
Bir hidayet rehberi olarak Kur’an’ın, Tevrat ve İncil’de yer alan bilgilerden ve Cahiliye adetlerinden doğru olanları tasdik, yalan ve yanlış olanları da tekzip ve tashih ettiği; bunları da kendine özgü bir üslup ile yaptığı biliniyor. Bu üslubun da yerine ve duruma göre teşvik etme, uyarma, hatırlatma, müjdeleme ve korkutma şeklinde olduğu görülüyor. Bunlar arasında “Dinin Allah’a öğretilmesi?” ve “Dinin Allah’a ait kılınması” da dikkat çekici bir nitelik arz ediyor. Nitekim Hucurat suresinin 16. Ayetinde, “Ey Peygamber! De ki: ‘Dininizi Allah’a siz mi öğreteceksiniz? Oysa Allah (sadece sizin kalplerinizdekileri değil) göklerde ve yerde ne varsa hepsini bilir. O her şeyi hakkıyla bilendir.” Bu ayetin öncesinde,
“Ey Peygamber! Bir kısım bedevî Araplar[1] sana gelip, “Biz iman ettik” demişlerdi. Sen onlara de ki: Siz, gerçek mânada iman etmediniz, en iyisi siz, ‘Teslim olduk’ deyin. Çünkü iman sizin kalplerinize henüz tam olarak yerleşmedi. Eğer Allah’a ve Elçisine gerçekten itaat ederseniz, Allah yaptığınız hiçbir iyi işi karşılıksız bırakmaz. Çünkü Allah Gafûr’dur; yürekten iman edenlerin günahlarını bağışlar, Rahîm’dir; kullarına karşı daima şefkatli ve merhametlidir.”
“Gerçek müminler, Allah’a ve Elçisine yürekten inanan, inançlarında şüpheye hiç yer vermeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerdir. Onlar iman konusunda özü sözü bir olanlardır.”[2]
“Dininizi Allah’a mı öğretiyorsunuz” ayetinin devamında ise,
“Bu bedevîler, (Biz seninle savaşmadan) Müslüman olduk, diye bunu senin başına kakıyorlar. Sen onlara de ki: Müslüman olmanızı başıma kakmayın. Eğer (imanınız konusunda) gerçekten doğru söylüyorsanız, imanı nasip ettiği için, asıl sizin Allah’a minnet borcunuz vardır.” [3] İkazı yer alıyor.
“Dininizi Allah’a siz mi öğreteceksiniz?” ifadesine bazı meallerde siyakındaki ayetlerin bağlamına uygun olarak “Nasıl bir imana sahip olduğunuzu Allah’a siz mi öğreteceksiniz?” şeklinde bir anlam verildiği de görülüyor. Zira ilk ayette göçebe Arapların “iman ettik” demekle mümin olduklarını sandığı, ama gerçekte mümin olmadıkları, sadece İslâm’ı bir din olarak tanıdıkları anlamında Müslüman oldukları anlatılıyor.
Bu ayetler, her ne kadar göçebe Araplar için nazil olsa da (nüzul sebebi bu olsa da) dünyanın her yerinde ve her zaman benzer durumlar için de geçerli olduğunu asla unutmamak gerekiyor. Bu ayetlerle ilgili olarak Seyyid Kutup, özetle şunları söylüyor:
İnsanoğlu, kendi nefsini ve duyguları ve bu duyguların gerçek niteliğini bilmediği halde bilgiçlik taslar. Oysa Allah Teâlâ, göklerde ve yerde olanları gerçek anlamda bilir, bunların sadece dış görünüşlerini ve neticelerini değil, asıllarını ve hakikatlerini de bilir. Hem de sınırlı ve süreli olmayan kapsamlı ve kuşatıcı bir bilgi ile bilir. Zira Resulullah’a gelen bu Bedeviler, İslam’a girmelerini, Resulullah’ın başına kakıyorlar sonra da iman ettiklerini iddia ediyorlardı. Onlara cevap olarak, İslam’a girmiş olmalarını Hz. Peygamber’in başına kakmalarının yanlış bir davranış olduğu, şayet bu konuda bir minnet söz konusu olacaksa, onlara imanı nasip ettiği için, asıl onların Allah’a minnet borcu olduğu hatırlatılıyor.
Çünkü iman, Allah’ın kullarına bahşettiği büyük bir nimettir. Bu nimet, kullarına bahşetmiş olduğu varlık nimetinden ve varlığı ile ilgili rızık, sağlık, hayat ve geçim nimetinden daha önemli ve değerlidir. Bu iman, öyle bir nimettir ki insana ayrı bir gerçeklik ve kainat sisteminde de köklü ve büyük bir fonksiyon kazandırmaktadır. Zira imanın gerçek cevheri, insanın kalbine yer eder etmez, insana varlık düşüncesi vermekte, enginlik ve derinlik kazandırmaktadır. Bu enginlik ve derinlik de insanın eşyayı, kişileri ve olayları doğru algılamasına önemli katkılar sunmaktadır. Çünkü iman, insanın yeryüzü yolculuğunda Allah’a kavuşana dek, geniş bir iç huzura kavuşmasını, kendisini çevreleyen her şeyle barışık olmasını ve Allah ile dostluk kurmasını sağlayan bir etkiye sahiptir. Bu nedenle insan, imanın değerini bilmeli ve bunu kendine bahşeden Allah’a teşekkür etmelidir. [4]
Ne var ki kimi insan, Allah’a inanmadığı ve şükretmediği gibi zaman zaman haddini aşarak, hatta küstahlaşarak O’na din öğretmeye de kalkışabilmektedir Bu nedenle Allah Teâlâ, bir taraftan bu kişileri kınarken, diğer taraftan da kullarından gönderdiği dinin safiyetini bozmamalarını, Allah’a hâlis/ait kılmalarını; riyaya ve gösterişe kapılmadan ihlâsla ve samimiyetle gönderdiği dini yaşamalarını istemektedir Bu isteğini de şöyle ifade etmektedir:
“Elbette Kitab’ı sana hak olarak indirdik. Öyleyse sen de dini O’na has kılarak yalnızca Allah’a ibadet et.”[5]
“Bilmez misin, gerçek din (ed-Dinü’l-Halis) Allah’ındır. Allah’ın dışında birtakım dostlar (evliya) edinenler ise, ‘onlara, yalnızca bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz’ (kanısındadırlar). Oysa Allah, ihtilafta oldukları bu konularda aralarında hüküm verecektir. Elbette Allah, yalancı kâfiri hidayete erdirmez.”[6]
“De ki, ben Dinimi O’na has kılıcı olarak Allah’a ibadet etmekle emrolundum. Yine, Müslümanların ilki olmakla da emrolundum. De ki, eğer Rabbime isyan edersem, büyük günün azabından korkarım. De ki, dinimi O’na has kılıcı olarak ben Allah’a ibadet ederim. Siz de O’nun dışında dilediğinize ibadet edin.” [7]
Bu ayetlerde verilen mesajdan da anlıyoruz ki Allah Teâlâ, kullarından gönderdiği dine ve bunun ilke ve kurallarına uymalarını; yalan, yanlış yorum ve çarpıtmalarla bu kural ve ilkeleri bozmamalarını; rast gele ve indî hükümler vererek bu hükümleri sanki Allah’ın hükümleriymiş gibi göstermeye kalkışmamalarını istemekte; bu konuda onları duyarlı olmaya davet etmekte ve onlara şu uyarılarda da bulunmaktadır:
“Dilleriniz yalana alışageldiğinden dolayı “Şu helaldir, şu haramdır” deyip durmayın, Allah üzerine yalan söyleyen müfteriler olursunuz. Muhakkak ki Allah üzerine yalan uyduranlar asla mutluluğa/kurtuluşa ermezler.”[8]
“Ey inananlar! Allah’ın size helal kıldığı iyi ve temiz şeyleri haram etmeyiniz/kendinizi mahrum etmeyiniz, aşırı da gitmeyiniz. Muhakkak ki Allah aşırı gidenleri sevmez.” [9]
Hz. Peygamber’in de bu konuya dikkat çekerek şu uyarıda bulunuyor:
“Helâl olan şeyler belli, haram olan şeyler bellidir. Bu ikisinin arasında, halkın birçoğunun helâl mi, haram mı olduğunu bilmediği şüpheli konular vardır. Şüpheli konulardan sakınanlar, dinini ve ırzını korumuş olur. Şüpheli konulardan sakınmayanlar ise gitgide harama dalar. Tıpkı sürüsünü başkasına ait bir arâzinin etrafında otlatan çoban gibi ki, onun bu arâziye girme tehlikesi vardır. Dikkat edin! Her padişahın girilmesi yasak bir arâzisi vardır. Unutmayın ki, Allah’ın yasak arâzisi de haram kıldığı şeylerdir. Şunu da iyi bilin ki, insan vücudunda küçücük bir et parçası vardır. Eğer bu et parçası iyi olursa, bütün vücut iyi olur. Eğer o bozulursa, bütün vücut bozulur. İşte bu et parçası kalbdir”[10]
Dinî konularda hüküm verme işi ciddi bir konudur. Öyle herkesin rast gele din hakkında konuşması ve “Bana göre” deyip indî hükümler vermesi son derecede yanlış ve sakıncalı bir durumdur. Zira din konusu da tıpkı doktorluk gibidir. Nasıl ki tıp tahsili yapmadan hasta muayene edilemiyor, teşhis ve tedavi yapılamıyorsa; dinî tahsil yapmadan, gerekli ve yeterli bilgi donanımına sahip olmadan da din konusunda indî yorumlar ve hükümler verilmemelidir. Bırakınız tahsilini görmeden doktorluk ve hocalık yapmayı, yarım yamalak tahsil görenlerin dahi doktorluk ve hocalık yapmamaları gerekiyor. Atalarımızın, engin tecrübesiyle söylediği “Yarım doktor candan, yarım hoca dinden eder” sözünü, asla unutmamak icap ediyor.
Buna rağmen günümüzde bazı kişilerin dinî konuları metalaştırdığı, daha fazla beğeni alacağım diye uluorta ve rast gele yorumlar yaptığı, dolayısıyla dinî konuları istismar ettiği; bundan daha da vahimi yaptıkları bu indî yorumları mutlak doğrularmış gibi sunarak Allah adına pazarladıkları görülüyor. Bu durum, mutlaka çözülmesi gereken ciddî bir sorundur ve Allah’a din öğretmenin bir başka versiyonu ve yansımasıdır. Bu nedenle Müslümanın görevi Allah’a din öğretmek değil, dini Allah’a ait kılmak ve O’nun dinini doğru anlamak ve yaşamaktır.
Prof. DR. Celal Kırca
İSLAMİ HABER ‘MİRAT’ -YOUTUBE-
YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ
[1] Hicretin dokuzuncu yılında çöllerde yaşayan bir kısım bedevî Araplar, heyetler halinde Hz. Peygambere gelip Müslüman olduklarını söylüyor ve sadakalardan, sosyal yardımlardan kendilerine de pay verilmesini istiyorlardı. Bu insanlar aslında tam olarak iman etmiş değillerdi. Bu bedevîler arasında Benî Esed ve Benî Temim gibi kabilelere mensup kimseler de vardı.
[2] Hucurat,49/14-15.
[3] Hucurat,49/17.
[4] Seyyid Kutup, Fi Zilâli’l Kur’ân, Beyrut tarihsiz, 7/ 150-151, 26.cüz.
[5] Zümer,39/2.
[6] Zümer,39/2-3.
[7] Zümer 39/11-15.
[8]Nahl,16/116.
[9] Maide 5/87.
[10] Buhârî, İmân 39.
Ne yazık ki bahsedildiği gibi, “herkes her konuda her şeyi biliyor” havasında.
Biliriz ki, en büyük cehalet bilmediğini de bilmemektir.
Siyaseti bilmez, idareciyi eleştirir, dini bilmez hocayı eleştirir.
inanmaz, imanlıyım zanneder. Sonra da dine ve dindarlara laf getirtir.
Yine çok yerinde, çok faydalı bir yazı olmuş.Rabbim okuyup istifade edenleri ziyade eylesin!
İnsan fıtrat üzere yaratıldığına göre eğer ki samimiyet üzere,Allah’a daha iyi iman etme niyeti varsa bu yolda göstereceği gayrete göre cenab-ı Allah o insana gerçek iman yolunu da açacaktır,Tabi insan en doğrusunu ben bilirim düşüncesiyle farkına varmadan kendine şeytan misâli yolunu süslü gösterme tuzağına düşmese,Elinize kaleminize sağlık değerli saygılar.
Sanırım Muhammed İkbal’in sözüydü: “Biz onu bunu bilmeyiz, Kur’an’a uyduğun kadar Müslüman, Kur’an’dan konuştuğun kadar dogrusun.” Doğru söylemiş. Lakin makalede de ifade edildiği gibi Kur’an’dan habersiz nice insan Allah adına O’nun dininde hükümler üretiyor. Hocamınızın da tabir ettiği gibi Allah’a dinini öğretiyor. Ne dehşet bir cüret, ne korkunç bir cürüm. Gelin görün ki bu cürümden beri duran da pek yok. Bunları sürekli müşahede ediyor olmak da çok kötü. Yazının hayırlara vesile olmasını dilerim. Hocamızın yüreğine sağlık. Sağlık ve afiyet dileklerimle….
Rahmetli prof Ayhan songar derdi ki bizim insanımız iki konuda alimdir. Biri tababette biri diyanet te..maalesef herkesin ulu orta ahkâm kestiği din konusunda çok kişi bunun bir ilim olduğunu bunun için de bilgi birikim gerektiğini düşünmez. Allahın açtığı kapıyı kullarına kapatır. Allah helaldir mubahtir der bunlar kısıtlama getirir. Allah haram der bunlar akıllarınca yorum getirir haramı çiğner..hocamızın zikrettiği ayetler ortada iken farklı yorumlar la dini sapkinliklarina âlet ederler.
Bizi bu güzel yazısı ile tenvir eden kıymetli hocamiza teşekkür ediyorum. Bu güzel yazı için tebrik ediyorum.
Kıymetli Amcacığım, muhteşem bir konu seçmişsiniz yine… Düşüncenize ve emeğinize sağlık. En’am suresi 38. ayette “Biz kitapta (Kur’an’da) hiç bir şeyi noksan bırakmadık.” diyor Yaradanımız. O halde evrene, dünyamıza ve insanoğluna ait ne varsa, onlardan örnekler vererek yaşamımıza rehber olmuş bir kitabımızın var olduğunu ve yeterli olduğunu kanıksamamız gerekiyor. Aklı olan ve idrak edebilen her insan Kur’an-ı kolayca anlayabilir. Başka kaynaklara yöneliyor ise de Kur’an’dan uzaklaşıyor, anlamına gelir. Günümüzde bu kadar fazla dini anlayışların olması, mezheplerin ve cemaatlerin ortaya çıkması, dinimizde bir arayış ve anlayış farklarının sonucudur. Bir olmak, birlik olmak ancak ve ancak Kur’an anlamak ile mümkündür. Farklı fikirlerle kafaları karıştırmaya gerek yoktur. Yoksa, Allahımıza karşı şirke girme durumu ile karşı karşıya kalırız…