
Onuncu yıldönümünü idrak ettiğimiz 15 Temmuz darbe girişiminin ve bu girişimin başarısızlığa uğratılmasının üç farklı seviyede, ulusal, bölgesel ve küresel seviyelerde, kendine has fakat birbiriyle ilişkili anlamları ve yansımaları olduğunu düşünüyorum. Bu kısa değerlendirme yazısında, 15 Temmuz’un ulusal, bölgesel ve küresel seviyedeki anlamı ve yansımalarına ilişkin, bazılarını geçtiğimiz on yılda değişik mecralarda yayınlanan akademik makale ve kitap bölümlerimde detaylandırdığım yorumlarımın özetini, ilk defa “ruhban kibri” üzerine yazdıklarımla ilişkisini de kurarak, bütüncül bir bakış açısıyla ele alıyorum.
Türkiye’ye odaklanarak ulusal seviyede değerlendirecek olursak, 15 Temmuz darbe girişimi, 2000’li yıllarda başlayan, 2007-2009 döneminden itibaren ivme kazanan, 2016 yılında Insight Turkey dergisinin 15 Temmuz özel sayısında ilgili makalemin başlığında “Türkiye’nin Sivil Haklar Hareketi” olarak tanımladığım demokratikleşme hareketini tersine çevirmeye çalışan bir karşı devrimci darbe girişimiydi. Dinî ve etnik kimliklerin kamusal alanda ifadesinin önündeki engeller kalktıkça, FETÖ ve PKK gibi bu kimliklerden kaynaklanan mağduriyetleri istismar ederek kendine alan açan terör örgütleri de varoluşsal bir krize girdi. Kürt kimliğinin kamusal alandaki ifadesinin önündeki engeller kaldırıldıkça PKK’nın, İslamî dindarlığın kamusal alandaki görünürlüğünün engelleri kaldırıldıkça da FETÖ’nün beslendiği bataklık kurumaya başlamıştı. PKK, Temmuz 2015’de son yirmi yılın en kapsamlı terör saldırılarına başlayarak, FETÖ de Temmuz 2016’daki darbe girişimiyle bu süreci tersine çevirmeyi denedi ve başarılı olamadı.
Ordu içindeki organize bazı unsurların darbeler ve benzeri müdahalelerle siyasete yön verme eğilimi Osmanlı ve Türk tarihinin yüzyıllardır süren kronik bir sorunu. 1826 yazında Sultan II. Mahmud’un Yeniçeri Ocağı’nı kaldırması bu gibi girişimlere son verebilmek için devletin belki de en büyük müdahalesi ve tarihimizdeki müspet önemine binaen “Vaka-i Hayriye” olarak anılan muazzam bir müdahale. Vaka-i Hayriye’den 190 yıl sonra yine bir yaz döneminde bu defa yurt dışında bazı odakların da açık ve örtük desteğiyle FETÖ’nün anayasal düzeni silah zoruyla ortadan kaldırma teşebbüsü, halkın seferberliği ve vatansever askerlerin direnişiyle başarısızlığa uğratıldı. Dolayısıyla 15 Temmuz, bir nevi ikinci Vaka-i Hayriye olarak siyasi tarihimizde sivil-asker ilişkilerinin demokratikleşmesinde de şüphesiz bir milat sayılmalıdır.
15 Temmuz’un anlam ve önemini sadece Türk siyasetiyle sınırlamak elbette çok eksik bir yorum olur. Orta Doğu’da sömürgecilik ve manda yönetimleri kâğıt üstünde sona ermiş olsa bile, Arap Baharı olarak bilinen olaylarda bir kez daha açıkça görüldüğü üzere, Araplar başta olmak üzere Müslümanların halk egemenliği ve demokrasi talepleri, Avrupalı ve Amerikalı sömürgecilerin açık ve örtük desteğiyle gerçekleşen askerî darbeler, işgaller ve soykırıma varan katliamlarla bastırılmaya devam etti ve ediyor.
15 Temmuz darbe girişimine giden süreçte önemli bir dönüm noktası elbette 2013 yazıydı. Binlerce yıllık Mısır tarihinde doğrudan halk oyuyla iktidara gelen belki de ilk devlet başkanı olan Muhammed Mursi ve hükûmeti Temmuz 2013’te bir askerî darbe ile devrildi. Hemen akabinde Ağustos 2013’te Suriye’de Esed rejimi kimyasal silahlar kullanarak binlerce sivili katletti. ABD, Britanya ve Fransa başta olmak üzere Batılı büyük devletler, Arap-Müslüman dünyanın demokratikleşmesinde kilit rol oynayabilecek bu iki örnekte de Mısır’da askerî darbenin Suriye’de kitlesel sivil katliamının karşısında caydırıcı herhangi bir müdahalede bulunmadıkları gibi, Mısır’da Sisi rejimiyle kısa sürede ve açıkça, Suriye’de Esed rejimiyle ise daha örtük bir şekilde ve zamana yayarak normalleşme yoluna girdiler. Türkiye ise 2013’ten sonra hem Mısır’da hem de özellikle Suriye’de halk iktidarını destekleyen, bölgedeki ve hatta dünyadaki en büyük devlet olmaya devam etti.
Türkiye’nin Arap Baharı’ndaki rolü makalemde özetle, sonrasında derlediğimiz Arap Baharı kitabında daha detaylı olarak açıkladığım üzere, Türkiye’nin Arapların özgürlüğünden yana tavır alışı ve Müslüman çoğunluklu ülkelerde de demokrasiye taraftar oluşu, Türkiye ve Batılı devletler arasındaki en önemli anlaşmazlık ve dönüm noktasıydı. Batılı aktörlerin Mısır’daki askerî darbeye ve Suriye’de soykırıma varan kitlesel katliamlara ses çıkarmamalarını, Türkiye’de de FETÖ’nün ve FETÖ’yle iltisaklı kişi ve grupların darbe girişimine yeşil ışık yakmaları olarak yorumluyorum. Böylelikle 2013 yazından itibaren Türkiye’de hükûmeti her ne pahasına olursa olsun devirme girişimleri hız kazandı.
Türkiye’yi ve Suriye muhalefetini ülke içinde ve özellikle uluslararası medyada IŞİD destekçisi olarak göstermeye yönelik Ocak 2014’teki MİT tırları kumpası ve müteakip karalama kampanyası; yine Türkiye’yi IŞİD destekçisi göstererek 6-7 Ekim 2014’te başlatılan ve KCK-PKK karşıtı çok sayıda Kürt sivilin katledilmesi, darbe hazırlığının hem yurt içinde hem de yurtdışındaki bağlamını ve bağlantılarını ifşa eden dönüm noktalarıydı. Yine bölgesel seviyedeki büyük resme baktığımızda, 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi amacına ulaşsaydı, Haziran 2017’de ablukaya alınan Katar bu kuşatmayı yaramayacak, Libya hükûmeti Hafter’in saldırısıyla düşecek, Azerbaycan Karabağ’ı işgalden kurtaramayacak ve Suriye soykırımcı Esed rejiminden kurtulamayacaktı. Bu örneklerin tamamında, Katar’ın, Libya hükûmetinin, Azerbaycan’ın ve özgür Suriye muhalefetinin başlıca destekçisi olarak Türkiye belirleyici rol oynadı. Özetle, 15 Temmuz darbe girişimine karşı Türkiye doğrudan kendi bağımsızlığını ve demokrasisini başarıyla savunmuş olmanın ötesinde, dolaylı olarak Trablus’tan Bakü’ye, Doha’dan İdlib’e kadar kilit müttefiklerinin de kendi kaderini tayin hakkını savunmuş oldu.
2024 sonunda Suriye Devriminin başarıya ulaşması ve 61 yıllık Baas rejiminin devrilmesi, 15 Temmuz’un orta vadedeki en önemli bölgesel sonucu sayılabilir. 15 Temmuz darbe girişimiyle Türkiye’deki demokratik rejimi devirmeyi başaramayan, Katar’ı kuşatarak boğamayan, Trablus’da Libya hükûmetini yok edemeyen karşı devrimci uluslararası koalisyon, Orta Doğu’daki en gaddar ve totaliter diktatörlüğün devrilmesiyle çok büyük bir yara aldı.
Papalık liderliğindeki ruhbanın yükselişinin, Ortaçağ’da Katolik yönetimindeki Batı Avrupa’daki tüm Müslümanların ve diğer dinî azınlıkların yok edilmesiyle sonuçlandığını “Not So Innocent” başlıklı İngilizce makalemde ve Modern Dünyanın Kökenleri başlıklı Türkçe kitabımda açıkladım. Kendisinin toplumun genelinden ve inananlardan da üstün ve ayrıcalıklı bir sınıf olarak gören, tüm kâinatı bir oyun hamuru gibi şekillendirebileceklerini düşünen papalık liderliğindeki Katolik ruhban sınıfının bu kibrinde her türlü totaliter rejimler dâhil modern toplum mühendisliğinin kökeninin bulunabileceğini iddia ettim. Ruhban sınıfının var olduğu veya ortaya çıktığı her dini, mezhepsel ve hatta seküler ideolojik grupta böyle bir totaliter eğilim ve kitlesel şiddet potansiyeli olabileceğini de özellikle vurguladım. Myanmar’da Arakanlı Rohingya Müslümanlarının soykırımında rahip Wirathu liderliğindeki Budist rahiplerin kilit rolü, bu mekanizmanın çok güncel bir örneği olarak karşımıza çıkıyor. Şii İslam’da da bir ruhban sınıfı olduğunu ve bu ruhban sınıfının kitlesel zulümlerde kilit rol oynadığını devrimden günümüze İran’da ve İran’ın müdâhil olduğu Suriye gibi bazı ülkelerde gözlemliyoruz. Makale ve kitabımın Katoliklik başta olmak üzere Hristiyan ve diğer gayrimüslim aktörlere odaklanmasından yola çıkarak bazı sunumlarımda ehl-i sünnet veya Sünnilik olarak bilinen ana akım İslam’da böyle bir ruhban merkezli zulüm mekanizmasının neden olmadığı soruldu. Özellikle Türkiye örneğinde bu sorunun cevabını maalesef millet olarak tecrübe etmiş bulunuyoruz.
FETÖ projesi, doğası gereği ruhban sınıfı olmayan ana akım Sünni İslam’da, Katolik Hristiyanlık benzeri papalık liderliğinde bir ruhban sınıfı ihdas etme ve yine Katolik Hristiyan tarihinden aşina olduğumuz üzere bu FETÖ’cü ruhban eliyle bir toplumsal mühendislik projesi gerçekleştirme girişimidir. Hiçbir kavmin, aşiretin, ailenin kalıcı ve varoluşsal bir dinî üstünlüğünün olmadığı Sünni İslam geleneği içinde âdeta bir papalık liderliğinde küresel bir hiyerarşiyle örgütlenmiş bir ruhban sınıfı ihdas etme girişimi başarılı olmadı. 15 Temmuz darbe girişiminin yurtsever askerlerin ve halkın direnişiyle başarısızlığa uğratılmasıyla uluslararası düzlemde “Papalık Devletleri” benzeri bir operasyon merkezinden mahrum kalan ve Türk gençleri devşirdiği tabanını büyük ölçüde kaybeden bu yapının, küresel ölçekte ana akım Müslümanları etkisi altında alabilecek bir “ılımlı İslam” projesinin taşıyıcısı olması artık pek mümkün değil. Türkiye’siz bir FETÖ, tarihteki diğer benzerleri gibi marjinal bir dinî kült olarak daha sınırlı bir etkiye sahip olabilir. 15 Temmuz darbe girişiminin başarısızlığa uğratılmasının belki de en üst düzeydeki küresel sonucu, İsrail’in işgal politikasını desteklemek dâhil, Batılı büyük güçlerin siyasi, ekonomik ve kültürel politikalarının paralelinde, papalık benzeri bir liderliği ve Katolik ruhban sınıfı benzeri bir yapıya sahip FETÖ’cü İslam projesinin, Türkiye’de ve dünyada ana akım Müslüman çoğunluk nezdinde kök salmasını ve hâkim konuma gelmesini engellemiş olmasıdır.