
SÖYLEDİĞİMİZ AMA YAŞAMADIĞIMIZ KAVRAMLAR
Anlamlarını unutanlara bir hatırlatma
Günlük hayatımızda kullandığımız bazı kavramlar vardır ki onları sıkça dile getirir, anlamlarını bildiğimizi sanırız. Ancak bu kavramların anlamlarını hayatımıza ne ölçüde yansıttığımızı ise çoğu zaman düşünmeyiz. Ahlâk, hayâ, ar, edep, vicdan, erdem ve haddini bilmek bu kavramlardan bazılarıdır. Bunları söyler, fakat gereğini yerine getirmeyiz. Oysa bir kavramı dile getirmekle onun gereğini yapmak aynı şey değildir. Zira insanın düşüncesine, tutum ve davranışlarına yansımayan hiçbir kavram, gerçek anlamını bulmuş sayılmaz. Nitekim ahlâktan söz edip ahlâkın gerektirdiği davranışları göstermeyişimiz, hayâyı övüp hayâlı olmayışımız, vicdandan söz edip vicdanımızın sesine kulak vermeyişimiz, erdemli olmayı teşvik edip çıkarlarımız söz konusu olduğunda erdemden uzaklaşmamız bunun açık göstergeleridir.
Bu nedenle bugün üzerinde durmamız gereken asıl mesele, bu kavramları bilip bilmediğimiz veya anlamlarını unutup unutmadığımızdan ziyade, onların ifade ettiği değerleri ne ölçüde hayatımıza taşıdığımız ve bu konuda kendimizi sorgulayıp sorgulamadığımızdır. Çünkü zamanla unutulan, yalnızca kelimelerin anlamları değil, bu anlamların insana yüklediği sorumluluklardır. Bu sebeple günlük hayatımızda sıkça kullandığımız bazı ahlâkî kavramları yeniden hatırlamak ve onları yalnızca sözlük anlamlarıyla değil, düşünce, tutum ve davranışlarımızda ne ölçüde karşılık buldukları açısından da değerlendirmek gerekmektedir.
AHLÂK
Ahlâk, insanın iyi veya kötü olarak nitelendirilmesine yol açan manevî nitelikleri, huyları ve bunların etkisiyle ortaya koyduğu iradeli davranışlar bütünüdür. İnsanın kendisine, diğer insanlara ve topluma karşı tutum ve davranışlarını belirleyen değerleri ve ilkeleri kapsar. Bu bakımdan ahlâk, sadece iyiyi ve kötüyü bilmek değil, iyiyi benimsemek, doğruyu tercih etmek ve davranışlarını bu tercihe göre düzenlemektir.
Ahlâktan söz etmekle ahlâklı olmak aynı şey değildir. İnsan, doğruluğu savunabilir, dürüstlüğü övebilir ve başkalarına ahlâklı olmayı öğütleyebilir. Ancak kendi çıkarları söz konusu olduğunda savunduğu ilkelerden vazgeçiyorsa ahlâkı dile getiriyor, fakat gereğini yerine getirmiyor demektir. Çünkü ahlâkın gerçek sınavı, insanın çıkarlarıyla değerleri karşı karşıya geldiğinde başlar. Böyle zamanlarda insanın ne söylediğinden çok, neyi tercih ettiği önem kazanır. Zira ahlâk, savunulan bir düşünce olmaktan çıkıp davranışlara yön veren bir ilkeye dönüştüğünde ancak gerçek anlamını bulur.
HAYÂ
Hayâ; utanma, sıkılma ve çekinme duygusudur. Aynı zamanda namus ve edep anlayışını, ahlâk kurallarına bağlı olmayı; kişinin sevgi ve saygı duygusuyla kötü, çirkin ve ahlâk dışı davranışlardan rahatsız olup bunlardan kaçınmasını ifade eder.
Hayâ, insanın yaptığı davranışların kendisine yakışıp yakışmadığını sorgulamasını sağlayan bir iç ölçüdür. İnsan, yaptığı şeyin yalnızca başkaları tarafından görülüp görülmediğine değil, kendi değerleri bakımından doğru olup olmadığına da bakabiliyorsa hayâ duygusunu koruyor demektir. Bu sebeple hayâyı övmek başka, hayânın insanı yanlış davranışlardan alıkoyan yönünü hayatında yaşatmak başkadır.
AR
Ar; kişiyi utanç duyacağı, küçük düşüreceği davranışlardan uzak tutan ve alıkoyan utanma duygusudur. Hayâ, edep, hicap, iffet ve utanç gibi anlamlarla da ilişkilidir. Ar duygusu, insanın kendi değerini ve onurunu korumasına yardımcı olur. Kişi, yaptığı her davranışı yalnızca elde edeceği faydaya göre değerlendirmiyor, bazı davranışların kendisini küçülteceğini de hissedebiliyorsa ar duygusu hayatında hâlâ bir karşılık buluyor demektir. Çünkü ar, insanın her istediğini yapabilmesinden çok, her isteğinin peşinden gitmemesi gerektiğinin farkına varmasıdır.
EDEP
Edep; iyi ahlâk, güzel terbiye ve eğitim; zarafet, nezâket, incelik ve kibarlık; hayâ ve utanma anlamlarını taşır. Aynı zamanda bir toplumda gelenek, görenek ve kural hâlini almış iyi ve faydalı tutum ve davranışları, toplum töresine uygun davranmayı ve iyi tutum ve davranışı da ifade eder. Edep, gerektiğinde örtülmesi gereken ayıp yerlerini örtmeyi de içine alan geniş bir anlam içeriğine de sahiptir.
Edep, insanın sadece nasıl konuşacağını bilmesi değil, aynı zamanda bulunduğu yere, zamana ve karşısındaki insana göre davranışını ayarlaması; ne zaman konuşacağını, ne zaman susacağını; neyin söylenebileceğini, neyin söylenmemesi gerektiğini bilmesi ve buna göre davranışlarını ayarlamasıdır. Dolaysıyla edep, yalnız öğrenilmiş davranış kalıplarından ibaret bir davranış değil, insanın sözlerine ve davranışlarına ölçü kazandıran bir zarafet ve bir inceliktir.
VİCDAN
Vicdan, insanda iyiyi ve kötüyü ayırt eden; iyilikten huzur, kötülükten acı ve sıkıntı duymasına yol açan ve insanı davranışları hakkında adil bir yargıya yönelten duygudur. Kişinin kendi davranışlarıyla ilgili yargıda bulunmasını, kendi ahlâkî değerleri üzerinde dolaysız ve kendiliğinden değerlendirme yapmasını sağlayan; ona doğruyu ve iyiyi yapma sorumluluğu yükleyen içsel bir güçtür.
Vicdanın asıl değeri, insanın yalnızca başkalarının karşısında değil, kendi başına kaldığında da kendisiyle hesaplaşabilmesinde ortaya çıkar. İnsan, yaptığı yanlışın başkaları tarafından bilinmesinden korktuğu için değil, yanlış olduğunu bildiği için ondan uzak durabiliyorsa vicdanının sesini dinliyor demektir. Çünkü vicdan, yalnızca başkalarının bize ne diyeceğini değil, kendi kendimize ne söyleyeceğimizi de önemsemektir.
ERDEM – FAZİLET
Erdem veya fazilet; iyi nitelik, üstün özellik, meziyet, olgunluk, değer ve güzel huy anlamlarına gelir. İnsanı güzel ahlâklı olmaya sevk eden manevî güç ve iyilik yapmaya yönelten duygu olarak da tanımlanır. İnsanın doğuştan sahip olduğu veya gayret ederek geliştirebildiği ahlâkî vasıfları; doğruluk, yardımseverlik, yiğitlik, bilgelik, alçakgönüllülük, iyi yüreklilik ve ölçülülük gibi ahlâkın övdüğü nitelikleri kapsar. Aynı zamanda kişinin iyilik yapmasını ve kötülüklerden uzak durmasını sağlayan ruhî yetenek ve iradenin ahlâkî bakımdan iyiye yönelmesi olarak da anlaşılır.
Ancak erdemden söz etmek, erdemli olmak anlamına gelmez. Erdem, insanın doğruyu bildiği hâlde çıkarı başka bir şeyi gerektirdiğinde de doğru olandan vazgeçmemesini ister. Çünkü insanın gerçek niteliği, doğru olanı yapmanın kendisine hiçbir şey kaybettirmediği zamanlarda değil, bir bedel ödemesi gerektiğinde ortaya çıkar. Erdem, böyle zamanlarda insanın iradesini iyiden yana kullanabilmesidir.
HADDİNİ BİLMEK
Haddini bilmek; kişinin kendi değer ve yeteneğini bilmesi, kendisini üstün görmemesi ve yapabileceği şeylerin ötesine geçmemesi anlamına gelir. Aynı zamanda terbiyeli davranmayı ve üzerine düşmeyen işe karışmamayı da ifade eder.
Haddini bilmek, sanıldığı gibi insanın kendisini küçültmesi değildir. Aksine, kendi sınırlarını bilmesi ve başkalarının sınırlarına da saygı göstermesidir. Kendisini her şeyin ve herkesin üzerinde görmemek, her konuda söz sahibi olduğunu düşünmemek, bilmediği yerde bilmediğini kabul edebilmek de haddini bilmenin bir gereğidir. Belki de bu yüzden haddini bilmek, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin en açık göstergelerinden biridir. İnsan kendi sınırını bildiği ölçüde başkasının hakkını, alanını ve değerini de gözetir. Kısaca haddini bilmek, insanın ne olduğunu ve ne olmadığını bilmesidir.[1]
SONUÇ
Bütün bu kavramlara baktığımızda ortak bir noktada buluşuruz: Bir kavramı bilmek, onu dile getirmek, hatta başkalarına hatırlatmak, gereğini yerine getirmek için yeterli değildir. Kavramlar, gerçek anlamlarını insanın hayatında karşılık buldukları ölçüde kazanırlar. Ahlâktan söz etmekle ahlâklı olunmaz; hayâyı övmekle hayâlı, ardan söz etmekle ar sahibi olunmaz. Edebi anlatmak, edepli davranmak anlamına gelmez. Vicdandan söz etmek, vicdanın sesini dinlemeyi; erdemi yüceltmek, erdemli olmayı garanti etmez. Haddini bilmekten söz etmek de insanın kendi sınırlarını bildiğini göstermez. Çünkü insanın gerçek değerini, diline doladığı kavramlardan çok, bu kavramların hayatına kattıkları ve davranışlarında meydana getirdikleri değişiklik belirler. İnsan neye inandığını, neyi savunduğunu ve hangi değerleri benimsediğini sözleriyle anlatabilir; ancak bunları gerçekten yaşayıp yaşamadığını davranışları ortaya koyar.
Belki de bugün ihtiyacımız olan, yeni kavramlar öğrenmekten önce bildiğimiz kavramların anlamları üzerinde yeniden düşünmektir. Çünkü bazı kelimeleri unutmuş değiliz; onları hâlâ söylemeye devam ediyoruz. Unuttuğumuz, o kelimelerin bizden ne istediğidir. Kelimeler dilimizde yaşamayı sürdürürken anlamları hayatımızdan çekiliyorsa geriye yalnızca sözler kalır. Oysa ahlâk, hayâ, ar, edep, vicdan, erdem ve haddini bilmek, yalnızca dile getirilmek için değil, insanın hayatına yön vermek için vardır. Asıl mesele, hangi kavramları bildiğimiz değil, bildiğimiz kavramların hangilerini gerçekten yaşadığımızdır.
[1] Bu kavramların açıklanmasında lügatlerden ve özellikle www.ahlakterimleri.com adresinden yararlanılmıştır. İlgileri için Prof. Dr. Mehmet Zeki Aydın ve Mehmet Deri’ye teşekkür ederim.
Bilmek ve söylemek yetmez, uygulamak gerek.
Kişi önce kendini düzeltecek ki toplum düzelsin.