
Siyaset, toplumu yönetme sanatı ve çabası olarak bilinmektedir. Bu mesleğe soyunan insanın, birçok yönden örnek olması ve önemli hatalar içinde yer almaması gerekiyor. Fakat, Türkiye’deki “partili siyaset” Batı’dan aldığı birçok unsur ile hem kendini toplumun yegâne yönlendiricisi ve belirleyicisi konumuna getirmiş durumda.
Siyaset, yönetme kültürü ve tekniği olarak anlaşılması gereken bir kelime. Fakat, siyaset bir amaç değil!.. Siyaset, bir metot ve usul sistemi. Siyasetin bir ahlakı ve kültürü bulunmakta, bu ahlak ve kültür doğrultusunda insan, toplum ve politika hedefine yönelik kural ve teknikler kullanılarak, en iyi hedeflere ulaşmak istenmektedir.
Parti, Batı’da farklı inanç, kültür ve menfaatler, toplum gruplarının birbirinden uzaklaştırmış ve hatta birbirine düşman hale getirmişti. Sosyal, iktisadi ve hukuki hayattaki bu ayrım, siyaset ve yönetimde de kendisini gösteriyordu. Bu yüzden, her grup kendi siyasi partisini kurma ihtiyacı hissediyordu. Çünkü, diğer gruplardan kendi hak ve menfaatini korumasını isteme durumu yoktu. Bu durum siyaset konusunda farklı partilerin bir güç mücadelesi ile, toplumları yönetme çabası haline gelmişti.
Meşrutiyet dönemi Batıcıları, Avrupa’nın maddi kalkınmasına bakarak, Batı’nın nasıl geliştiğini incelerken, olayın siyasi tarafına bakıp, Batı’daki parlamento ve anayasa sistemini alel acele alıp, bu sistemin bizim sosyal sistemimize uygun olup olmadığını bakmadılar!.. Birbirine dost ve kardeş olan bir toplumu, siyasi parti kurarak adeta birbirinden kopardılar! Aradan geçen üç yüzü aşkın senede bu siyasi partilerin, toplumun problemlerini çözdüğünü şahit olamıyoruz. Ama, siyasi partilerin birbirleriyle kıyasıya ve ölçüsüzce mücadele ederek, olumsuz bir örnek haline geldiklerini görüyoruz!..
Halbuki Avrupalı’nın Afrika, Asya ve Uzakdoğu’daki sömürü hareketleriyle birlikte altın, gümüş ve diğer değerli mamullerini toplaması yanında, oraların insanını da kendine köle yaparak, bütün bu imkanları kendi ülkelerine taşıyarak, Sanayi hareketini başlattıklarına dikkat etmediler.
Türkiye, öncelikle “tek parti”li bir sistem ile yönetimini özellikle Batı’ya ve Batı’nın sistemine uyarlamağa çalıştı. Ne dini, ne sosyal ve kültürel değer ve geleneklere dikkat edildi!.. Batı’dan, adeta “ne buldularsa” aldılar! Ama bütün bu düşüncesizce ve acele devrimcilik(!), yöneticileri halktan kopardı. Birtakım devrimler ise, “halka rağmen” yapıldı! Belli bir dönem sonunda, halkın ihtiyaç ve beklentilerine dönüş oldu ve sistemin otoriter yanı azaltıldı ve halka bazı tercihler yapma imkânı verildi. Ama, sistem hala ayrımcı politika güden siyasetçilerin (daha doğrusu particilerin) elinde idi.
Sosyal ve kültürel değerlere dayanmayan siyaset, ya baskı ile ayakta durabilir veya kişileri bu siyasetin kutsallaştırılmasıyla kendini sürdürebilir!.. Dolayısıyla bu iki alternatif şimdiye kadar Türkiye’nin yönetimine hakim olan anlayışlar olarak kendisini gösterdi. Ama bu süreçte, ne kültür, ne ahlak değerleri varlığını gösterebildi.
Siyasi baskılar, sürekli olmaz ve toplumlar, buna karşı ayağa kalkıp, hakkını arayabilir. Ama, “siyasetin kutsallaştırılması”, toplumun inanç ve ahlak değerlerini, siyasetin kuralları haline getirmekle daha az riskli bir bağlılık ve sürdürülebilirlik sağlanabilir. Özellikte, İslam toplumlarında yaşanan problem, böyle bir inanç ve ahlak değişimini hazırlanmasına yol açmıştır.
Sosyal değişim hareketlerinde, inanç ve ahlak, kişi ve toplumun değerlerinin muhafazasını gerektirmekte ve çeşitli sistemlerin bu değerlere uygun bir şekilde gerçekleştirilmesine imkan vermektedir. Fakat, eğer inanç ve ahlak dışı bir sistem arzu edilirse, inanç ve ahlakın yerine, yeni idealler ve kutsallar oluşturulur ve insanları, bu yeni kutsallara uygun hareket ederek, kendilerini huzur ve tatmin edildiklerine inandırılır!
Bugün Türkiye’de ve İslam toplumlarında ortaya çıkan “sanal rahatlık ve huzur” bu şekilde inanç ve ahlak değerlerinin yerine, seküler değerlerin koyularak, onları gerçekleştirdikten sonra, gerçek inanç ve ahlak değerlerine ulaşabileceği kanaatinin yerleştirilmesiyle gerçekleşmektedir. Ama bu algının ne toplumu ve ne de sistemi, sağlıklı ve verimli bir hale getiremediğini ve en önemlisi ise, halkın sistemi sadece seyreden bir konuma getirdiği görülmektedir. İşte, “büyük imtihan” da bu noktadan sonra başlamaktadır. Herkes bu imtihana nasıl hazırlanacağını düşünsün.
Bayaĝı’dır sitede yazıyorsunuz… iktidar kim?
idare kim de? Riba ile yönetiyor toplumu. şeytan gibi düşman gösteriyor? Sonra gizleniyor ben senden ayrıyım diye. Hep bu sitede oluyor bunlar, riba haram mı?
Allah Resülü Muhammed (Sav) ribayı kaldırıyor ve geri tazmin ediyor. Hangisini yaptı idare.
Ribayı mı kaldırdı? Yok.
Nasıl partiden bahsederdin?
Temeli tagut. Nasıl dayanak kılarsın?
Vekaletinin Allah olması gerekli, sen parti şöyle diyorsun… Allah’a havale ediyorum. O ne guzel gorendir. Ne guzel işitendir. Maşaallah. La kuvvete illa billah. Ya Allah’ım Şahit olarak Sen yetersin Allah’ım. Hakk ile batılı ayıran Allah’tır. Ya Hasib Allah’ım Sana Havale ediyorum.