir kurum değil, bu iki ana kaynaktan hüküm çıkarma (içtihat) faaliyetinin sistemleşmiş halidir. Tıpkı “Suyu ne ıslatır?” veya “Güneşi ne aydınlatır?” diye sormanın anlamsız olması gibi, kaynağını doğrudan vahiyden alan bir hüküm sisteminin varlığını sorgulamak da benzer bir çıkmazdır. Bu tür sorular, mezhebin ne olduğu ve nasıl oluştuğu konusundaki temel bir bilgi eksikliğinden kaynaklanır.
Peki amelî/fıkhî mezhepler neden gereklidir?
Mezhepler, dinî hayatı mümkün kılan ve koruyan birer ilmî çerçevedir. İşlevlerini şöyle özetleyebiliriz:
Anlaşılırlık ve Kolaylık: Dinin hayata geçirilmesini standartlaştırır ve herkesin kendi başına yorum yapma karmaşasına düşmesini önler. Mezhep olmasaydı, her Müslüman her konuda ilk kaynaklardan hüküm çıkarmak zorunda kalır, bu da dinî hayatı neredeyse imkânsız kılardı.
Birlik ve Beraberlik: Mezhepler, görünürde bir çeşitlilik gibi dursa da aslında ümmetin birliğini koruyan kurumlardır. Alternatif, herkesin kendi anlayışını “din” olarak benimsemesi ve Müslüman sayısı kadar farklı görüşün ortaya çıkmasıdır. Bu durum, orucun, namaz vakitlerinin hatta en temel ibadetlerin bile kişiden kişiye değiştiği bir kaosa ve ümmet bilincinin parçalanmasına yol açar.
İlmî Disiplin ve Güven: Mezhepler, keyfî yorumların önüne geçer. Köklü bir birikim, tutarlı bir metodoloji ve silsileyle gelen bir ilim geleneği sunar. Bu da Müslümana, “Bu konuda güvenilir görüş nedir?” sorusuna net, araştırılmış ve güvenilir bir cevap bulma imkânı sağlar.
Mezhepsizlik: Teoride Cazip, Pratikte İmkânsız
“Doğrudan Kur’an ve sünnete dönelim, aradaki mezhepleri aradan kaldıralım” fikri ilk bakışta cazip gelebilir. Ancak bu, pratikte “herkesin kendi mezhebini kurması” anlamına gelir. Nitekim İslam ilim geleneğinin önemli isimleri olan İmam Gazzâlî ve İmam Rabbânî gibi âlimler, bu durumu “Mezhepsizlik dinsizliğe köprüdür” sözüyle ifade etmişlerdir.
Çağdaş âlimlerden Said Ramazan el-Bûtî de mezhepsizlik hareketini “İslam şeriatını tehdit eden en tehlikeli bid‘at” olarak nitelemiştir. Bu uyarılar, mezhepsizliğin teorik bir özgürlük vaadiyle başlayıp, pratikte dini otoriteyi, birliği ve ilmi disiplini tahrip eden bir sonuca varabileceğine işaret eder.
M.Emin CAN
YAZARIMIZ “M.Emin CAN’IN” DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA ”TIKLAYINIZ”
İslami Haber ”MİRAT” – YouTube
Kur’an Penceresinden Mezhepçiliğe Eleştirel Bir Bakış: Din ile Yorumun Ayrıldığı Kırılma Noktası
Mezhepler meselesi, İslam düşünce tarihinde çoğu zaman sağlıklı bir zeminde değil; genellikle iki uç yaklaşım arasında ele alınmıştır. Bir tarafta mezhepleri neredeyse dinin kendisi hâline getirerek onları sorgulanamaz, değişmez ve mutlak yapılar olarak sunanlar; diğer tarafta ise mezhepleri tümüyle reddederek tarihsel birikimi ve ilmî emeği yok sayanlar bulunmaktadır. Oysa Kur’an merkezli, sahih ve tutarlı bir yaklaşım, bu iki uçtan da bilinçli bir mesafeyle uzak durmayı zorunlu kılar. Çünkü asıl problem mezheplerin varlığı değil; mezheplerin dine dönüştürülmesi, yani mezhepçiliğin bizzat dinin yerine ikame edilmesidir.
1. Mezhep Kabul Edilebilir; Mezhepçilik Kur’anî Değildir
Kur’an’a göre mutlak olan yalnızca Allah’ın vahyidir ve bu ilke açık, net ve tartışmasız bir biçimde ortaya konmuştur. “Hüküm yalnız Allah’ındır” ilkesinin altını çizen Kur’an, böylece insan aklının, yorumunun ve içtihadının sınırlı, göreli ve denetlenebilir olduğunu hatırlatır. Buna rağmen tarihsel süreçte bazı mezhepler, kendi içtihatlarını zamanla mutlaklaştırmış, beşerî yorumları değişmez dinî hükümler gibi sunmuş ve böylece farkında olarak ya da olmayarak vahyin önüne geçirmiştir. İşte bu noktada sorun mezhebin kendisi değil; mezhebin ilahlaştırılması, yani mezhepçiliğin ortaya çıkmasıdır.
2. Kur’an’ın Açık Hükümlerinin İçtihat Yoluyla Fiilen İptali
Kur’an’ın bazı hükümleri, yoruma kapalı olacak derecede açık ve nettir. Örneğin zina cezası meselesinde Kur’an, herhangi bir belirsizliğe mahal bırakmaksızın açık bir hüküm koymuştur. Buna rağmen bazı mezhepler, Kur’an’da yer almayan, tamamen rivayet temelli ve vahiy ile sabit olmayan cezaları, asıl hüküm gibi sunmuş ve böylece Kur’an’ın açık ayetini fiilen askıya almıştır. Bu durum basit bir fıkhî ihtilaf ya da yorum farkı olarak geçiştirilemez; çünkü burada mesele, vahyin mi yoksa rivayetin mi belirleyici olduğu sorusudur. Kur’an’a göre kesin olan nass, zannî olan rivayetle iptal edilemez; ayet, yorumla geçersiz kılınamaz. Aksi hâlde ortada Kur’an merkezli bir din değil, yorum merkezli bir din anlayışı ortaya çıkar.
3. Parçacı Okuma Sorunu: Ayeti Görüşe Delil Yapmak
Mezhepçiliğin en temel sorunlarından biri de Kur’an’a bütüncül bir bakış yerine parçacı bir yaklaşım sergilemesidir. Kur’an, kendi içinde tutarlı, bütünlüklü ve birbiriyle çelişmeyen bir mesaj sunar. Buna rağmen bazı mezhepsel yaklaşımlar, önceden benimsenmiş görüşleri meşrulaştırmak adına ayetleri bağlamından kopararak delil hâline getirmiş, ayetin Kur’an içindeki bütüncül anlamını göz ardı etmiştir. Oysa ilim ahlakı, görüşü ayete dayatmayı değil; görüşü Kur’an’ın bütününe arz etmeyi gerektirir. Aksi hâlde Kur’an’a tabi olmak yerine, Kur’an’ı kendi anlayışımıza tabi kılmış oluruz ki bu yaklaşım, Kur’an’ın bizzat eleştirdiği bir tutumdur.
4. Kur’an’ın Serbest Bıraktığı Alanların Dinselleştirilmesi
Kur’an, insan hayatının her ayrıntısını tek tek düzenleyen bir metin değildir. Bilakis bazı alanları özellikle serbest bırakmış, insan aklına, toplumsal şartlara ve zamana göre şekillenebilecek bir özgürlük alanı tanımıştır. Mâide Suresi 101. ayet bu gerçeği açıkça ortaya koyar: Vahyin yürüdüğü dönemde bile gereksiz ayrıntıların dini ağırlaştıracağı konusunda uyarıda bulunulmuştur. Buna rağmen mezhepçi anlayış, Kur’an’ın bilinçli olarak boş bıraktığı bu alanları ayrıntılı hükümlerle doldurmuş, serbest olanı zorunluya, tercihi dine dönüştürmüştür. Böylece din, Kur’an’ın öngördüğü kolaylık ve esneklikten uzaklaştırılarak katı ve ağır bir yapıya büründürülmüştür.
5. Din ile Yorumun Ayrılmaması: Parçalanmanın Asıl Nedeni
Kur’an’a göre din tektir; fakat dinin anlaşılması ve hayata geçirilmesi noktasında insan yorumları kaçınılmaz olarak çeşitlidir. Ne var ki mezhepçilik, bu çeşitliliği doğal ve meşru bir durum olarak görmek yerine, kendi yorumunu tek hakikat olarak sunmuş, diğer yorumları dışlamış ve hatta sapkınlıkla itham etmiştir. Tarih boyunca mezhep temelli çatışmaların, savaşların ve katliamların yaşanması tesadüf değildir. Mezhepçilik, İslam toplumlarını birleştirmek yerine parçalamış; ümmeti din etrafında değil, yorumlar etrafında bölmüştür. Bu durum, İslam’a değil; İslam’ın düşmanlarına hizmet etmiştir.
6. Çözüm: Mezhepler Değil, Dinleştirilmeyen İlmi Görüşler
Kur’an merkezli bir çözüm, ne başıboş bireysel yorumculuğu ne de mezhebi mutlaklaştırmayı kabul eder. İçtihat olabilir, uzman görüşü olabilir, ilim ehlinin oluşturduğu kurullar olabilir; ancak bunların hiçbiri din değildir. Bu görüşler, zamana, zemine ve şartlara göre değişebilir; değişmelidir de. Asıl olan Allah’ın dinidir; geri kalan her şey insan anlayışıdır. Bu bilincin kaybolduğu yerde mezhepçilik başlar ve din, beşerî yorumların gölgesinde kalır.
Sonuç: Mezheplere Değil, Mezhepçiliğe Karşıyız
Bizim karşı çıktığımız şey ilim, içtihat veya uzmanlık değildir. Karşı çıktığımız, din adına yapılan mutlaklaştırma, beşerî yorumların değişmez hakikatler gibi sunulmasıdır. Kur’an etrafında birleşmek mümkünken, insanları yorumlar etrafında bölmek ne ilmîdir ne de Kur’anîdir.
Mutlak olan dindir; geri kalan her şey yorumdur.
Yorum değişir, din değişmez.
İşte Kur’an merkezli eleştirinin özü tam olarak budur.
Sadrettin ATLAY yine saçmalamış. Evli kişilere çok zor şartlarda neredeyse imkansız gibi (asıl amaç teşhir edilerek yapılmasını önlemek olan) Zina edenlere recm cezasını uygulamak, mezheplerin görüşü değil ki?
Allah resülünün bu konuda inkar edilemez uygulaması var. Adamın demogoji yaptığı ve gerçekten bu konularda çok cahil biri olduğu bu örnekten de anlaşılıyor. Rabbim Hidayet versin başka ne diyelim..
Şimdi nereden başlasam, nasıl başlasam, hangi çelişkilerine cevap versem bilemiyorum. Bildiğim tek şey var, o da bu cevabı yazının neresinden tutmaya kalksam elimde kalması. Lakin tümüne cevap vermeyeceğim, teker teker ancak aynı metinde nasıl olur da bu kadar tezadı bir arada savunuyorsunuz, onu anlamada zorluk çekiyorum.
Maddede şöyle bir şey söylüyorsunuz: “Kur’an’a göre mutlak olan yalnızca Allah’ın vahyidir ve bu ilke açık, net ve tartışmasız bir biçimde ortaya konmuştur. ‘Hüküm yalnız Allah’ındır’.”
Maddede ise “Kur’an, insan hayatının her ayrıntısını tek tek düzenleyen bir metin değildir. Bilakis bazı alanları özellikle serbest bırakmış,” diyorsunuz.
Bana, “Kur’an’ın özellikle bazı alanları serbest bırakmıştır” diyorsunuz. Hangi alanları serbest bıraktığına dair tek bir delil getirmemişsiniz. Hüküm Allah’ın ise, size göre serbest alanlarda Allah’ın yerine sizler hüküm getireceksiniz demektir, ki o zaman hüküm nasıl olur da Allah’ın olur? Yoksa siz, boşlukları doldurarak kendinizi hüküm koymada Allah’ın yerine koymak için bir yol mu arıyorsunuz? Bu dinin sahibi Allah’ı ve vahyolunduğu peygamberi devre dışı bırakarak, alternatif, işinize gelen bir din mi ihdas edeceksiniz? Halbuki Kur’an, her şeyi açık söylediğini, hiçbir alanı boş bırakmadığını söylüyor. Gerçi sizde delil yok ki, delille de ilimle de konuşasınız. Ben yine de sizin iman ettiğinizi iddia ettiğiniz Kur’an’dan delil getireyim:
“Yeryüzünde olan ve nefislerinizde meydana gelen herhangi bir musibet yoktur ki, Biz onu yaratmadan önce, bir kitapta (yazılı) olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre pek kolaydır.” (Hadid, 22)
“Gaybın anahtarları O’nun katındadır, O’ndan başka hiç kimse gaybı bilmez. Karada ve denizde olanların tümünü O bilir, O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru dışta olmamak üzere hepsi (ve her şey) apaçık bir kitapta (yazılı)dır.” (Enam, 59)
“Biz Kur’an’ı sana her şeyin apaçık bir beyanı olarak indirdik.” (Nahl, 89)
Haydi bakalım, şimdi nasıl cevap vereceksiniz? Merak etmiyorum, çünkü cevap veremeyecek ve vermeyeceksiniz.
Sayın Mehmet Emin Bey’e Cevaben: Din ile Hayatın Doğal Akışı Arasındaki Çizgi
Mehmet Emin Bey, eleştirilerinizde Kur’an’ın her şeyi açıkladığına dair ayetleri (Enam 59, Nahl 89) delil getirerek, Kur’an’ın “bazı alanları serbest bıraktığı” yönündeki tespitimi bir “hüküm koyma yarışı” olarak nitelemişsiniz. Ancak bu noktada, Kur’an’ın neyi, ne amaçla ve hangi kapsamda açıkladığını doğru analiz etmek gerekir.
Kur’an ve Sünnet Bütünlüğü Açısından Recm Cezası: Akademik Bir Analiz
İslam ceza hukukunda “had” cezaları kapsamında değerlendirilen zina suçu, tarihsel süreçte Kur’an-ı Kerim’in açık beyanları ile fıkıh literatüründeki uygulamalar arasında bir gerilime sahne olmuştur. Kur’an-ı Kerim’de zina cezası açıkça “celde” (sopayla vurma) olarak belirlenmişken, geleneksel fıkıhta evli kişilere “recm” cezası öngörülmüştür. Bu çalışma, Kur’an ayetleri ışığında recm cezasının meşruiyetini tartışmaktadır.