
Bazı âlimler, “Allah’ım, benim için neyi dilemişsen ona razıyım” derken, belki de tam bir teslimiyet şuuruna sahip olduklarını ifade etmek istemiş olabilir. Ammâ böyle bir niyaz, kanaatimce her babayiğidin harcı olmasa gerek. Neden mi? Böyle bir açıklama karşısında ya Allah, bizi ağır bir musibet ile imtihan ederse, hâlimiz ne olur? Böyle bir imtihanın hakkını layıkıyla verebilir miyiz? Böyle bir imtihanın altında kalma riski de var çünkü.
Nimete kavuşup şükretmek, belaya tutulup sabretmekten daha akıllı bir yaklaşım olmasın? Bazıları belki buna itiraz edebilir ve her şarta rıza göstermenin takva yönünden daha üstün bir meziyet olduğunu iddia edebilir. Belki de kendi açılarından bu yaklaşımda bir hakikat payı vardır. Onların argümanları belki de nimet karşısında hakkıyla şükretmenin de zor olduğu yönünde olabilir. Evet, şükretmek de, sabretmek de zannedildiği gibi kolay değil. O halde?
Hayatında iftira ve haksız muamele gibi değişik imtihanlara maruz kalmış sabırlı bir insanın dahî, kolaylıkla “Allah’ım bana yeni zorluklar ver” diyeceğini şahsen pek düşünemiyorum. Zaten bela istenmez. Üstelik belalar karşısında aktif ve kalıcı sabır gösterebilmek, eğer Allah’ın inayeti yoksa hali zordur. O halde şükredebilmek şartıyla Allah’tan refah ve bolluk istemek daha akıllı bir yaklaşım mı acaba?
Bu durumu aydınlığa kavuşturmak niyetiyle Allah’ın kitabına, Kur’ân’a müracaat etsek nasıl olur? Ben hayırlı mal, hayırda kullanılacak mal sevgisini, at sevgisini Rabbimin kitabındaki emrinden, emrine bağlılığımdan dolayı benimsedim diyen afiyet, bolluk ve huzur içinde yaşayan peygamber Hz. Süleyman hakkında C. Hak, “O, ne güzel bir kuldu. O, daima Allah’a yönelirdi” (Sâd: 30) demiyor mu? Diğer taraftan çok ağır belalara duçar olan, zor imtihanlara maruz kalıp sabretmesini bilen peygamber Hz. Eyyub için C. Hak, “O, ne güzel bir kuldu. O, daima Allah’a yönelirdi” (Sâd: 44) demiyor mu? Üstelik bu iki farklı durum, aynı sûrede zikrediliyor. Ne kadar ilginç değil mi?
İşte bir peygamber nimet içinde, diğer peygamber ise bela ve sıkıntı içinde. Her iki peygamber de bizzat Allah tarafından methediliyor. Mademki her iki hâl, yani şükür de sabır da övgüye mazhar olabiliyor o halde şükretmek de sabretmek kadar değerli değil midir? Her iki peygamber de bu tutum ve davranışları açısından bir anlamda eşit olduğuna göre demek ki her iki peygamberin yansıttığı şükür de sabır da her ne kadar birbirinden farklı olsa da aynı manevî değeri taşıyan güzel bir tavırdır. O halde özellikle yeterince imtihana tâbi tutulduğuna inanan bir Müslümanın nimete kavuşup şükretmek istemesini de bizler hoş karşılamamız gerekir.
Ammâ yine de dikkat.
Allah, kulunun nasıl amel ettiğini görmek için, nimet isteyene bu sefer rızıkla imtihan eder. Eğer Müslüman, nimetin karşısında aktif şükrederse, yani zekâtın dışında sadakada bulunursa Allah, bu davranışlarından dolayı memnun olacak ve nimeti bereketlendirecektir. Bu bereket sayesinde Müslüman, huzur, güven ve refah içinde yaşayacaktır. O halde nimet isterken ve nimete kavuşurken, nimetin bereketinin sürdürebilir olmasına yönelik olarak da sürekli olarak aktif şükür içinde olmalıyız. Şöyle bir dua geçti içimden:
“Allah’ım! Ben aciz bir kulum. Hayatımda çok zorluklar geçirdim. İnşallah sabreden kullarından olmuşumdur. Sen ‘Zü’l-celâl-i ve’l-ikrâm’ sahibisin. Celâl isminin tecellilerini imtihanlarıyla birlikte sabrederek yaşadım. N’olur. Bundan böyle bana lütfu kereminde bulun. Nimete kavuşup beni şükreden kullarından eyle…”
Prof. Dr. Ali SEYYAR