islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
48,4354
EURO
56,2404
ALTIN
6.898,85
BIST
14.012,42
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Parçalı Bulutlu
28°C
İstanbul
28°C
Parçalı Bulutlu
Cumartesi Açık
30°C
Pazar Parçalı Bulutlu
30°C
Pazartesi Parçalı Bulutlu
27°C
Salı Parçalı Bulutlu
25°C

MÜSLÜMAN MEZHEPÇİ OLAMAZ!

MÜSLÜMAN MEZHEPÇİ OLAMAZ!
30/03/2026 09:59
A+
A-

MÜSLÜMAN MEZHEPÇİ OLAMAZ!

İslâm dini, kaynağı itibariyle Kur’an-ı Kerim ve onun pratikteki karşılığı olan Sünnet-i Seniyye’ye dayanmaktadır. Bu ikisi dinin aslî kaynaklarıdır. Her ne kadar icma ve kıyas da aslî kaynaklardan sayılsa da bunlar referanslarını Kur’an’dan ve sahih sünnetten almak ve onlara ters düşmemek zorundalar. Dolayısıyla dine ait her ne varsa ancak bu kaynaklarda belirtilen şeylerdir. Sonradan ortaya çıkan bir fikir veya düşüncenin İslam nazarında itibara alınması için ya kaynağının Kur’an ve sahih sünnet olması ya da en azından bu kaynaklardan referans alması gerekmektedir. Ayrıca da bu kaynaklarda açık bir şekilde bildirilen dinin temel ilkelerine ters olmamasıdır.

Hz. Peygamber’den sonra bize tevarüs eden dine ait kaynağın yani Kur’an’ın ve Hz. Peygamberin onu uygulamasına yönelik sünnetinin doğru bir şekilde anlaşılması Müslümanları bir hayli meşgul etmiştir. Müslümanlar tarihte benzerine ender rastlanan bir gayretle, bu hedef için çok büyük çabalar ortaya koymuşlardır. Tarihi süreç içerisinde dinin daha doğru anlaşılması için birtakım usûl çalışmaları da yapılmıştır. Bu çalışmalar yapılırken üzerinde en fazla fırtına koparılan konuların başında insan aklının dini anlamadaki konumu gelir. Bazı âlimler dini anlamada aklın kullanılmasını zorunluluk/olmazsa olmaz olarak görürken, bazı âlimler ise aklı değil kaynaklarda bize nakledilen bilgileri esas alınması gerektiğini savunmuşlardır.

Gerek Kur’an’daki birçok ifadenin farklı anlaşılmaya müsait olması gerekse de insanların bilgi birikimlerinin farklı olması Kur’an ve sahih sünnetin yorumlanmasında birtakım farklı sonuçlara ulaşılmasını kaçınılmaz kılmıştır. Bizden fazla manaya gelen âyetlerin anlaşılmasında birtakım ulemamız, kendi fikri yapısına uygun olan manayı esas almış ve diğer manayı ise göz ardı etmişlerdir. Başka bir âlim de diğer mananın kendi fikrî yaklaşımıyla örtüşmesinden dolayı o manayı tercih etmiştir. Tabi bunlar yapılırken keyfi hareket edilmemiş, dinin daha doğru anlaşılmasına kaktı sağladığı düşünüldüğünden yapılmıştır.

Mezheplerin hemen hepsinin asıl amacı, dinin doğru bir şekilde anlaşılması ve sonra da hayata aktarılması için çaba ortaya koymak olmuştur. Esasında Müslüman âlimlerin günümüzde anlaşıldığı üzere bir mezhep kurmak gibi bir dertleri de olmamıştır. Sahip oldukları birikimleriyle ve kendilerine ulaşan haberleri de dikkate alarak dinin doğru bir şekilde anlaşılmasına katkıda bulunmak ve muhataplarına dini daha doğru bir şekilde anlatmak için yorumlamalarda bulunmuşlardır. Alimlerimizin bu çabaları, daha sonra kendilerini takip eden talebeleri ve sevenleri tarafından sonraki nesillere taşınmış ve tarihi süreç içerisinde de bu düşünce ekolü kendilerine nispetle sistemleşmiştir.

Esasında Müslümanlar arasındaki ilk farklılaşmalar siyasî konular üzerinde olmuştur. Hz. Peygamberin vefatından hemen sonra başlayan farklı siyasî yaklaşımlar, tarihi süreç içerisinde farklı düşünceleri oluşturmuş ve bugün itikadî mezhepler dediğimiz yaklaşımlara kaynaklık etmiştir. Efendimizin vefatında hemen sonra onun yerine Müslümanlara idareci olarak Efendimizin damadı Hz. Ali’nin olması gerektiğine inananlar, tarihi süreç içerisinde sistemleşerek Şia adında itikadî bir düşünce ekolüne dönüşmüştür. İlk ortaya çıktığında masum bir siyasî yaklaşım olarak başlayan bu düşünceler ilerleyen süreçlerde kendilerinin en doğru fikre sahip olduklarını ispatlamak için dini metinleri kendi düşüncelerine uygun gelecek şekilde yorumlamışlar ve gelinen noktada bu yorumların dinin aslından olduğunu iddia etmeye başlamışlardır. Şia, Hariciler, Mu’tezile, Mürciye, Cebriye ve Ehl-i Sünnet gibi tüm inanç mezheplerin yaptıkları aşağı yukarı bu şekildedir.

Yaşanan bu siyasî farklılaşmalar süreç içerinde kavgaları da beraberinde getirmiş ve farklı siyasî yaklaşımları benimseyenler arasında savaşlar da dahil olmak üzere çok büyük kırılmalar yaşanmıştır. Yaşanan bu kırılmalar, ihtilafları daha koyulaştırmış ve sertleştirmiştir. Tarihi süreç içerisinde Müslümanlar tarafından oluşturulan devletler de kendilerini bir mezhebe müntesip görmüşler ve kendi mezheplerinin bakış açılarını referans almaları neticesinde farklı mezheplere mensup olanlara baskı yapmışlardır.

Mezheplerin oluşumundaki masum görülebilecek farklılaşmalar ne yazık ki tarihi süreç içerisinde sistemleşerek adeta dinin yerini almıştır. Müslümanlar artık dini anlama noktasında mezheplerinin bakış açılarını belirleyici kılarak Kur’an’ı ve onun pratikteki karşılığı olan sünneti anlamaya başladıklarını görmekteyiz. Kendi mezhebinin din yorumunu dinin aslı gibi görerek hareket etmek günümüzde olduğu gibi Müslümanlar arasında nice kavgaların yaşanmasına sebebiyet vermiştir ve vermeye de davam etmektedir.

Oysaki mezhep din değil, dini anlamada bir yoldur. Mezhep, takip edilen yol demektir. Yani alimlerimizin dini doğru bir şekilde anlamak için takip ettikleri fikri ve ameli yola mezhep denilmektedir. Mezhepler sadece Kur’an ve sahih sünnetin lafızlarına bağlı kalmamış, bununla birlikte beşerî çabanın bir ürünü olan nice yorumlarda da bulunmak zorunda kalmışlardır. Dolayısıyla mezhepler tümüyle dinde delaleti ve sabitliği kesin olan delillere dayanmamış, bunlarla birlikte çoğunlukla insan aklının dini anlamaya çalışırken elde ettiği zannî/göreceli birtakım doğrulara da dayanmaktadır. Böyle olunca da yani beşerî bir çabanın ürünü olan mezhepleri, Allah’ın pak dini olan İslâm’la aynileştirmek, din diye kabul etmek çok büyük problemlerin oluşmasına sebebiyet vermiştir. Oysa Kur’an’da delaleti açık bir şekilde zikredilen ve başka bir manaya gelme ihtimali olmayan âyetleri referans olarak almak, bunun dışındaki ihtilafları ise bir zenginlik olarak kabul etmek gerekmektedir.

Faklı din anlayışlarına sahip olan Müslümanlar kendi din anlayışlarını/mezheplerini dinin kendisi olarak gördüklerinde kaçınılmaz olarak kendileri gibi düşünmeyen Müslümanları din dışı görmek durumunda kalıyorlar. Bu durum da Müslümanlara arasında olması gereken her türlü olumlu ilişkiyi bozarak bunun yerine kin ve düşmanlık tohumları ekiyor ve neticede yaşanan sorunların asıl sebebi haline geliyor. Günümüzde olduğu gibi Müslümanların, dinin istediği şekilde bir araya gelmelerinin önündeki en büyük engellerden bir tanesinin, mezheplerin din haline getirilmesi olduğunu görmekteyiz. Mezhepler kendilerini dinin asıl temsilcileri olarak gördüklerinden, başka bir düşünce ekolüne/mezhebe mensup olan Müslümanları ötekileştirebiliyor, sapkınlıkla itham ederek onları aforoz edebiliyor. Bu durum hem Müslümanların birliğini bozuyor hem de Müslümanların düşmanlarının eline bir koz vermiş oluyor. Kâfirler özellikle, mezhepler arasında geçmişte yaşanmış düşmanlıkları ve farklı din yorumlarının gündeme getirerek Müslümanlar arasında tefrika oluşturabiliyorlar.

Son söz olarak şunları ifade edelim: Biz Müslümanlar olarak, günümüze kadar gelen ve müntesibi bulunan hiçbir mezhebi tümüyle bâtıl olarak görmemeliyiz. Çünkü her mezhebin bünyesinde nice doğru ve faydalı yönler de vardır. Yine hiçbir mezhebi tüm düşünce ve uygulamalarıyla, doğru olarak da görmemeliyiz. Mezheplerin düşünce kodlarını beşer olan insan belirlediğinden, yanlışların ve hataların olması da kaçınılmazdır. Bu yönüyle tüm yaklaşımlarıyla “hak” olan bir mezhepten bahsetmek mümkün değildir. Bir Müslüman, mezhepli olabilir lakin hiçbir zaman mezhepçi olamaz. Mezhepli olmak, mezhepleri, dini anlamada birer vasıta olarak görerek onlardan -en azından bir tanesinden- istifade etmekken, mezhepçi olmak ise kendi yorumunu/mezhebini dinin aslı gibi görmeyi, diğerlerini ise bâtıl görmeyi ifade etmektedir. Dolayısıyla bir Müslüman, sonradan ortaya çıkan ve Müslümanlar arsında bölünme ve tefrikayı meydana getiren mezhepçi anlayışlardan şeytandan kaçar gibi kaçmalıdır. Bununla birlikte mezheplerin dini anlamda ortaya koydukları fikri zenginlikten de olabildiğince istifade etmesini bilmeliyiz. Bu yönüyle mezheplerin varlığı fikri zenginlik oluşturmaktadır. Akıllı insana düşen şey de bize kadar mezhepler üzerinden taşınan bu birikimden istifade ederek dini anlamaya çalışmasıdır. Yine akıllı insan Kur’an ve sahih sünneti merkeze alarak, mezheplerin bu kaynakları anlamaya yönelik olarak zikrettikleri düşüncelerinden de olabildiğince istifade etmeliyiz. Mezheplerin Kur’an ve sahih sünnete uygun olan görüşlerini baş tacı yapmalı, uymayanları da hangi mezhebin görüşleri olursa olsun reddetmeliyiz.

Selam, Kur’an’ın ve sahih sünnetin hidayetine tabi olan, mezhepleri de bunun için bir vasıta olarak gören samimi mü’minlerin üzerine olsun!

Asım Şensaltık

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

Yorumlar
  1. Cenk Cemil dedi ki:

    Sayın Asım Şensaltık Efendi … Böyle bir yazıyı kaleme alma kaygınızın nerden kaynakalndığınıbilemem ama, biz şahsen ortalıkta MEZHEPÇİLİK yapan müslümanlardan bir zümre biz göremi,yoruz ! Ve bu MEZHEBÇİLİK yaftasını da sürekli gündemde tutanların kahir ekseriyetinin de doğru yolla hiç bir ilgisi olmayan sapık MEZHEBSİZLER olduğunu düşünüyoruz. Sadece şu kadarını söyleyelim ki, bunların kurmuş oldukları bu tuzağa düşmeyelim ve genellikle İlâhiyat Fakültelerinde yuvalanmış olan Prof.ların başını çektiği İslâm Dininin altını oyucu bu faaliyetler hakkında çok değerli bir ilim sahibi olan merhum Muhammed Zahid Kevseri Hz.lerinin MEZHEBSİZLİK DİNSİZLİĞİE KÖPRÜDÜR uyarısıyla mücadeleyi asla elden bırakmayalım diyorum.