
Orta Doğu’da olup biteni hâlâ “çatışma”, “gerilim”, “kriz” gibi kelimelerle açıklayanlar ya gerçeği görmüyor ya da görmek istemiyor.
Bu coğrafyada yaşanan şey basit bir savaş değil.
Bu, adım adım işleyen bir plan.
Önce vuruyorlar.
Sonra yıkıyorlar.
Ardından geliyorlar ve diyorlar ki:
“Size yardım edeceğiz.”
Ama o yardımın faturası, nesiller boyu ödeniyor.
Bir ülkeyi işgal etmenin artık tankla, tüfekle yapılmasına gerek yok.
Önce altyapıyı çökertiyorsun.
Elektrik yok, su yok, hastane yok…
Sonra “yeniden inşa” adı altında sahneye çıkıyorsun.
Ama bu bir iyilik değil.
Bu, modern çağın en sofistike sömürge yöntemi.
Çünkü o ülke artık:
Ve en önemlisi:
Kendi geleceğini kuramıyor.
Savaş biter…
Ama asıl kazanç o zaman başlar.
Yıkılan şehirlerin ihaleleri kimlere gidiyor?
Enerji anlaşmalarını kimler imzalıyor?
Limanları, yolları, iletişim ağlarını kimler kontrol ediyor?
Cevap basit ama rahatsız edici:
Savaşı çıkaran akıl, yeniden inşayı da yönetiyor.
Yani bir el yıkıyor…
Aynı el yeniden yapıyor…
Ve bedelini yine o toprakların insanına ödettiriyor.
Eskiden sömürgecilik açıktı.
Bayrak dikilirdi, asker konuşlanırdı.
Bugün öyle değil.
Bugün:
Ve farkına bile varmadan bağımlı hale geliyorsun.
Bu yüzden artık işgal görünmez.
Ama etkisi çok daha derin.
Bugün Ortadoğu’da kurulan şehirler sadece beton değil.
Yeni şehirler, yeni düzenler demek.
Yeni düzenler, yeni kontrol alanları demek.
İnsanlar yer değiştiriyor.
Demografi değişiyor.
Ekonomi dışa bağlanıyor.
Yani mesele bina yapmak değil…
Toplumları yeniden şekillendirmek.
Artık insanlar alıştı.
Bir şehir yıkılıyor → “haber”
Bir ülke borçlanıyor → “süreç”
Bir halk bağımlı hale geliyor → “normal”
İşte asıl tehlike bu.
Çünkü normalleşen zulüm,
en kalıcı sistemdir.
Ortadoğu’da kazananlar sahada görünenler değil.
Kazananlar:
Bu yüzden bugün asıl sorulması gereken soru şu:
Bu coğrafya gerçekten ayağa mı kaldırılıyor…
Yoksa diz çökmüş halde mi tutuluyor?
İSLAMİ HABER “MİRAT”