islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
49,1773
EURO
55,4046
ALTIN
6.604,03
BIST
12.374,26
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
21°C
İstanbul
21°C
Az Bulutlu
Çarşamba Çok Bulutlu
22°C
Perşembe Çok Bulutlu
20°C
Cuma Açık
23°C
Cumartesi Parçalı Bulutlu
24°C

İNSAN, İYİLİK VE KÖTÜLÜK

İNSAN, İYİLİK VE KÖTÜLÜK
03/10/2026 10:34
A+
A-

İNSAN, İYİLİK VE KÖTÜLÜK

İnsan, fıtratı gereği hem iyiliğe hem de kötülüğe yönelme potansiyeline; akıl ve iradeye  sahip olan ve  bu nedenle de  eylemlerinde tercih  yapabilen bir varlıktır.  Ne var ki insanın bu potansiyele sahip oluşu, onun peşinen iyiliğe ya da kötülüğe mahkûm edildiği anlamına gelmemektedir. Zira hem iyilik, hem de kötülük, insanın kendi iradesiyle yaptığı tercihlere bağlı bir olgudur. Bu nedenledir ki insan, sahip olduğu bu fıtrî yeti ile kötülüğü tercih edebildiği gibi, aklını kullanması, vicdanın sesini dinlemesi ve iradesiyle iyiliği de tercih edebilmekte ve bunu davranışlarına dönüştürebilmektedir. Çünkü sahip olduğu fıtrat, insana bu imkânı vermektedir.               

Dolayısıyla da insanın sahip olduğu potansiyel duygular, onu etkilemekte ve yönlendirmekte; akıl, doğru ile yanlışı ayırt etmekte; vicdan, onu uyarmakta; vahiy, ölçü ve rehberlik sunmakta; irade ise iyi ile kötü arasında tercih yapmaktadır. Bunun sonucunda ortaya çıkan her davranış, insanı sorumlu bir varlık hâline getirmektedir. Zira bir yetiye ve bir imkâna sahip olmakla o imkânı kullanmak aynı şey değildir. Allah, insana yaradılışında bu imkânı verdiği gibi, bu imkânı kullanıp kullanmama iradesini de vermiştir. Bu nedenle insan, iyiliği de kötülüğü de tercih edebilmektedir. Tıpkı servet sahibi bir insanın servetini hayır işlerinde kullanabildiği gibi şerli işlerde de kullanabilmesi gibi. Burada önemli olan, kötülüğün mümkün olması ile kötülüğün zorunlu olması arasındaki farkı görebilmektir.

Nitekim Allah, insanı kötülük yapmaya mecbur eden bir varlık olarak değil, tercih yapabilecek bir varlık olarak yaratmıştır. Bu nedenledir ki Kur’an, “İsteyen inansın, isteyen inanmasın”[1]; “Biz ona iki yolu da gösterdik” [2]; “İster şükreder, isterse nankörlük eder.”[3] sözleriyle de bu konuya bir açıklık getirmektedir. Dolayısıyla kötülüğün mümkün olması, insanın özgür olmasının bir sonucu olsa da gerçekleşmesi insanın tercihine bağlı bir durumdur.  Çünkü insanın özgür olabilmesi için tercih edebileceği imkânların bulunması gerekmektedir. Sadece iyiliğin olduğu, fakat kötülüğün olmadığı bir yerde iradeden ve tercihten asla söz edilemez. Şayet insan sadece iyiliği seçmeye zorlanan bir varlık olsaydı, yaptığı iyiliğin ahlâkî değerinden de söz edilemezdi. Zira zorunlu olarak yapılan bir davranış, özgür bir irade ve tercihle yapılan bir davranış değildir. Bu tercih sebebiyledir ki  insan,  yaptıklarından sorumlu tutulmaktadır, şayet insanın böyle bir tercih yapabilme iradesi olmasaydı, yaptıklarından da sorumlu olmazdı.

Bu nedenle insanın fıtrî yapısı ve sahip olduğu potansiyel, bütün davranışlarının başlangıç noktasıdır. Ahlâk  ise bu imkânın eğitim, tecrübe ve irade yoluyla geliştirilmesini ifade eder.  Zira insan, fıtratında bulunan iyilik yönünü geliştirebildiği gibi, sahip olduğu imkânları yanlış kullanarak kötülüğe de yönelebilmekte ve onu  geliştirmektedir. Bu sebeple insanın ahlâkî gelişiminde aile, eğitim, çevre, bilgi ve tecrübenin yanı sıra dinin de önemli bir rolü bulunmaktadır.

Zira din, insan aklını ve vicdanını besleyen, doğru ile yanlış konusunda ölçüler veren ve insanın iradesini doğru yönde kullanmasını isteyen ilke ve kurallar koymakta; dolayısıyla  da insanın fıtratını koruyan, geliştiren ve onu doğru istikamete yönelten ilahî bir rehber olmaktadır. Bu yönüyle din, insanı sadece kötülükten sakındırmakla kalmamakta; aynı zamanda iyiliği gerçekleştirmeye ve onu hayatında bir değer hâline getirmeye de teşvik edip yönlendirmektedir.

Konuya bu açıdan bakıldığında kötülüğü, insanın  kendisini iyiliğe yönlendiren  duygularından uzaklaşarak sahip olduğu  yetilerini yanlış yönde kullanması olarak  anlamak ve değerlendirmek mümkündür. Bu nedenledir ki  insan; zulmettiğinde, yalan söylediğinde, haksızlık yaptığında, başkasını sömürdüğünde veya bir insanın hayatına kastettiğinde, sadece karşısındaki insana zarar vermekle kalmamakta, aynı zamanda kendine de zarar vermekte, insanî ve ahlâkî değerlerini bozmaktadır. Çünkü kötülük, sadece dış dünyada meydana gelen bir zarar değil, aynı zamanda insanın kendi iç dünyasında da  meydana gelen bir kirlenmedir.  Bir anlamda kapısını kapatan insan, bu kapıyı  sadece dışarıdakilere değil,  aynı zamanda içeridekilere de kapatmış olmaktadır.

Bu nedenledir ki Kur’an, “Nefsini arındıran kurtulmuş, onu kirleten ise ziyana uğramıştır.”[4] sözüyle insanın dikkatini bu konuya çekmektedir. Çünkü insan kötülük yaptıkça sadece başkasının hayatını değil, kendi ahlâk dünyasını da yaralamaktadır. Buna karşılık iyilik yaptıkça yalnızca başkasına fayda sağlamakla kalmamakta, kendi kişiliğini ve ahlâkını da geliştirmektedir.

Bu çerçevede iyilik, insanın sahip olduğu fıtrî ve ahlâkî imkânları doğru yönde kullanarak kendisine ve başkalarına fayda sağlayan davranışları gerçekleştirmesidir. Kötülük ise bu imkânların yanlış yönde kullanılması ve insanın hem kendisine hem de başkalarına zarar verecek tercihlerde bulunmasıdır. Bu nedenle ahlâk, yalnızca kötülükten uzak durmak değil, aynı zamanda iyiliği gerçekleştirmek ve onu çoğaltmak sorumluluğunu da içermektedir.

Dolayısıyla dünyada meydana gelen savaş, zulüm, haksızlık, yalan, cinayet ve sömürü gibi ahlâkî kötülükler, doğrudan Allah’a nispet edilemez. Zira insanın kötülük yapabilme imkânına sahip olması ile kötülüğü kendi iradesiyle tercih edip gerçekleştirmesi aynı şey değildir. Çünkü yaratmak ile tercih etmek farklı olguları ifade etmektedir. Allah’ın insana iyiliği de kötülüğü de tercih edebilecek bir yeti ve irade vermesi, insanın kötülüğü zorunlu olarak yapacağı anlamına gelmemektedir. İnsan neyi tercih ederse onun sonuçlarıyla karşılaşmak durumundadır. Bir insanın diğer bir insana zulmetmesi, onun kaderinde mutlaka zulmetmek olduğu için değil, zulmetmeyi tercih ettiği için ortaya çıkmaktadır. Eğer insanın hiçbir tercih hakkı bulunmasaydı, yaptığı iyiliklerden dolayı övülmesinin ve kötülüklerden dolayı sorumlu tutulmasının da bir anlamı olmazdı.

Bununla birlikte, insanın kendi iradesiyle gerçekleştirdiği ahlâkî kötülüklerle, iradesi dışında karşılaştığı acı ve musibetleri  de birbirinden ayırmak gerekir. İnsan hayatında hastalık, ölüm, deprem ve benzeri acı ve musibetlerle karşılaşabilmektedir. Bunlar insanın iradesiyle gerçekleştirdiği davranışlar değildir. Bu nedenle acı ile kötülüğü birbirine özdeşleştirmemek gerekir. Her acı veren olay, ahlâkî anlamda kötülük değildir.

Deprem bir tabiat olayıdır; hastalık insanın iradesi dışında meydana gelebilir; ölüm ise hayatın kaçınılmaz bir gerçeğidir. Ancak insanın bu olaylar karşısındaki tutumu ahlâkî bir nitelik kazanabilir. Örneğin depremin meydana gelmesi bir tabiat olayı iken, depreme dayanıklı binalar yapmamak, gerekli tedbirleri almamak, dolayısıyla insanların hayatını çıkar uğruna tehlikeye atmak, ahlâkî bir kötülüktür.

Zira insanın iradesi dışında meydana gelen olaylar karşısında bile yapabileceği bazı şeyler vardır. Bunların başında, aklıyla, bilgisiyle ve sahip olduğu imkânlarla tedbir almak gelmektedir. Nitekim çok sık kullanılan “Tedbir insandan Takdir Allah’tan” sözü de bunu ifade etmektedir. Bunun için insanın koruyucu sağlık kurallarına uyması, depremlere dayanıklı ve sağlam binalar yapması, hastalandığında tedavi olması ve aç ve açık kalmamak için çalışması; gücünün yetmediği durumlarda ise sabretmesi ve mücadeleyi de elden bırakmaması gerekir.

Dolayısıyla kader anlayışı, insanı pasifliğe ve hareketsizliğe değil; gücü dâhilinde olan konularda sorumluluk almaya, gücünü aşan olaylar karşısında ise hikmet ve teslimiyetle hareket etmeye yöneltir. Burada önemli olan, insanın iradesi dâhilinde gerçekleşen olaylarla iradesi dışında meydana gelenleri birbirine karıştırmamasıdır. İnsan, kendi iradesiyle gerçekleştirdiği davranışlardan sorumludur; iradesi dışında karşılaştığı olaylardan ise sorumlu tutulamaz. Bununla birlikte sahip olduğu imkânlar ölçüsünde tedbir almak, karşılaştığı güçlüklerle mücadele etmek ve gücünün yetmediği yerde sabretmek durumundadır.

Bu nedenle insanın yalnızca “Kötülük dünyada neden var?” sorusunu değil, aynı zamanda “İnsan kötülük karşısında ne yapmalıdır?” sorusunu da sorması gerekir. Çünkü kötülük karşısında insanın önünde iki yol bulunmaktadır: Kötülüğü kaçınılmaz bir kader olarak görüp ona teslim olmak veya gücü ölçüsünde zulmü önlemeye, haksızlığı gidermeye, acıyı hafifletmeye ve iyiliği çoğaltmaya çalışmak. İnsanın sorumluluğu da tam bu noktada ortaya çıkar.  Bu nedenle insan kaderi bahane ederek kötülüğü onaylamamalı, elinden geldiği kadarıyla önlemeye çalışmalı; iyiliği teşvik etmeli  ve   onun yanında yer almalıdır.

 İslâmî anlayış, kötülüğü üretmemeyi ve ona teslim olmamayı esas alır. Zira insan, gücü ve imkânı ölçüsünde kötülüğe karşı çıkmak, zulmü önlemeye çalışmak, haksızlığı azaltmak ve iyiliği gerçekleştirmekle sorumludur. “Emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ani’l-münker” ilkesi de Müslümandan bunu istemektedir. Çünkü insan, özgür iradesiyle kötülüğü tercih edebildiği gibi, aynı iradeyle ona karşı koyabilir ve iyiliği gerçekleştirebilir. Bu bakımdan kötülüğün mümkün olması, insanın cüz’î irade ve özgürlüğe sahip olmasının bir sonucu; kötülüğün gerçekleşmesi ise insanın bu özgürlüğünü kötülük yönünde kullanmasının bir sonucudur. Dolayısıyla insana düşen görev, kendisine verilen özgürlüğü kötülüğü üretmek ve çoğaltmak için değil, iyiliği gerçekleştirmek ve çoğaltmak için kullanmaktır. Zira insanın ahlâkî değeri, kötülük yapma imkânına sahip olduğu hâlde ondan uzak durması ve iyiliği kendi iradesiyle tercih etmesiyle ortaya çıkar. Asıl erdem de insanın kötülük yapamayacak durumda olması değil, yapabileceği hâlde kötülüğü tercih etmemesi ve iyiliğe yönelmesidir.

Sonuç olarak kötülük, insanın kaçınılmaz kaderi değildir. İnsan, fıtratında var olan iyilik duygusunu ve yetilerini; aklı, vicdanı, vahiy ve iradesiyle geliştirebilir. Kötülüğe yönelten eğilimlerini ise eğitim, ahlâk ve irade yoluyla denetim altına alabilir; duygularını kontrol ederek onları doğru yönde kullanmayı öğrenebilir. Bu nedenle insanın kötülüğü yalnızca açıklamak ve kınamakla yetinmemesi; kötülük karşısında nasıl bir tutum ve tavır takınması gerektiğini de bilmesi ve gücü ölçüsünde onunla mücadele etmesi  de gerekir. Daha açık bir ifadeyle insana düşen, kötülüğü bir kader olarak kabullenmek değil; gücü yettiğince ona karşı koymak, zulmü önlemek, adaleti gerçekleştirmek, acıyı azaltmak ve iyiliği çoğaltmak için çaba göstermektir.

Çünkü insanın değeri, kötülüğün varlığını kabullenmesinde değil, karşısında nasıl bir tavır aldığıyla ortaya çıkar. Kötülüğe karşı iyiliği tercih etmek, zulüm karşısında adaleti savunmak ve sahip olduğu iradeyi doğru yönde kullanmak, insanın hem insanlığının hem de kendisine verilen özgürlüğün bilincinde olduğunun  da bir göstergesidir.    

Dipnotlar

[1] Kehf, 18/29.

[2] Beled, 90/10.

[3] İnsan, 76/3.

[4] Şems, 91/9-10.

Prof. Dr. Celal Kırca

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

Yorumlar
  1. Faruk Saban dedi ki:

    Selamlar saygılar, İnsanlar her dönem sil baştan misali, iyiliği ve kötülüğü tecrübe eder dururlar, asırlar geçse de, aynı duygular her daim devran eder. Fakat bilgi, birikim ve yaşantılarla etkilemeye ,etkilenmeye yatkın bir hayat! Bakıyorum da insanlar iyilik ve kötülük anlayışı yorumları kendilerine göre anlaması ona göre yorumlaması ve çıkarına uygun gördüğü bir durum varsa, Ahiret bilinci ve hesap sorulacağı bilinci fazla gelişmemiş olunca imkanlar da kendilerine sunulduğu vakit, cehennem halkasını boyunlarına geçirebilme cüretini gösterebiliyorlar. Yine de yaşanan gerçekliklere bakıp rabbimizin sonsuz,merhameti,sabrı ve insana verdiği değer ve imkanlar içerisinde, yine de ona sığınıp ona dua edip yanlışı yanlış gören, doğruyu doğru gören ve yanlışının farkına varıp samimiyetle ona sığınmaktan da başka çıkar yolumuz yok. Dilinize kaleminize sağlık ömrünüze bereket saygılar hürmetler.

  2. Recep OĞUR dedi ki:

    Hocam saygılar, kaleminize sağlık.
    Ben Türkiye’de iki meslek erbabının konu bulmada hiç zorlanmayacağını düşünürdüm. GAZETECİLER VE MİZAH İLE UĞRAŞANLAR. Şimdi bir üçüncüsü de sizin gibi toplumu aydınlatmaya çalışan İLİM VE İRFAN SAHİBİ DİN ADAMLARI’nın konu bulmada hç zorlanmaycağını düşünüyorum.
    Hergün yeni yeni konular maalesef gündemimize bomba gibi düşüyor. İslam alemi ve Türk Vatandaşları bunu hak etmemeli diye düşünüyorum. Ama galiba birçok şeyi de hak ediyoruz galiba.
    Kuran ve Hadisleri maalesef bir kenara bırakmışız.
    Son dönemde Machivelli’nin PRENS Kitabından alıntılar olan paylaşımları görüyorum. O da aslında günümüzden 500 yıl önce çok güzel ve değerli tespitler yapmış.
    Sanırım günümüzde insanlarımız tercihlerini (iyilik-kötülük) daha çok ikincisinden yana kullanmayı tercih eder duruma geldi.
    İyi günlerde yaşamak dileğiyle.
    Kaleminize sağlık hocam.
    Sağlıklı, huzurlu günler diler, saygılar sunarım.

  3. Sinan ÇAKIR dedi ki:

    Efradını Cami Ağyarını mani bir yorum.

  4. Kemal Türksoy dedi ki:

    Değerli hocam,
    İyilik ve kötülük üzerine kaleme aldığınız bu makaleniz de diğer makaleleriniz gibi etrafını cami, ağyarını mani bir güzellikte, zihninize ve kaleminize sağlık…Özellikle kötülüğü anlatırken yaptığınız açıklama çok yerinde…Kötülük işlemeye muktedir olamayan bireylerin kötülükten kaçınma iddiasının bir anlam ifade etmediğini çok güzel açıklamışsınız.Mesela içki içme imkanı bulunduğu halde içmeyen insan muteberdir.Zina etmeye muktedir olduğu halde zina etmeyen insan makbuldür.Yolsuzluk, hırsızlık,adam öldürmeye gücü ve imkanı bulunduğu halde yapmayan insan kötülüklerden sakınmış olur.Müslüman iyiliği yapma gayreti içerisinde olmalı ve iradesi ile kötülüklerden uzak durmalıdır.Allah’ın verdiği aklı bu yönde kullanmalıdır.İyilik ve kötülük işleme yönünden kader bazında değerlendirmeleriniz de mükemmel…Teşekkürler Sayın hocam, selam ve saygılarımla…

  5. Ali ekşi dedi ki:

    Allah im bizi insan eyle demişti efe hz leri..insan olmak en şerefli vasiftir. Rabbımiz bizi en güzel şekilde yarattı..insana güzellik yaraşır..fıtrat iyi olarak yaratıldığı için kötü yanlış insan da sırıtır nahoş durur.kötüler bu fitrata aykırı olanlar fıtratı bozulanlardir..kuran bu güzel fıtrat ve ahlaki anlatır efendimiz yaşantı ve sözleri ile iyi insan iyi Müslüman olmayı öğretir..
    Rabbım bizi iyilerden salihlerden eylesin.