
Sosyal medyada yayılan “Dünya, 12 Ağustos’ta 7 saniyeliğine yerçekimini kaybedecek” iddiası gerçeği yansıtmıyor. Ancak bu asılsız iddia, her gün farkına bile varmadan yaşadığımız büyük bir nimeti düşünmemize vesile olabilir: Yerçekimi.
Son günlerde sosyal medyada dikkat çeken bir iddia dolaşıma girdi.
İddiaya göre Dünya, 12 Ağustos 2026’da tam 7 saniyeliğine yerçekimini kaybedecek, insanlar ve eşyalar havalanacak, ardından yerçekiminin yeniden devreye girmesiyle büyük bir felaket yaşanacaktı.
Hatta bazı paylaşımlarda bunun NASA‘nın sözde “Project Anchor” adlı gizli bir çalışmasıyla bağlantılı olduğu öne sürüldü.
Ancak bu iddiaların bilimsel bir dayanağı bulunmuyor.
Anadolu Ajansı Teyit Hattı’nın aktardığı bilgilere göre iddia asılsız. NASA‘nın açıklamalarına göre Dünya’nın yerçekiminin 12 Ağustos’ta ortadan kalkacağına dair herhangi bir bilimsel veri bulunmuyor. Güneş tutulması, gezegenlerin dizilimi veya gökyüzündeki diğer astronomik olaylar da Dünya’nın yerçekimini ortadan kaldırabilecek bir etkiye sahip değil.
Yani bugün Dünya yine dönmeye devam edecek.
Ayağımız yine yere basacak.
Su yine aşağı doğru akacak.
Atmosferimiz yine Dünya’nın çevresinde kalacak.
Fakat gelin, bir anlığına bunun tersini düşünelim.
Sadece 7 saniye…
Kulağa kısa bir süre gibi geliyor.
Ama hayatımızın ne kadar büyük bir bölümünün yerçekimine bağlı olduğunu düşününce, 7 saniyenin bile ne kadar önemli olduğunu fark ediyoruz.
İnsanlar ve nesneler Dünya’nın yüzeyine bağlı kalmaz, ağırlıksızlık durumu ortaya çıkardı.
Yürümek, oturmak, ayakta durmak gibi bize son derece sıradan gelen hareketler bir anda mümkün olmaktan çıkardı.
Bardağımızdaki suyun masada durması bile bizim için sıradan bir olay.
Oysa yerçekimi olmasaydı sıvıların davranışı tamamen değişirdi.
Denizleri, gölleri, nehirleri ve hatta vücudumuzdaki sıvıları düşünün.
Soluduğumuz havanın Dünya’nın çevresinde tutulmasında yerçekiminin önemli bir rolü var.
Biz ise her nefeste bunu fark etmeden yaşıyoruz.
Yere düşen yağmur…
Masanın üzerinde duran bir bardak…
Ağacın kökünden gövdesine kadar uzanan yapı…
Üzerinde yürüdüğümüz toprak…
Hepsi bize sıradan geliyor.
Çünkü her gün aynı düzenin içinde yaşıyoruz.
Ve insan, sürekli sahip olduğu nimetleri zamanla sıradanlaştırıyor.

İşte asıl düşünmemiz gereken yer burası.
Biz yerçekimini çoğu zaman okulda öğrendiğimiz bir fizik kuvveti olarak görüyoruz.
Fakat biraz daha derin düşündüğümüzde onun hayatımızdaki yerini fark ediyoruz.
Biz yürürken…
O var.
Otururken…
O var.
Yağmur yağarken…
O var.
Denizlere bakarken…
O var.
Yeryüzünde güvenle yaşarken…
O var.
Görmüyoruz ama etkisini her an yaşıyoruz.
İşte Kur’an’ın bizden istediği tefekkür de tam burada başlıyor.
Yüce Allah Âl-i İmrân Suresi’nin 190. ayetinde şöyle buyuruyor:
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün farklı oluşunda aklıselim sahipleri için elbette ibretler vardır.”
Bir sonraki ayette ise bu insanların göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşündükleri ve şöyle dedikleri bildirilir:
“Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın. Seni tenzih ve takdis ederiz.”
Demek ki Müslümanın bakışı sadece “Bu nasıl oluyor?” sorusunda kalmamalı.
Bir adım daha ileri gitmeli:
“Bütün bunları var eden kudret nedir ve ben bundan ne anlamalıyım?”
Kur’an’ın Rahmân Suresi’nde de göğün yükseltilmesinden ve mîzan, yani ölçü ve dengeden söz ediliyor:
“Göğü O yükseltti, denge ve ölçüyü O koydu ki dengeden sapmayasınız.”
Kâinatta ölçü var.
Denge var.
Uyum var.
Biz çoğu zaman bu düzenin içinde yaşadığımız için onu fark etmiyoruz.
İşte belki de “yerçekimi 7 saniye kaybolacak” şeklindeki asılsız bir sosyal medya iddiası, bize tam tersini düşündürme fırsatı veriyor:
Ya yerçekimi olmasaydı?
Belki o zaman, her gün üzerine bastığımız toprağın ne büyük bir nimet olduğunu daha iyi anlayacaktık.
Belki yağmur damlasının yere düşmesinin bile başlı başına bir düzenin parçası olduğunu düşünecektik.
Belki soluduğumuz havanın, denizlerin, gökyüzünün ve yeryüzünün bize ne kadar büyük bir lütuf olduğunu daha fazla fark edecektik.
Sosyal medya bize her gün binlerce bilgi sunuyor.
Kimi doğru.
Kimi yanlış.
Kimi eksik.
Kimi tamamen uydurma.
Bu nedenle mesele yalnızca yerçekimi değil.
Mesele, insanın duyduğu her şeye inanıp inanmayacağı.
İslam’ın bizden istediği ise körü körüne inanmak değil; akletmek, düşünmek, araştırmak ve ibret almaktır.
Âl-i İmrân 190-191 bize göklere ve yere bakmayı değil, onların yaratılışı üzerinde düşünmeyi öğretiyor.
O halde bugün ayağımızı yere bastığımızda bir an durup düşünelim.
Bizi yerde tutan bu düzeni biz kurmadık.
Dünyayı biz yaratmadık.
Gökyüzünü biz yükseltmedik.
Geceyi ve gündüzü biz var etmedik.
Fakat bütün bunların içinde yaşıyoruz.
Belki de asıl mucize, yerçekiminin 7 saniye ortadan kalkması değil; onun her saniye bizim için çalışıyor olmasıdır.
Bakmak değil…
Görmek.
Duymak değil…
Düşünmek.
Sadece yaşamak değil…
Nimetin sahibini fark etmek.
Ve sonunda Âl-i İmrân 191’in o muhteşem duasına dönmek:
“Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın.”
Belki bugün bu asılsız haberden çıkarabileceğimiz en güzel ders de budur:
Yerçekimi kaybolmasın diye değil, sahip olduğumuz nimetleri fark edelim diye düşünelim.
Çünkü insan bazen bir nimetin değerini, onu kaybetme ihtimalini düşününce anlıyor.
İSLAMİ HABER “MİRAT”