islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
49,2705
EURO
55,2972
ALTIN
6.644,78
BIST
12.265,98
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Parçalı Bulutlu
26°C
İstanbul
26°C
Parçalı Bulutlu
Pazar Parçalı Bulutlu
25°C
Pazartesi Az Bulutlu
24°C
Salı Hafif Yağmurlu
19°C
Çarşamba Yağmurlu
18°C

İHTİRAS: KAZANMAK İSTERKEN KAYBETMEK

İHTİRAS: KAZANMAK İSTERKEN KAYBETMEK
10/10/2026 10:00
A+
A-

İHTİRAS: KAZANMAK İSTERKEN KAYBETMEK

İnsan, istek ve arzularının peşinde koşarken çoğu zaman neleri kaybettiğini fark edemez. Daha fazlasını elde etme isteği ise başlangıçta insana güç verir; onu çalışmaya, üretmeye ve kazanmaya yöneltir. Ne var ki bu arzu, ölçüsünü ve dengesini kaybettiğinde, önce insanı açgözlülüğe sevk eder, sonra da onun hayatını kuşatan bir tutkuya dönüşür. Bu nedenle tutkulu insan sahip olduklarıyla yetinmez; elde ettiklerinin üzerine sürekli yenilerini koymak ister. Ne kadar kazanırsa kazansın, karnı doysa da gözü asla doymaz; daha fazlasını ister, henüz sahip olamadıklarına da sahip olma arzusuyla yanıp tutuşur.

Buradaki sorun, insanın istemesi, çalışması veya daha iyi bir hayat arzulaması değildir; sahip olma arzusunun tutkuya dönüşmesi ve insanın hayatını yönetmeye başlamasıdır. Dolayısıyla da insan, sahip olduklarının efendisi olmaktan çıkmakta, kendi arzularının ve ihtiraslarının esiri olmaktadır. Kur’an’ın ifadesiyle nefsini (heva ve arzularını) tanrılaştırmaktadır.[1] Zira nefsinin esiri olan insan, kazandıkça daha fazlasını istemekte; talep arttıkça arzularının esiri hâline gelmekte, dolayısıyla sahip olduklarının değerini ıskalamakta ve hayatın kendisine sunduğu değerleri ve güzellikleri görememektedir.

Kazanmak, insanın emeğinin karşılığını alması ve hayatını daha iyi hâle getirme arzusunun doğal bir sonucudur ve yaşanan bir gerçekliktir. Bunu inkâr etmek söz konusu değildir. Ancak kazanma arzusu, ölçüsünü ve dengesini kaybedip de insanın hayatını kolaylaştıran bir araç olmaktan çıkıp hayatın amacı hâline gelirse, işte o zaman sorun olmakta ve insanın sonunu hazırlayan bir etkene dönüşmektedir. Nitekim bu gerçeği, Zülfü Livaneli’nin Huzursuzluk romanında anlatılan “harese” hikâyesi ile Lev Tolstoy’un İnsana Ne Kadar Toprak Lazım? adlı hikâyesi, çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır.

Livaneli’nin romanında anlatılan harese hikâyesinde, develerin dikenli bir bitkiyi büyük bir iştahla yediğinden söz edilir. Keskin dikenler devenin ağzını yaralar ve kanatır. Ancak kan, dikenlerle karıştıkça devenin aldığı tat daha da hoşuna gider. Böylece deve yedikçe ağzı kanar, kanadıkça daha çok yer. Bir süre sonra kendi kanının tadına kapılır ve kendisini tüketen şeyin peşinden gitmeye devam eder. Engel olunmadığında da kan kaybından ölür.[2]

Hikâyenin düşündürücü yanı, devenin kendisine zarar veren şeyden uzaklaşması yerine ona daha büyük bir tutkuyla bağlanmasıdır. İnsan da tıpkı deve örneğinde olduğu gibi benzer bir çıkmaza sürüklenmekte ve daha çok kazanmak, daha fazla şeye sahip olmak veya başkalarından üstün görünmek istemekte; bu uğurda huzurunu, sağlığını, zamanını ve sevdikleriyle geçirebileceği günleri feda etmekten de çekinmemektedir. Dahası, sadece kazandıklarını görmekte, ama kaybettiklerini düşünmemektedir. Bu da ihtirasın en tehlikeli yanı, yani insanın kendisini tüketen şeyi bir kazanç olarak görmesidir.

Tolstoy’un Pahom adlı kahramanı da daha fazlasına sahip olma tutkusunun peşinde sürüklenen bir çiftçidir. Pahom için toprak, yalnızca geçimini sağlayacağı bir imkân değil, sahip olabildiği ölçüde kendisini güvende ve güçlü hissedeceği bir zenginliktir. Ne kadar toprağı olursa olsun, daha fazlasını istemekten vazgeçemez. Bir gün, uzak bir yerde cömert bir reisin istediği kadar toprak verdiğini öğrenir. Reis, Pahom’a bir şartla istediği kadar toprak vereceğini söyler: Güneş doğduğunda yürümeye başlayacak, gün batmadan başladığı yere dönecek ve çevresini dolaştığı bütün arazi onun olacaktır.

Pahom, güneşin doğuşuyla yürümeye başlar. Gördüğü her verimli arazi, sahip olma arzusunu biraz daha büyütür. Biraz daha ilerlerse daha fazla toprağa sahip olacağını düşünür. Geri dönmesi gerektiği hâlde gördüğü yeni arazileri de almak ister. Zaman ilerledikçe başlangıç noktasına yetişebilmek için önce yürür, sonra koşmaya başlar. Fakat gücü tükenmektedir. Nihayet güneş batarken başlangıç noktasına ulaşır ve orada yığılıp kalır. Reis ona bakarak, “Aferin! Bir sürü toprağın oldu!” der. Pahom’un uşağı ise onun öldüğünü görür; bir kürekle Pahom’un sığabileceği kadar bir çukur kazar ve onu oraya gömer.[3] Böylece Pahom’un bütün ömrü boyunca sahip olmak istediği toprağın son ölçüsü ortaya çıkar: Boyu kadar bir mezar.

Pahom’un yanılgısı, toprak sahibi olmak istemesi değildir. Asıl yanılgısı, daha fazlasına sahip olma arzusunun sınırını belirleyememesidir. Her seferinde biraz daha fazlasını ister ve sonunda sahip olmak istediği şey uğruna sahip olabileceği her şeyi kaybeder. İnsan, daha fazla kazanmak için yaşarken, bir süre sonra yaşamak için kazanmak zorunda olduğunu unutur. Sahip olacaklarının hesabını yaparken, sahip olduğu ömrünün de bir sınırı bulunduğunu gözden kaçırır.

Bu iki hikâye, farklı olaylar üzerinden aynı insan gerçeğinin iki yüzünü gösterir. Harese hikâyesinde insan kendi arzusunun peşinde kendisini tüketirken, Pahom’un hikâyesinde daha fazlasına sahip olma tutkusu insanın ömrünü tüketmektedir. Belki de bu gerçeği anlatan en kısa ve özlü sözlerden biri, “Az tamah, çok ziyan getirir.” sözüdür. İnsan, elindekini yeterli görmeyip daha fazlasına tamah ettikçe, kazandığını sandığı şeylerin yanında neleri kaybettiğini fark edemez. Daha çok kazanmak isterken huzurunu; daha geniş imkânlara kavuşmak isterken zamanını; geleceğini güvence altına almaya çalışırken bugünün güzelliklerini yitirmektedir. Zira ihtiras, sadece sahip olma arzusunu değil, sahip olmanın verdiği hazzı da büyütmekte; insan elde ettikçe tatmin olmak yerine, elde etmenin verdiği hazza alışmakta ve daha fazlasını istemeye başlamaktadır. Böylece ihtiras ile haz arasında birbirini besleyen bir döngü oluşmakta; insan sahip olduğu şeylerin değil, onlardan elde edeceği hazzın peşinden koşmaya başlamaktadır. Bu da insandaki doyumsuzluk hissini derinleştirmekte ve onu kanaat etmekten uzaklaştırmaktadır.

Çünkü ihtiras, önce insanın dengesini bozmakta, sonra değerlerini aşındırmaktadır. İnsan, sahip olmak istediği şey uğruna neleri göze alabileceğini sorgulamayı terk ettiğinde de ahlaki sınırlar da anlamını yitirmeye başlamaktadır. Dolayısıyla ihtiras, bir taraftan insan hayatını tüketirken, diğer taraftan da onun karakterini ve ahlakını çürütmektedir. Bunun bir sonucu olarak da insan; sahtekârlığa, yolsuzluğa ve harama bulaşmaktadır. Bu nedenle insanın ihtirasa bulaşmaması, bulaşmışsa şayet bir an önce bu beladan kurtulması gerekmektedir. Bunun da yolu, duygu kontrolü ve eğitimi yapmak ve daha da önemlisi tutkuların insan üzerindeki hâkimiyetini kırmaktır. Bunun için de insanın ne istediğini ve ne kadar istediğini bilmesi ve bunun idraki içinde olmasıdır. Aksi hâlde duygu kontrolü yapamayan insan, kazandıkça daha fazlasını istemekte; açgözlü ve doyumsuz olmakta, dolayısıyla da kanaatkârlıktan giderek uzaklaşmaktadır. Bunun bir sonucudur ki insan, maddeten zenginleşmek isterken farkına varmadan manen yoksullaşmakta; sahip olduklarını çoğaltırken huzurunu azaltmakta ve hatta onu kaybetmektedir.

Buradaki asıl mesele, insanın ne kadar kazandığından çok, kazandıkları uğruna neleri kaybettiğini ve nelerden vazgeçtiğini idrak edip edememesidir. Çünkü insanın gerçek kaybı, her zaman elinden çıkan şeyler değildir. Bazen asıl kayıp, daha fazlasına sahip olma tutkusu uğruna farkına bile varmadan kendisini tüketmesidir. Dolayısıyla insan sahip olduklarını çoğaltmaya çalışırken hayatından eksilenlerin, gönlünden çekilip gidenlerin ve yitirdiği huzurun farkına varamamaktadır. Bu nedenledir ki Hz. Peygamber, “Âdemoğlunun bir vadi dolusu altını olsa, bir ikincisini ister. Onun gözünü ancak toprak doyurur. Allah, tövbe edenin tövbesini kabul eder.”[4] buyurarak insanın sahip olma arzusuna ve sınır tanımayan tutkusuna dikkatimizi çek

Dipnotlar

[1] Furkan, 25/43.

[2] Zülfü Livaneli, Huzursuzluk, İstanbul: Doğan Kitap, Ocak 2017.

[3] Lev N. Tolstoy, İnsana Ne Kadar Toprak Lazım, çev. Serhan Nuriyev, İstanbul: Nar Yayınları, 1. bs., Mayıs 2007. Bu kitabın diğer bir çevirisinin adı da İnsan Neyle Yaşar’dır.

[4] Buhârî, Rikâk 10; Müslim, Zekât 116.

Prof. Dr. Celal Kırca

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

Yorumlar
  1. Recep OĞUR dedi ki:

    Tam da günümüzün konusu. Sınır yok. Dün Elon Musk’ın servetinin 1 Trilyon Dolar olduğunu gördüm. Hayal dahi edilemeyecek bir servet. Hayalini bile kuramayız. Ama daha fazlası hep isteniyor.
    Aşırı güç beraberinde aşırı kibir. Sonrası Firavunlaşma. En son noktada ise Tanrılaşma.
    Ülkemizde daha küçük ama bize göre yine de çok büyük rakamlarla oynanıyor.
    Hedef hep aynı.
    Bizler mal mülk edinme sevdasıyla kabirlere doğru olan yolculuğumuzu son sürat sürdürüyoruz.
    Kaleminize sağlık hocam.
    Güncel ve sıkıntılı konularımıza el atmaya, dile getirmeye devam ediyorsunuz.
    Sağlıklı huzurlu günler dilerim.

  2. KEMAL METE dedi ki:

    Bu doyumsuzluk neden diye merak eder dururdum. Bu yazı merakımı giderdi:
    “ihtiras, sadece sahip olma arzusunu değil, sahip olmanın verdiği hazzı da büyütmekte; insan elde ettikçe tatmin olmak yerine, elde etmenin verdiği hazza alışmakta ve daha fazlasını istemeye başlamaktadır. Böylece ihtiras ile haz arasında birbirini besleyen bir döngü oluşmakta; insan sahip olduğu şeylerin değil, onlardan elde edeceği hazzın peşinden koşmaya başlamaktadır. Bu da insandaki doyumsuzluk hissini derinleştirmekte ve onu kanaat etmekten uzaklaştırmaktadır.”