islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
32,4972
EURO
34,5847
ALTIN
2.480,05
BIST
9.547,36
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
23°C
İstanbul
23°C
Az Bulutlu
Çarşamba Hafif Yağmurlu
19°C
Perşembe Az Bulutlu
19°C
Cuma Yağmurlu
15°C
Cumartesi Az Bulutlu
18°C

SİZ Mİ DAHA İYİ BİLİRSİNİZ, ALLAH MI?

SİZ Mİ DAHA İYİ BİLİRSİNİZ, ALLAH MI?

SİZ Mİ DAHA İYİ BİLİRSİNİZ, ALLAH MI?[1]

Bir âyeti tefsir etmek veyâ yorumlamak bu eylemi gerçekleştirenlerin diledikleri gibi kişisel subjektif/indi yaklaşımlarına, nefsi arzu ve duygularına/temennilerine bırakılmamıştır. Yine bir âyeti, o âyetin “kendinden önceki ve sonraki âyetlerle ilişkisine” bakmadan veyâ içinde bulunduğu sûrenin konu ve amacını hesaba katmadan bağımsız bir şekilde ele alarak tefsir etmeye çalışmak insânı isâbetli sonuçlara götürmeyebilir. Bunlara ilâve olarak bir âyetin “iniş nedeni” ve bu âyete Hz. Peygamber’in getirdiği açıklamalar da dikkate alınmak zorundadır. Bütün bunlardan sonra çıkarılacak sonucun Allah’ın ezelî irâdesini yansıtması, son vahiy olan Kur’ân’ın ana ilke ve mesajlarıyla da örtüşmesi gerekmektedir. Ama ne var ki; bütün bu ön koşullara rağmen âyetleri eğip bükenler, lâfızlarını olmasa da mânâlarını içlerinde bulundukları kendi mezhep/meşrep/mizac anlayışı doğrultusunda Allah’ın muradının dışına taşıyanlar, her devir ve dönemde eksik olmamıştır. Üstelik bu kişiler neredeyse Allah ile “merhamet yarışına” girmiş ve O’na “din öğretme[2] küstahlığına varan tavırlar gösterebilme cesaretine/aymazlığına düşmüşlerdir. Kısaca; dinin faturası hep Allah’a çıkarılmış ama kotarıcısı hep Allah adına hegemonya kuranlar olmuştur!

Şimdi Bakara/62. âyeti de yukarıda sözünü ettiğimiz süpekülatif olumsuzluklardan payını alan âyetlerden biridir. Bu âyetin tefsiri/yorumu üzerinde birçok farklı görüşler ileri sürülmüş ve gördüğümüz kadarıyla da ortak bir noktada birleşme/uzlaşma sağlanamamıştır. Âyetin içeriği şöyledir: “Kuşkusuz, [bu ilâhî kelâma] iman edenler ile Yahudi inancının takipçilerinden, Hristiyanlardan ve Sâbiîlerden[3] Allah’a ve Ahiret Günü’ne inanmış, doğru ve yararlı işler yapmış olanların tümü Rablerinden hak ettikleri mükâfatları alacaklardır; ve onlar ne korkacak, ne de üzüleceklerdir.[4]

Bu âyeti bağımsız ve sûrenin içeriğinden kopuk olarak yorumlayanlar, âyetteki “kurtuluş” fikrinin “Allah’a iman, Hesap Günü’ne iman, hayatta doğru ve yararlı işler yapmak” gibi sadece üç şarta bağlanmış olmasını başka hiçbir itikadda benzeri olmayan bir görüş zenginliği olarak görmüşlerdir. Başka bir ifâde ile bu düşüncede olanlar bu üç ilkeyi ebedî kurtuluşun “yeterlilik şartı” olarak kabul etmişler, arkasından da mükemmellik “imanı Muhammedî tarz ve tavra ulaştırmakla elde edilir” demişlerdir. Görüldüğü gibi onlar, âyette isimleri sayılan –hatta sayılmayan– ve bugün de varlıklarını sürdüren bu inanç gruplarının/kesimlerinin “kendi şeriatleri içerisinde” Allah’a ve âhiret gününe inanmalarını, salih amel işlemelerini, korku ve hüzne kapılmadan kurtuluşa ermelerinin ve cennete girmelerinin koşulu olarak yeterli limit saymışlardır. Hatta bazıları daha da ileri giderek “Hz. Peygamber’e tabi olmak tevhidin bir şartı değildir ve Kur’ân’ın hiçbir yerinde tevhid böyle bir şarta bağlanmamıştır” demişlerdir.

Bu düşüncenin yanında, âyete indiği tarihsel dönemin koşullarında bakmaya çalışanlar ise bu yaklaşıma katılmamış, burada kurtuluşu vurgulanan dört grubun/inancın Hz. Peygamber öncesi dönemde yaşamış Ehl-i Kitap’ın yani vahye muhatap olmuş kesimlerin içinden bu üç şartı gerçekleştirenler olduğunu söylemişlerdir. Kanaatimizce bu düşünce; medenî bir sûre içerisinde yer alan bu âyetin kendinden önceki âyetlerle olan bağlantısı düşünüldüğünde çok daha isâbetli durmaktadır. Çünkü Bakara/40. âyetten üzerinde durduğumuz âyete gelinceye kadarki bölümde konu İsrailoğulları ve onların kendilerine bunca nimet verilmiş olmasına rağmen Hz. Mûsâ’ya karşı gösterdikleri nankörlükleri, ahlâkî düşüklükleri, tevhidden küfre sapan davranışları ile ilgilidir.[5]

Şüphesiz bu toplumun/Ehl-i Kitap’ın içinde Allah’ın irâdesine ve rızasına uygun olarak yaşayan ve mânevî sorumluluklarının idrâkinde olan ihlâslı insânlar da bulunmaktaydı ki, zaten bunu Kur’ân çok net bir şekilde bize şöyle vermektedir: “[Ama] onların hepsi aynı değil: Geçmiş vahyin izleyicileri arasında, gece boyunca Allah’ın âyetlerini okuyan ve [O’nun huzurunda] secdeye kapanan dosdoğru insânlar da vardır.  Onlar, Allah’a ve Âhiret Günü’ne inanırlar; doğru olanı emreder, eğri olandan alıkoyarlar ve hayırlı işlerde birbirleriyle yarışırlar: işte bunlar dürüst ve erdemli kimselerdendir. Onların yaptığı hiçbir iyilik karşılıksız bırakılmayacaktır: çünkü Allah, Kendisine karşı sorumluluklarının bilincinde olanları iyi bilir.[6]

Aslında dikkat edilirse âyetler “geçmiş vahyin izleyicileri arasından” diyerek bir istisna yapmakta ve onların vasıflarını tıpkı üzerinde durduğumuz Bakara/62. âyette olduğu gibi üç şartta toplayarak “Allah’a ve âhiret gününe iman, iyiliği emretmek ve kötülükten alıkoymak yâni salih âmel” olarak göstermektedir. Başka bir ifâde ile bu âyetler grubu bir anlamda Bakara/62. âyetinin de açık bir tefsirini yapmaktadır. Buradan şunu anlıyoruz ki; ebedî kurtuluşa erenler, tevhidden saparak “Yahudileşenler, Hristiyanlaşanlar ve sâbiîleşenler” değil, onların içinde bu üç şartı yerine getirip de tekrar gerçek imana dönüp “Müslîm” olanlardır. İşte yaptıkları hiçbir şeyin karşılıksız bırakılmayacağı kişiler bunlardır ve âyetin son kelimesinde onlardan “takva” sahibi yâni kendilerini Allah’ın irâdesine teslim edip, başta şirk olmak üzere her türlü günahtan kendilerini koruyanlar/sakındıranlar olarak bahsedilmektedir.

Zaten bu görüşümüzün testini de bu âyetler grubundan önceki âyetlerin seyrinden anlamak mümkündür. Bu âyetlerde Allah önce “Müslim” toplumu insânlığın iyiliği için oluşturulmuş hayırlı bir topluluk olarak anmakta ve arkasından da geçmiş vahyin izleyicilerinin durumuna açıklık getirmektedir: “Siz, insânlığ[ın iyiliği] için çıkarılmış hayırlı bir topluluksunuz; doğru olanı emreder, eğri olandan alıkoyarsınız ve Allah’a inanırsınız. Eğer geçmiş vahyin mensupları, [bu tür bir] inanca ermiş olsalardı, bu, kendi iyiliklerine olacaktı; [ama] içlerinden pek az inanan bulunsa da onların çoğu fasıktır: [Fakat] bunlar size gelip geçici ezadan başka bir zarar veremezler ve eğer size karşı savaşa girseler bile hemen arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez. Onlar, Allah’a ve insânlara karşı taahhütlerine [sadakatle] bağlanmadıkları sürece[7], nerede bulunurlarsa bulunsunlar zillete dûçâr olurlar; çünkü Allah’ın gazabına uğramış ve aşağılanmaya mahkûm edilmişlerdir. Bütün bunlar [başlarına geldi,] çünkü Allah’ın mesajlarını inkârda ve peygamberleri haksız yere öldürmekte ısrar ettiler; bütün bunlar [vaki oldu], çünkü [Allah’a] isyânda bulundular ve hakkın sınırlarını inatla ihlâl ettiler.[8]

Bütün bunların dışında tefsirlerde bu âyetin iniş nedeni olarak da şu olay anlatılmaktadır. Daha önce Hristiyan olan ve Hz. Peygamber’in hicretini takiben Medine’ye gelip Müslüman olan Selmân-ı Fârisî, Hz. Peygamber’e arkadaşlık ettiği Hristiyanları ve onların dini hayattaki gayretlerini/amellerini anlattığında Hz. Peygamber bu sözleri benimsememiş ve “onlar İslâm dini üzerine ölmediler” buyurmuştur. İşte bu sözler Selmân-ı Fârisi’yi çok üzmüş ve kendi ifâdesiyle “dünyam karardı” demiştir. İşte bu olay üzerine Bakara/62. âyet indiğinde Hz. Peygamber Selmân’ı çağırıp ona şöyle söylemiştir: “Bu âyet senin arkadaşların hakkında indi. Kim benim peygamber olarak geldiğimi işitmeden önce Îsâ’nın dini ve İslâm üzere ölürse o hayırdadır. Ama bugün kim beni işitir de bana iman etmezse o da helâk olmuştur.”[9]

Buradan da anlaşılıyor ki; bu âyette isimleri zikredilen inanışlar –dinler değil– tek din olan İslâm’dan ayrılmış zihniyetin/mantığın mensupları, Hz. Peygamber’e ve Kur’ân’a inanıp “Müslîm” olmadıkça ebedî kurtuluşun kapsamı içerisinde olamayacaklardır. Yeterlilik koşullarını ön plâna çıkarıp, onları aklamaya çalışmak ve Allah’tan çok merhamet göstermeye kalkışmak, isâbetli bir yol olmadığı gibi yaşadığımız yeryüzünde bu inanç mensuplarının Müslümanlara gösterdiği düşmanlık ve yıkıcı faaliyet de onların İbrâhimî mirasın sahipleri olmadığı gerçeğini bize sayısız örnekleriyle göstermektedir. Ebedi kurtuluş konusunda Kur’ân’ın ısrarla üzerinde durup vazgeçilmez gördüğü şartlar; Allah’ın varlık ve birliği ile âhirete inanmak, Hz. Muhammed’in peygamberliğini ve öğretisini tanımak, Allah’ın razı olduğu güzel işler yapmaktır.[10] Bu aynı zamanda geçmişteki peygamberlerin tebliğ ettiği tek din İslâm’ın da özüdür.

Son söz yine Kur’ân’dan:

İbrahim, ne bir ‘Yahudi’, ne de ‘Hristiyan’ idi, ama kendini Allah’a teslim ederek her türlü bâtıldan yüz çevirmiş biriydi; ve O’ndan başka bir şeye ilâhlık yakıştıranlardan değildi. Gerçekte İbrahim’e en yakın olanlar, muhakkak ki -bu Peygamber’in ve [o’na] inanan herkesin yaptığı gibi- o’na tâbi olanlardır; Allah da inananlara yakındır.[11]

Deyin ki: Biz Allah’a inanırız; ve bize indirilene; ve İbrahim’e, İsmail’e, İshâk’a, Yakub’a ve onların soyundan gelenlere indirilene; ve Mûsâ’ya, İsâ’ya ve Rableri tarafından [diğer] tüm peygamberlere tevdî edilmiş olana [inanırız]; onların arasında hiçbir ayrım yapmayız. Ve biz O’na teslim olanlarız. Eğer [ötekiler de] sizin inandığınız gibi inanırlarsa şüphesiz doğru yolu bulmuş olurlar; yüz çevirirlerse de derin bir çıkmaza saplanmış olurlar, ama Allah seni bundan korumaktadır. Zira yalnız O’dur her şeyi işiten, her şeyi bilen.[12]

Allah[a inanmak] ile elçileri[ne inanmak] arasında ayrım yapmaya çalışarak, ‘Birine inanır, ama diğerini inkâr ederiz!’[13] demek suretiyle Allah’ı ve elçilerini inkâr edenler, (böylece de) arada bir yol tutturanlar (var ya); işte bunlar hakikati gerçekten inkâr edenlerdir: ve Biz hakikati inkâr edenler için aşağılayıcı bir azap hazırlamışızdır.[14]

NECMETTİN ŞAHİNLER

MİRATHABER.COM -YOUTUBE-

YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ 

[1] Bakara/140

[2] Hucurat/16

[3] Sâbiîler, Yahudilik ile Hristiyanlık arasındaki tek-tanrılı bir dinî grup olarak bilinmektedir. İsimleri (bu isim, “kendini (suya) daldırdı” anlamındaki Ârâmîce tsebha‘ fiilinden türetilmiştir), onların Hz. Yahya’nın takipçileri olduklarına işaret etmektedir -ki bu durumda, bugün hâlâ Irak’ta yaşayan ve Mandeliler diye tanınan bir topluluğa mensup olabilirler. Ancak onları, İslam’ın ilk çağlarında mevcut olan ve Müslümanlarca bütün tek tanrılı din sâliklerine tanınan avantajları elde etmek için gerçek Sâbiîlerin ismini bilinçli olarak kabullenmiş olmaları muhtemel bir ‘bilinemezci’ (gnostic) mezhep olan “Harran Sâbiîleri” ile karıştırmamalıyız.

[4] Bakara/62 “İnnellezîne âmenû vellezîne hâdû ven nasârâ ves sâbiîne men âmene billâhi vel yevmil âhiri ve amile sâlihan fe lehum ecruhum inde rabbihim, ve lâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn(yahzenûne).”

[5] Bakara/40-61

[6] Âl-i İmrân/113-115 “Leysû sevâ’(sevâen), min ehlil kitâbi ummetun kâimetun yetlûne âyâtillâhi ânâel leyli ve hum yescudûn(yescudûne). Yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri ve ye’murûne bil ma’rûfi ve yenhevne anil munkeri ve yusâriûne fîl hayrât(hayrâti), ve ulâike mines sâlihîn(sâlihîne). Ve mâ yef’alû min hayrin fe len yukferûh(yukferûhu), vallâhu alîmun bil muttekîn(muttekîne).

[7] Yani, onlar, tüm insânlığın Rabbi ve Efendisi olarak Allah kavramına/itikadına geri dönmedikleri ve kendileri ile Tek Allah’a inanan bütün diğer insanlar arasında bir engel oluşturan “Allah’ın seçkin halkı” oldukları fikrinden vazgeçmedikleri sürece.

[8] Âl-i İmrân/110-112

[9] bk. Taberî, I, 253-257

[10] Bakara /136-137; Nisâ /47, 116, 136, 150-152, 171-173

[11] Âl-i İmrân/67-68  “Mâ kâne ibrâhîmu yahûdiyyen ve lâ nasrâniyyen ve lâkin kâne hanîfen muslimâ(muslimen), ve mâ kâne minel muşrikîn(muşrikîne). İnne evlen nâsi bi ibrâhîme lellezînettebeûhu ve hâzan nebiyyu vellezîne âmenû vallâhu veliyyul mu’minîn(mu’minîne).

[12] Bakara/136-137 “Kûlû âmennâ billâhi ve mâ unzile ileynâ ve mâ unzile ilâ ibrâhîme ve ismâîle ve ishâka ve ya’kûbe vel esbâtı ve mâ ûtiye mûsâ ve îsâ ve mâ ûtiyen nebiyyûne min rabbihim, lâ nuferriku beyne ehadin minhum ve nahnu lehu muslimûn(muslimûne). Fe in âmenû bi misli mâ âmentum bihî fe kadihtedev ve in tevellev fe innemâ hum fî şikâk(şikâkın) fe se yekfîke humullâh(humullâhu), ve huves semîul alîm(alîmu).”

[13] Yahut: “Bazılarına inanır, diğerlerini inkâr ederiz” -yani, onlar Allah’a inanırlar ama peygamberlere inanmazlar, yahut, bazı peygamberlere inanırlar ama diğerlerini inkar ederler. Bana göre bu iki yorumdan ilki daha tercihe şayandır; çünkü o sadece bazı peygamberlerin inkâr edilmesini kapsamaz, ama aynı zamanda, Allah’ın kendi iradesini seçtiği elçiler aracılığıyla gösterebileceği fikrinin toptan reddini de ifâde eder. İslâm’a göre, Allah’ın peygamberlerinden birinin veya tümünün reddi, bizzat Allah’ın inkâr edilmesi kadar şiddetli bir günah teşkil eder.

[14] Nisâ/150-151 “İnnellezîne yekfurûne billâhi ve rusulihî ve yurîdûne en yuferrikû beynallâhi ve rusulihî ve yekûlûne nu’minu bi ba’din ve nekfuru bi ba’dın ve yurîdûne en yettehızû beyne zâlike sebîlâ(sebîlen). Ulâike humul kâfirûne hakkâ(hakkan), ve a’tednâ lil kâfirîne azâben muhînâ(muhînen).

ETİKETLER: ÜSTMANŞET, yazarlar
Yorumlar
  1. Zehra Kılıç dedi ki:

    Paylaşımınız için teşekkür ederim. Cuma günümü bereketlendirdi.
    Selam ve muhabbetle