
Anayasa’nın 68. Maddesinin 2. Fıkrasına göre; “Siyasî partiler, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.” Siyasi Partiler Kanunu’nun 4. Maddesinin ilk fıkrasına göre de “Siyasî partiler, demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır.” Yani Anayasal ve yasal sistem, siyasi hayatın esas unsurunun siyasi partiler olduğuna, “demokratik siyasi hayat” olacaksa, bunun ancak siyasi partiler aracılığıyla yapılabileceğine hükmediyor.
Oysa kâğıt üzerinde özgürlükçü ve en iyi sistem olarak tanımlanan “Demokrasi”nin, siyasi partilerin elinde nasıl bir otokrasiye dönüştüğüne hep birlikte şahit olduk, oluyoruz. Yani eğer Demokrasi, “halkın kendi kendini yönetmesi” ise, bunun siyasi partiler aracılığıyla hayat bulmadığı yaşanan bir hakikat. İşte bu yüzden, diyorum ki; “Demokrasi” konusundaki çekincelerim saklı kalmak üzere, eğer gerçekten halk kendi kendini yönetecekse, bu söylemde samimi iseniz, tüm siyasi partiler kapatılsın. Ya da siyasal hayat siyasal partilerden ibaret olmasın. En azında bugünkü haliyle hiçbir siyasi parti kalmasın. Peki, yerine ne gelsin? İşte bu yazıda bunun cevabını vereceğim.
Siyasi partilerin tümü kapatılsın, ya da artık siyasi partiler, siyasal hayatın vazgeçilmez unsurları olmaktan çıkarılsın; anayasal koruma altında da olmasın. Böyle diyorum da bunun için önce paradigmayı değiştirmek lazım. Çünkü alışılagelen bir sistem var. “Siyasi parti”siz bir siyasal hayatın nasıl olacağına, halkın yöneticileri nasıl seçeceğine dair başka bir örneklik görülmedi bu zamana kadar. Şimdi nasıl olacak da olacak?
Bu tür endişeler, kafaları etkisi altında tutan paradigmadan kaynaklanıyor. Zira siyasal hayatın paradigması şöyle: “Siyasi partiler olmadan siyasal hayat olmaz; halk, kendisini yönetecek yöneticileri ancak siyasi partiler aracılığıyla seçebilir.” Böyle bir “paradigma”, kurulu siyasal hayat çarkının dişlilerinden kurtulmanın önündeki en büyük engel. O halde, değişimin önce paradigmada gerçekleşmesi, önce paradigmanın değiştirilmesi lazım. Peki, yeni paradigma ne olacak? Şöyle olacak:
“Asıl olan toplumdur. Devlet olmasa da toplum var olabilir, ancak toplum olmasa devlet olamaz; çünkü toplumu devlet kurmaz ama devleti toplum kurar. Devlet topluma değil, toplum devlete hakim, malik ve tâbî olmalıdır. Siyasal hayat için siyasi partilerin olması şart değildir. Halk, siyasi partiler olmadan kendi yöneticilerini seçerse, daha aktif ve etkin katılım sağlayabilir.” İşte yeni paradigmanın dayanacağı ana kriterler bunlar olabilir.
Ancak böyle bir paradigma değişikliğini yapmak kolay değil elbette. Hatta çok zor. Çünkü “siyasi partisiz siyasal hayat olamayacağına dair paradigma”nın insanların iliklerine kadar işlediği bir ortamda, ben şimdi çıkmış, “paradigmanızı değiştirin” diyorum. Kaç kişi duyacak da, kim itibar edecek de bu olacak? Ancak ben işin bu kısmına bakmayacağım. Ben, “gerçek gündem”i “doğru analiz” edip, “özgür yorum” ile “etkin proje” halinde sunmakla yükümlü hissediyorum kendimi.
Buraya kadar yazdıklarımdan anlaşılan, şu: Siyasi partilerle biçimlenen siyasal hayatta, aslında toplumun, kendini yönetecekleri seçmesi diye bir şey söz konusu değil. Çünkü seçimlerin, aslında “devleti kimin yöneteceğini değil, devletin nasıl yönetileceğini belirlemesi” gerekir. Eğer seçimler, devletin kimler tarafından, ama aynı zamanda nasıl ve neye göre yönetileceğinin tercih edilebilmesini sağlamıyorsa, bu sistemde toplumun kendi kendini yönetmesi diye bir şey söz konusu olmaz. Eğer gerçekten halk kendi kendini yönetecekse, bunu siyasi partisiz bir siyasal hayatta, bambaşka bir seçim mekanizması ile, çok daha iyi yapabilir. İşte şimdi o noktaya geldik. Bu “bambaşka sistem” nasıl bir şey, hadi şimdi ona bakalım:
Şu ana fikri aklınızda tutun: “Toplum devletin toplumu değil, Devlet toplumun devletidir.” Öyleyse, toplumun “yönetim aktivitesine katılması” değil, “yönetim aktivitesini kullanması”dır asıl olan. Zira eğer devlet toplumun devleti ise, “katılma” değil, bizzat “kullanma” söz konusu olacaktır.
Peki, “toplum, devlet yönetimini doğrudan doğruya mı, yoksa dolaylı olarak mı kullanacak?”
Şartlar, toplumun yönetme hakkını doğrudan doğruya kullanmasına müsait değil. Bu yüzden toplumun, yönetme yetkisini kullanması, ancak dolaylı yollardan olabilir. Yani “vekâlet”, devlet yönetiminin esasını oluşturur. Toplum, kendi hakkı olan “yönetim”i doğrudan doğruya kullanamayacağından, devletin kendisi adına yönetilmesi için “vekil tayini” yoluna başvurur. İşte bu noktada “vekâlet ve temsil sistemi”ne ulaşıyoruz.
Şimdi diyeceksiniz ki, zaten hâlihazırda olan da bu değil mi? Zaten vekâlet ve temsil sistemiyle yürümüyor mu işler? Cevap veriyorum: Hayır! Öyle olduğu söyleniyor, ama öyle değil. Bunun için siyasal hayatın dayandırıldığı siyasi partiler, toplumu, kendini yönetecekleri seçiyormuş hissiyle kandırıyor. Çünkü siyasi parti liderleri birilerini seçiyor, halk da partilere oy veriyor. Hepsi bu kadar. Halkın, parti yönetimlerinin ve daha çok da liderlerinin belirlediği adayları değiştirme hakkı ve yetkisi yok. O zaman oy vermesin diyeceksiniz, ama bunun da geçerli bir hali yok. Zira tercih edeceği diğer parti de aynı sistemi uyguluyor.
Peki, gerçekten toplumun tam katılımını sağlayacak vekâlet ve temsil sistemi nasıl olur? İşte şimdi bunu anlatacağım. Modelimiz şöyle:
Bu dediklerimin bir hayli soyut kaldığının farkındayım; ancak merak etmeyin, modelimizi şimdi somut hale getireceğim. Bu üç hususu aklınızdan çıkarmamak kaydıyla, modelin işleyiş mekanizmasını şu şekilde özetleyebilirim:
Burada, “belirlenmiş liyakat sahibi kişiler” şartına dikkat edin. Bu şart, olabildiğince ayrıntılı olarak anayasal ve yasal dayanağa kavuşturulur ve her kademede dikkate alınır.
Bu durumda ne oldu? Devlet Başkanı olacak kişi, önce Mahalle/Köy Meclise seçildi; oradan İlçe Meclisine seçildi, oradan İl Meclisine seçildi, oradan Devlet Meclisine seçildi ve Devlet Meclisi içinden de Devlet Başkanlığına seçildi. Yani, tepeden gelmedi, tabandan yükseldi. Hem de öyle bir yükseldi ki, tüm ülkede üzerinde ittifak edilen, herkese tercih edilen bir kişi olarak Devletin başına geldi.
Modelimize göre bütün “Başkanlar”, işlerini yürütürlerken, mutlaka içinden seçildikleri meclis ile müşaverede bulunurlar. Meclisler, Başkanları sürekli olarak denetler, görevden alıp yenisini seçebilir. Yine, her meclisin üyesinin ya da her kademedeki başkanın, içinden geldiği alt meclisteki görevi devam eder. Dinamizmi sağlamak için, üst meclis üyesinin, alt meclisteki görevi belirli periyotlara bağlanabilir. Bu durumda, Devlet Başkanı’nın bile, hem İl Meclisindeki, hem İlçe Meclisindeki, hem Köy/Mahalle Meclisindeki görevi devam eder. Yani Devlet Başkanı, icraatları esnasında, tüm bu meclislere doğrudan katılarak hesap verir. Bu, maksimum denetim olup, bir daha seçilebilmesi için, en iyi performansı göstermesi, en iyi yönetimi yapması, hiçbir gayri meşru işe tevessül edememesi anlamına gelir. Bu sistemde maksimum denetim, en yüksek denetleme söz konusudur.
Başkanlar, bir üst mecliste Başkan seçilirse, alt meclisteki başkanlık görevleri sona ermez, yerine Meclis içinden vekil tayin eder. Mesela bir Köy/Mahalle Başkanı İlçe Meclisinin tabiî üyesi iken, İlçe Başkanı olursa, Köy/Mahalle Başkanlığı görevi için, Köy/Mahalle Meclisi içinden bir vekil tayin eder. İlçe Başkanlığı düşerse, Köy/Mahalle Başkanlığı devam eder.
Şimdi, eğer gerçekten halkın kendi kendini yönetmesi iddianızda samimi iseniz, hadi gelin, bu modeli uygulayın. Halk bu modelde gerçekten de kendi kendini yönetmenin zirvesine çıkacaktır.
Bu modelde, doğrudan adaylar seçime girer. Ancak adayların, STK’lar veya zorunlu olmayan siyasi partiler tarafından desteklenip halka tanıtılması, bu tür kuruluşların üyesi olması mümkündür. Ama hiçbir parti veya STK, kurum olarak seçime giremez. Seçime sadece adaylar, bireysel olarak, en alt yerleşim birimlerinde, doğrudan halkın karşısına çıkarak girer.
İşte, “toplumun devleti” denince, bu devleti tanımlayacak unsurlar arasında yer alan “vekâlet”in ve “temsil sistemi”nin asgari niteliklerinin ve mekanizmasının; buna benzer bir mahiyeti taşıması lazımdır. Bu modelin en belirgin özelliği, “tam liyakat şartları”, “doğrudan seçim”, “tabandan yükselme”, “maksimum denetim” ve “en yüksek hesap sorulabilirlik”tir.