islami haberortadoğu haberlerimirat analizmirat tv
DOLAR
16,7832
EURO
17,4971
ALTIN
976,05
BIST
2.443,77
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Açık
28°C
İstanbul
28°C
Açık
Pazar Açık
28°C
Pazartesi Açık
29°C
Salı Parçalı Bulutlu
29°C
Çarşamba Az Bulutlu
29°C

Oruç: Takvaya yolculuk

Kur’an-ı Kerîm, muhtevası ve kapsadığı konular itibariyle, kurallar emredici, ahlakı güzelleştirici ve insan­ları hidayete erdirici bir mahiyet arz eder, Bu nedenledir ki, onun muha­tabı, her yönüyle insandır.

Oruç: Takvaya yolculuk
14.04.2021
A+
A-

 Prof. Dr. Celal Kırca

Kur’an-ı Kerîm, muhtevası ve kapsadığı konular itibariyle, kurallar emredici, ahlakı güzelleştirici ve insan­ları hidayete erdirici bir mahiyet arz eder, Bu nedenledir ki, onun muha­tabı, her yönüyle insandır. İnsan ise, sırlarla dolu bir varlıktır. Zira İnsanı, motive eden duyguları mevcuttur. Ayrıca o, kendisine etki eden fizikî ve sosyal bir çevre içinde yaşamaktadır. Buna bir de şeytanın vesvesesini ilave edersek, ona yol gösterecek ve prob­lemlerini çözmede kendisine yardımcı olacak bir kılavuza ihtiyaç hissetmesi gayet tabiîdir.

İnsan, beden ve ruhtan müteşek­kil bir varlıktır. Yeryüzünde insanın; bedensiz, mücerret bir ruh halinde yaşaması mümkün olmadığı gibi, ruh­suz bir bedenin de yaşaması mümkün değildir. Bu nedenle Yüce Yaratıcı, her ikisini de yaratmış ve birini diğerine muhtaç kılmıştır. Bu yüzden bedenle ruh arasında çok sıkı bir ilişki mevcuttur. İnsanın, düşündüğü, inandığı, his­settiği ve duyduğu her şey, vücuduna yansımaktadır. Biliyoruz ki, utandığı­mızda kızarır, sıkıldığımızda suratımızı asarız. Bir yakının kaybedilmesinden duyulan derin çaresizlik ve bunalım ile kanser; aşırı saldırganlık ve tedirginlik ile kalp hastalıkları; öfke ve kızgınlık ile ülser arasında bir bağın bulunduğu bugün kesinlikle bilinmektedir. Aynı şekilde, inanç sistemiyle insanın ruh sağlığı arasında da bir bağ mevcuttur.

Bu hususu, Dr. Mazhar Osman, “Tababet-i Ruhiye” adlı eserinde şöyle izah etmektedir: Dinin ruh üzerinde derin bir tesiri vardır. Gerçi bu tesirin derecesi, memleketlere, asra ve ortama göre değişebilmektedir. Mutedil ve doğru bir inanca sahip olan her şahıs, sinirlerini metin bir zırhla muhafaza etmektedir. Din terbiyesi, insanı birçok fenalıklardan, cinayet doğuracak sebeplerden korur. Her din, iyiliği em­reder ve çalışmayı teşvik eder, kalpte fazla kin ve düşmanlık yaşamasına müsaade etmez, düşmanına bile af ve merhamet telkin eder. Yine O’na göre hangi dine mensup olursa olsun, dindar olanlarda değil, dinî akidelere aşırı taas­supla bağlananlarda akıl hastalıkları görülmektedir. Yoksa asırlardan beri milyarlarca insana iyilik telkin eden, kurtuluş yolu gösteren hiç bir din dimağı bozmaz. Lâkin dinsizlik… Bir şeye inanmamak, yeni nesillerin ruhlarında önemli sarsıntılar yapmıştır. Allah’a, kadere inanmayı ve tevekkülü yok etmiş, yerine ihtiras, ihtilâl, öldürmek ve ölmek arzularını yerleştirmiştir. [1]

İnançsızlığın, sıkıntının, öfke­nin, insan hayatındaki çelişkilerin ıstırap ve acılarını kısaca ruhsal denge­sizliğin, ruhsal ve bedensel has­talıklara sebep olduğu bugün artık ke­sinlikle bilinmektedir. İnançsız, sıkıntılı, acılı ve ıstıraplı bir insan, ruhsal bunalımlara düşmekte, kendisi­ni çevresinden ve arkadaşlarından ko­pararak içine kapanık bir hayat sürdürmeye çalışmaktadır. Bunun için de insan, her çeşit hastalığı başlatan sebepleri yok ederek veya baskı altına alarak meydana gelebilecek bozuklukları ve ahenksizlikleri azaltmaya ve gi­dermeye çalışmalıdır. Tıp bunu sağlamaya çalışmakta ve koruyucu he­kimliğe önem vermektedir.

Bu açıdan baktığımızda Kur’an-ı Kerim, şu ana kadar bilinebilen en mükemmel koruyucu hekimlik kurallarını insanlara sunmuştur. Öncelikle o, insanın Allah’a ve kadere inan­masını istemekte,  insana sabrı, tevekkülü ve tövbeyi emretmektedir. Böylece onun rahatlamasını ve meydana gele­bilecek psikoz ve nevroz gibi ruhsal hastalıklardan korunmasını sağlamak­tadır. İkinci olarak emrettiği ibadetlerle de bunu takviye etmiştir. Bu ibadetle­rin başında ise namaz ve oruç gelmek­tedir.

Oruç, insanın Allah’ına itaat ve teslimiyet ile bağlandığı ve bu sayede azim ve iradesinin güçlendiği bir iba­dettir. Oruç, Allah’ın ihsan ettiği ni­met ve faziletleri tercih ederek bedenî arzuları yenmek ve nefsî baskılara ta­hammül etmek demektir. Orucun asıl ve esas gayesi de, insanlara nefsî ve bedenî arzularını yendirerek irade ve şahsiyetini güçlendirmek ve böylece ahirette takdir olunan nimetlere onları ulaştırmaktır.

Oruç tutmakla insanın elde ede­ceği birinci pratik fayda “takvâ” dır.[2] Takvâ, daima kalpleri uyanık bulundurarak Allah’ın rızasını ve dostluğunu kazandırır. “Allah, ina­nanların dostudur[3] ayetiyle “Allah’ın dostu, ancak muttakîlerdir.” [4] ayetleri bu gerçeği ifade etmek­tedir. Zira takvâ, kalplerin bozulmasını ve insanın günah işlemesini önleyen en büyük engeldir. Bu nedenle bütün ilahî dinlerde oruç, müntesiplerine em­redilmiştir.

Orucun sakınma, yani takvâ ile ilişki kurulması ve muttakilerin de Al­lah dostu “veli” olduğunun belirtilme­si, üzerinde durulması gereken bir hu­sustur. Acaba muttakiler kimlerdir? Hangi vasıflara sahiptirler?  Kur’an-ı Kerîm, muttakilerin vasıflarını şöyle açıklamaktadır:

Muttakiler; gayba inanırlar, Kur’an’a inanırlar bütün ilahî kitaplara ina­nırlar, ahirete inanırlar,  namazlarını kı­larlar, Allah’ın kendilerine verdiği rızıklardan infak ederler,[5] bolluk du­rumlarında da darlık durumlarında da in­faklarını devam ettirirler, öfkelerini yenerler, insanların kusurlarını bağışlarlar, kötü bir şey yaptıklarında veya zul­me uğradıklarında Allah’ı anarlar, hata­larında bile bile ısrar etmezler, günah­larının bağışlanmasını dilerler, ihsan sahibidirler, geceleri az  uyur­lar ve seher de istiğfar ederler ve hak sa­hiplerine haklarını verirler.[6]

Kur’an’a göre bu vasıflara sahip olan kişiler, muttakilerdir. Orucun tak­va ile ilişki kurulması ise, bu özelliklerin oruçlu bir kişide bulunması içindir. Bir başka ifade ile oruçlu kişilerin bu vasıflara sahip olması ve orucun, hem mideye, hem organlara hem de zihne tutturulması amacına yöneliktir. Bu nedenle her ibadette olduğu gibi, oruçta da “Allah rızası” ve “ihlas” temel esastır. Çünkü bir mü’min, orucunu Allah’ın emri olduğu için tut­mak zorundadır. Bu nedenle onda öncelikle pragmatik bir fayda gözetmemelidir. İnsan, Allah’ın emirlerinde daima bir hikmet aramış ve bulmuştur.  Zira Allah Teala’nın her em­rinde hikmetler, her yasağında da hik­metler mevcuttur. Mü’mine düşen görev, bir taraftan Allah’ın emirlerini yerine getirmek, bir taraftan da bu emirlerin hikmetlerini ve faydalarım keşfetmeye çalışmak olmalıdır.

İnsan, ne sadece beden, ne sadece ruhtan ibarettir; bilakis o hem beden hem de ruhun bir anda birleşmesinden meydana gelen bir varlıktır. Bu nedenle herhangi bir insan, varlığını teşkil eden bu iki unsurdan biri lehine veya aleyhine bu dengeyi bozacak olursa, huzursuz olacak ve bu bozulmanın ra­hatsızlığını daima hissedecektir. Psi­kolojik açıdan tetkik edildiğinde gö­rülecektir ki oruç, beden ve ruh dengesini sağlayan en kolay ve en pratik bir araç ve ibadettir. Zira insan iradesini güçlendiren faktörlerin başında oruç, önemli bir yer işgal eder. Başka za­manlarda bir saat dahi sigarayı bıraka­mayan tiryakilerinin, ramazanda oruç müddetince sigara içmeden durma­ları, orucun iradeyi ne derecede güçlen­dirdiğinin en güzel örneğidir. Özellik­le Hind fakirleri ve Yogiler üzerinde yapılan ilmî araştırmalar, açlığın diğer bir ifade ile orucun, iradeyi güçlendir­diğini ispat etmektedir.

İnsan, iradesinin zayıflığı dolayısıyla her an hata işleyebilir: Fakat her hata işlediğinde vicdanen huzursuz olur ve neticede tövbe ve istiğfar ederek  Ya­ratan’ına yönelir. İşlenen suç ister mad­dî ve bedenî, ister ruhî ve manevî ol­sun mutlaka uygun bir cezası vardır. Bir suçlu, işlediği günaha ne kadar pişman olur ve vicdan azabı çekerse o kadar iç rahatlığına ve huzura kavuşur. Cezada önemli olan, başkalarının ken­disini cezalandırması değil, suçlunun bizzat kendisini cezalandırmasıdır. Bir Müslüman için de, nefsinin Rabbine karşı yaptığı isyan ve hatalar karşısın­da nefsini, aç ve susuz bırakmak sure­tiyle cezalandırmasından daha rahat­latıcı ve huzur verici ne olabilir?

Oruç, riya ve gösterişi olmayan tek ibadettir. Allah’tan başka hiç kim­se, başkasının oruçlu olup olmadığını bilemez. Sadece Allah rızası için oruç tutan bir kimse, gizli ve açık her yerde Allah’tan korkmayı (takvâ) oruç vası­tasıyla öğrenir. Bu korku ve sakınma, (takvâ) insanda, yaptığı bir şeyin küçük­lüğü bir hardal tanesi kadar olsa da, bir kaya içinde yahut yerin derinliklerinde de bulunsa yine de onu Allah’ın ortaya çıkartacağı[7] inancından kaynaklanmaktadır. Böyle bir   duyguya sahip olan insan, vicdanî bir rahatlık ve huzur içindedir. Davranışlarını bu duygunun kontrolü altında ölçülü ya­par. Böyle kimselerde ruhî bozukluklar ve dengesizlikler ise, duygu, his, düşünce ve fikir birliği oluştuğundan fikir anarşisi yerleşip kök salamaz.

Orucun, heyecan ve korkulara, si­nir ve şuur bozukluklarına karşı büyük ve müspet etkileri olmakta, özellikle sert ve ağır ruhî bunalımlara karşı si­nirlerin dayanma gücünü artırıcı etkisi bulunmaktadır. Böylece oruç, bir yan­dan insanı ruhen ve fikren rahat­latırken, diğer yandan da gurur ve kibir diktatörlüğünü yıkarak zararsız hale getirir ve insanın ruhî ve manevî hayatını dengeler. Orucun, sinir sistemini ve ruhî hayatı koruyuculuk görevinin yanında ruh hastalıklarını tedavi edici yönü de bulunmaktadır.

Oruç, zengin ile fakir arasındaki eşitsizliği gideren ve bunlar arasında psikolojik ve sosyolojik bir denge sağlayan ibadettir. Zira oruç, zengine açlığın ne demek olduğunu hatırlata­rak, fakire karşı daha anlayışlı ve daha yumuşak davranmasını sağlar. Böylece oruç, zengin ile fakir arasında hissi bir yakınlık kurarak, fakirin zengine karşı olan düşmanlığını önler.

Oruç, insanlardaki duygu ve hisle­ri yüceltip incelttiğinden daha çok yardımlaşmaya ve sadaka vermeye in­sanları teşvik eder ve aralarındaki sevgi, merhamet ve şefkati artırır. Oruç, içtimai hayatta bütün bir milleti belli bir disiplin altına sokarak, onları tek bir vücut gibi yapar. Böylece fertler arasında his, duygu ve düşünce birliği sağladığı gibi, genel bir sefer­berlik ve savaş durumlarında da mil­letçe sıkıntı ve ıstıraplara katlanmayı da sağlar.

Orucun sosyolojik faydalarından biri de, askerî yöndedir. Asker, bazen ekmek ve su bulamayabilir. Hatta bütün bir gün veya gece yarılarına ka­dar savaşmak zorunda kalabilir. Her sene ramazanlarda  bir ay oruç tutma alışkanlığı kazanmış bir asker, böyle bir alışkanlığı kazanmamış bir asker­den daha güçlü olacak ve daha fazla sıkıntılara tahammül gösterecektir, İslam Tarihînde görüldüğü şekliyle Müslümanların, özellikle Müslüman Türk askerlerinin kazandıkları zaferlerde büyük irade ve dayanma gücünün, dolayısıyla orucun büyük bir payı ve yardımı olmuştur. Aynı şekilde mide­lerine ve keyiflerine düşkün insanlar, iktisadi buhranlar ve savaş sıralarında çok çabuk yılmışlar, moralman çök­müşler ve sıkıntılara tahammül göste­rememişlerdir. Gerek İstiklâl Savaşında ve gerekse son dönemlerde ülkemizin

içinde bulunduğu ekonomik kriz ve sıkıntılar karşısında milletimizin gös­terdiği büyük sabır ve tahammülün temelinde, diğer meziyetlerle birlikte dinine olan bağlılığı ve orucun fertler üzerinde yaptığı müspet etkinin de payı mevcuttur.

Oruç, insanlardaki şehevi duygu ve arzuyu dizginleyerek nesli ve ce­miyeti bozan ve dejenere eden zinayı da önlemektedir, öyle ki oruç tutmayan bazı insanlar, şehvetlerinin önünde bir kartopu gibi yuvarlanıp gittikleri halde; oruç tutanlar, iradelerine ve aklına sahip olmakta, kendisini zapt etmesini ve nefsini meşru ihtiyacına göre kullanmasını bilmektedirler. Bu nedenle  Hz.  Peygamber, nefisleri ve şehvetleri azgın olanlara  oruç tutmalarını tavsiye etmiştir.  Oruç tut­mayanlar, sabretmesini de bilemezler. Hele refah içinde yaşayanlar, hiç oruç tutmazlarsa, bazı insanî değerlerini de yi­tirebilirler.  Bir anlamda oruç, insana, insanî değer­lerini hatırlatan bir ibadettir.  Dolayısıyla de toplum hayatında önemli bir etkinliğe de sahip­tir. Ramazan aylarında zekât ve sadaka gibi yardımların çoğalması bunun bir kanıtıdır.

Oruç, insan sağlığını koruyan en mükemmel bir koruyucu hekimlik görevi de yapmaktadır. Meselâ: öğrenci­ler, devamlı yedi-sekiz ay ders yap­tıktan sonra yaz tatiline girerler. İşçiler ve memurlar da haftanın beş gününde çalışırlar, altıncı ve yedinci günlerinde istirahat ederler. Bütün insanlar, gün boyunca zihni ve fiziki güçlerini harcayarak yorulurlar, fakat uyku onla­ra ertesi gün için, yepyeni bir güç ka­zandırır. Bunun gibi makinalar ve çeşitli âletler de dinlenmeye muhtaçtırlar. Bu nedenle araba, uçak, tren vs. gibi şeyleri bir müddet çalıştırdık­tan sonra dinlendirilmektedir.   Bunu gibi irademiz dışında ve durmadan yirmi dört saat çalışan midemizi ve hazım cihazlarımızı da dinlendirmek, elbette ki gerekli ve hat­ta zorunludur. İşte oruç, on bir ay çalışan midenin, bir ay müddetle din­lenmesini sağlamakta ve dolayısıyla insan vücuduna pek çok tıbbi faydalar kazandırmaktadır, özellikle bazı Avru­pa ülkelerinde açlığa yani oruca dayalı tedavi metotları uygulanmaktadır. Hat­ta dünyanın en meşhur sağlık evlerin­den biri olan Dr. Henri Lahman’ın Saksonya’nın Dresten şehrindeki hastahanesinde oruçla tedavi yapılmakta­dır. Buralarda tedavinin esası, vücudu, ihtiyaç fazlası olup da muhtelif organ­ları rahatsız eden gıda artıklarından kurtarmak ve hazım organlarına azıcık istirahat imkânı vermekten ibarettir. Bu usul, umumiyetle hazım ve bedenî acıları, kalp ve ciğer hastalıklarını, yanıkları, kan dolaşımı hastalıklarını şifaya kavuşturur.[8]

Oruç, vücudun hastalıklara karşı mukavemetini artırır. Bu önemli tıbbî hakikati, İslâm orucu farz kılmak sure­tiyle sağlamıştır. Bu gün dünyada bütün doktorlar, reçete yazmakla bera­ber, hasta nasıl yiyecek, ne yiyecek ve ne kadar yiyecek vs. gibi konularda da izahat vermektedirler. Böylece yiyeceklerin hastalıklarla yakından ilişkisi bu­lunduğunu açıkça ortaya koymak­tadırlar. İslâm’ın “mide hastalığın evidir” düsturu, yenilecek yemeklerin ne kadar önemli olduğunu gösterirken, Hz. Peygamber’in de “Oruç tutunuz, sıhhat bulursunuz” sözü de orucun ko­ruyucu hekimlik açısından önemini göstermektedir. Orucun daha pek çok tıbbi faydalarını saymak mümkündür. Ancak yukarıda zikredilen orucun fay­daları ve insana kazandırdıkları, farz kılınmasındaki hikmetleri açıkça ve yeterli ölçüde belirtmektedir.

Neticede  oruç, Allah Teala’nın Müslümanlara farz kıldığı bir ibadettir. Müslüman bu iba­deti, faydaları için değil, Allah’ın rızasını kazanmak ve O’nunla beraber olmak için yerine getirecektir. Her iba­dette olduğu gibi oruçta da ihlas esastır. Zira ihlas, ibadetlerin ka­bulünde ilk şarttır. Kim, sağlık için veya yukarıda zikredilen faydaları için oruç tutarsa, o kimse Allah için değil, Allah’tan başkası için oruç tutmuş olur. Bu nedenle bir Müslüman orucu­nu Allah’ın emri olduğu için tutacak ve asla niyetine riya karıştırmayacaktır. Ancak Allah’ın farz kıldığı her ibadette olduğu gibi oruçta da büyük hikmetler ve faydalar bulunmakta ve bir Müslüman şartlarına riayet ederek tuttuğu oruçtan maddî ve manevî pek çok fay­dalar  elde etmektedir.

Bir Müslümanın hem maddî hem de manevî yönden oruçtan istifade ede­bilmesi için, sadece midesine ve nef­sine oruç tutturması kâfi gelmemekte, bunlarla birlikte diğer duyu organlarına da oruç tutturması gerekmektedir. Nite­kim bu konuda Peygamberimiz, “Kim yalanı ve yalan ile iş yapmayı terk etmezse, Allah’ın onun yemeyi ve içmeyi terk etmesine ihtiyacı yoktur”[9] buyurmaktadır. Bu nedenle oruçlu bir Müslüman, İslamî yaşayışına normal zamanlardan daha çok dikkat edecek ve orucunu zedelememeye dikkat edecektir. Yoksa günümüz Müslümanlarından bazılarının yaptığı gibi, oruçlu iken ya­lanı ve haramları terk etmek, daha sonra yeniden yalan ve diğer haramlara dal­mak İslamî anlayışla asla bağdaşmaz.

Oruçla ilgili bilinmesi gereken diğer bir husus da, orucun günlük çalışmaya mani olmayıp tabii vazifeleri yapmaya bir engel teşkil etmediğidir. Oruç, çalışmamak için asla bahane ol­mamalıdır. Zira İslâm dini, bütün bir gece ibadet ederek ertesi günü gevşek­lik eden ve çalışmayan bir kimsenin bu davranışını asla tasvip etmez. Oruç demek, normal vazifeler yanında daha fazla ibadet etmek ve gayret göstermek demektir. Bir yandan gündelik işler normal seyrinde yapılacak, diğer yan­dan da oruç tutulacaktır.  Oruç, daha çok yeme ve içme mevsimi de değildir. Günümüzde oruç, sanki gece daha çok yemek için tutulmaktadır. Bu anlayış ve davranış da İslâm’ın özüne ve ruhuna aykırıdır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, ayıp ve kusurlardan uzak olarak tutulan oru­cun, oruç tutan kimseye hem bu dünyada hem de ahirette faydası ve yararı ola­caktır. Bu dünyadaki faydası, insanı güçlü ve iradeli kılması, sağlığını ko­rumada insana yardımcı olması; ahiretteki faydası ise, insanı Allah rızasına nail kılmasıdır. Bu da normal bir in­sanda bulunması gereken bir vasıftır. Nitekim Dünya Sağlık Teşkilatı, nor­mal bir insanı şöyle tarif etmektedir: Normal insan, önce kendisi, sonra ailesi sonra hısım ve akrabaları, sonra komşular ve hemşerileri ve sonra bütün insanlar ve hepsinden önce Allah’ı ile iyi geçinen in­sandır.            Allah ile iyi geçinmenin ve O’na iyi kul olmanın bir yolu da oruç tutmaktır. Bir başka ifade ile oruç, in­sana Allah ile iyi geçinmeyi sağlayan  önemli bir ibadettir.  Dolayısıyla orucun insana kazandırdığı faydalar arasında Allah  rızasını amaçlamak, bir mü’min için vazgeçilmez bir tutku olmalıdır. Bunun  da yolu sağlam bir kulluk/ibadet şuurudur.


[1] M. Osman Uzman, Tababet-i  Ru­hiye, İst. 1941, 1/ 257-260                      

[2] Bakara, 2/183

[3]  Bakara, 2/257

[4]  Enfâl, 8/34)

[5]  Bakara, 2/1-5

[6]  Zâriyât,51/15-19

[7] Lokman, 31/16

[8] İnvestigator, Dr. İbrahim Al-Rawy, Büyük İslâm ve Modem Tıbbın Hakikatleri, İst. Tarihsiz

[9]  Buharî, Savm, 8.


[1] Celal Kırca, Orucun İnsana Kazandırdıkları,  Diyanet İlmi Dergi [Diyanet Dergisi], 1990, cilt: XXVI, sayı: 2, s. 41-48’den  bazı düzeltmelerle iktibas edilmiştir.

ETİKETLER:
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.