
Bir toplumun hangi meselelerle meşgul olduğu, aslında hangi istikamete doğru yürüdüğünü de gösterir. Günlerce aynı konuların konuşulduğu, aynı tartışmaların tekrarlandığı, aynı mahremiyet ihlallerinin milyonlarca insanın önüne taşındığı televizyon programları üzerine düşünürken asıl sorulması gereken soru şudur: Biz neyi izliyoruz ve izlediğimiz şey bizi neye dönüştürüyor?
İslam, insanın yalnızca bedenini değil; gözünü, kulağını, kalbini ve zihnini de korumayı hedefleyen bir dindir. Kur’ân-ı Kerîm’de:
“Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar.” (en-Nûr, 24/30) buyrulmaktadır. Aynı şekilde mümin kadınlara da aynı sorumluluk yüklenmiştir. Demek ki mümin, sadece yaptığı işlerden değil; baktığı, dinlediği ve zihninde taşıdığı şeylerden de sorumludur.
Bugün televizyon ekranlarında aile mahremiyetinin, ihanetlerin, gayrimeşru ilişkilerin, tartışmaların ve özel hayatların geniş kitleler önünde sergilendiğine şahit oluyoruz. Elbette insanların yaşadığı problemlerin konuşulması başlı başına yanlış değildir. Ancak mahremiyetin ortadan kalktığı, kötülüklerin sürekli teşhir edildiği ve toplumun bunları bir eğlence unsuru hâline getirdiği bir ortamın ciddi şekilde değerlendirilmesi gerekir.
Çünkü insan, sadece yaptığı şeylerden değil, sürekli maruz kaldığı şeylerden de etkilenir. Bir davranış ne kadar çok görünür hâle gelirse, zamanla o davranışın sıradanlaşması tehlikesi ortaya çıkar. İslam’ın emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ani’l-münker ilkesi, iyiliğin yaygınlaşmasını ve kötülüğün normalleşmemesini engellemeyi hedefler.
Hz. Peygamber (s.a.s.), “Kişinin kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terk etmesi, İslâm’ının güzelliğindendir.” buyurmuştur.
Bugün kendimize şu soruyu sormamız gerekir: Saatlerimizi başkalarının problemlerini seyrederek mi geçiriyoruz? Başkalarının günahlarını, hatalarını ve aile içi meselelerini konuşmayı bir alışkanlık hâline mi getiriyoruz? Bunlar bize ne kazandırıyor?
Mesele yalnızca bir program meselesi değildir. Asıl mesele, izleyici olarak bizim tercihlerimizdir. Çünkü talep varsa arz oluşur. Bir içerik toplum tarafından rağbet görüyorsa benzerleri de çoğalır. Bu sebeple mümin, yalnızca kendi ahlakından değil, destek verdiği kültürel ortamdan da sorumludur.
Elbette insanlar hakkında kesin hükümler vermek, niyetlerini okumak veya herkes hakkında aynı değerlendirmeyi yapmak doğru değildir. Ancak bir müminin, ailesini ve çocuklarını hangi içeriklerle baş başa bıraktığını düşünmesi gerekir.
Zira Yüce Allah, “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.” (et-Tahrîm, 66/6) buyurmaktadır. Bu ayet, aile reislerine ve ebeveynlere yalnızca maddî ihtiyaçları karşılama değil, aynı zamanda ailelerini manevî tehlikelerden koruma sorumluluğu da yüklemektedir.
Evlerimiz, çocuklarımızın imanını ve ahlakını besleyen, kalplerimizi Allah’a yaklaştıran bir mektep mi olacak; yoksa bizi yavaş yavaş duyarsızlaştıran, mahremiyet algısını zayıflatan ve kalpleri dünyevîleştiren ekranların hâkimiyetine mi bırakılacaktır?
Netice olarak mesele yalnızca televizyon programları değildir. Mesele; gözümüzü, kalbimizi ve ailemizi neyle beslediğimizdir. Müminin ölçüsü reyting değil, rızâ-yı ilâhîdir. Bize düşen; faydalı olanı tercih etmek, zararlı olanlardan uzak durmak ve ailelerimizin âhiretini korumaya çalışmaktır.
Rabbimiz bizlere hakkı hak bilip ona uymayı, bâtılı bâtıl bilip ondan uzak durmayı ve ondan sakınmayı nasip etsin.