islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
44,1930
EURO
50,5631
ALTIN
7.133,73
BIST
13.092,93
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Çok Bulutlu
10°C
İstanbul
10°C
Çok Bulutlu
Pazartesi Hafif Yağmurlu
12°C
Salı Az Bulutlu
12°C
Çarşamba Çok Bulutlu
10°C
Perşembe Hafif Yağmurlu
10°C

MÜSLÜMANLAR KRİZDEDİR…

MÜSLÜMANLAR KRİZDEDİR…
03/06/2025 10:00
A+
A-

Müslümanlar, son iki yüzyıldır devam ede gelen bir krizi derinleşerek yaşamaya devam etmektedirler. Tam iki yüz yıldır yaşanan yenilginin travmasını bir türlü üstünden atmasını beceremediği gibi yeni travmalar ekleyerek yoluna devam etmektedir. Ulus devlet marjı içinde müslüman halka yeni travmalar yaşatılırken, din ile ilişkiyi giderek ve derinleştirerek netameli hale getirmenin bütün komplikasyonları harekete geçirildi. Elli Yedi Müslüman ülkenin neredeyse bütününde din ile sahih ve sahici bir ilişki kurma yerine yeni kurulan seküler dünyada yerini almanın arayışı ile süreklileşen bir yanlışlar zincirini yaşamaya devam etmektedirler. Geçici olarak elde edilen iktidar olma imkânları da taktik ve strateji yoksunluğu kadar yeterli düzeyde sistemik çözümleme ve kendini inşa etmede yeterli bilgiye sahip olamama yüzünden hep eksik ve yanlışa kapı aralamıştır.

İran İslam devrimi gibi temel bir çıkış kapısı bile uzun süre üzerinden geçmeden yalpalamaya ve kendi evlatlarını yemeye başlayarak çizgisini deforme etmiştir. Afganistan deneyimi, Cezayir deneyimi, Sudan Deneyimi, Türkiye deneyimi, Mısır deneyimi gibi siyasal iktidar olma deneyimleri hep bir hüsranla sona ermiştir. Bu hüsran olmada birinci sebep dış faktörler ve bu dış faktörlerin gücü ve sistematik bir yapı arz etmeleri iken, Müslümanların, içinde var oldukları dünyayı tanımada yetersizliği ile kendilerinin içinde bulunduğu şartları ve bu şartların değişimi konusundaki yetersizliği birlikte sürdürülmesine vesile olmayı devam ettirtmesi de ikinci sebeptir.

İslami Hareketler terkibi altında faaliyet yapan hareketlerin büyük çoğunluğunun da özellikle İslami bilgi ve modern bilgi ve bunun müslüman zihni yapılandırmasının sonuçları üzerine yeterli bir donanıma sahip olmadığı apaçık bir gerçeklik olarak önümüzde durmaktadır. Farklı ve sahih ile sahici bilgiler sunmaya çalışan bilginlere ise zamanın şartları ile mücehhez olmamayı layık görerek göz ardı edilmeleri, yolu süreklileşen bir fluluğa mahkûm etmektedir.

Müslümanlar tabi ki kendi başlarına sorumlu değillerdir. Ama bu olup bitenin neliğini anlama konusunda kendi üzerlerine düşeni yapmada yetersiz kaldıkları bedihidir. İslam ile kurulan bağlantıların hem yetersizliği ve hem de çoğul karakteri ortamı yeterince bulandırmaya devam etmektedir. Bir müslüman; ‘ben hangi bilgi süreçleri üzerinden Müslümanlığımı öğrenmeliyim’ sorusuna yeterli düzeyde bir cevap verebilecek bir bilgi yöntemimiz yoktur. Çünkü birden fazla ve birbirinden farklı yaklaşımların cevapları zaten bugünkü durumu ortaya koymaktadır. O yüzden meselenin ahlaki boyutu devasa bir sorun olarak önümüzde durmaktadır. Bir temel olarak bu gayri ahlaki durumu inşa eden bilgi ve eğitim ile öğretim süreçlerini yeniden düşünmek ve doğru bir ahlaki zemini inşa edecek bir eğitim ve öğretim sürecine yönelik ciddi çalışmaların ortaya konulması elzem hale gelmiştir.

Bu noktada ise Müslümanların ister kurumsal yapı olarak, ister ferdi bir tutum ve davranış olarak meselelere bakışı nesnel/objektif koşullar çerçevesinde ele alarak bir özeleştiri süreci başlatması kaçınılmaz bir duruş olarak üstlenilmesi gerekendir. İçinde var olduğu şartların dışına çıkmadan o şartların zaafını, eksiğini, gediğini ve hatalarını görmek ister istemez zorlaşacaktır. Aynı şekilde İslam düşüncesi geleneğine dair yapılan eleştirilerin seküler, oryantalist yaklaşımlar ile bu bakışlardan etkilenmiş yerli eleştirilerin dışına çıkarak yeniden bir bağ kurmaya yönelmek asli vazife olarak entelektüel müslüman dünyanın önünde durmaktadır.

Ahlakı inşa eden düşünce ve kültürün temel kodlarını çözümleyerek yeni düşünce ve kültürün inşasında neler yapılması gerektiği konusunda düşünmeye başlamak müslüman olarak yeniden ve doğru bir zeminde yeni bir ruhu canlandıracak hareketi başlatmakla mümkün olacaktır. Mevcut yapının içinde varlığını idame etme arayışları yeni yanlışlara kapı aralamaktan öte bir işleve sahip olamayacaktır. Sene iki bin yirmi beş ve hala Müslümanlar olarak önümüzde ne bir strateji ve ne de bu stratejiyi inşa edecek bir bilgi ve tecrübe birikimi söz konusudur. Acı ama gerçek olan bu durumun kendisi yeterince ihtar vaziyeti taşımaktadır.

Felsefe ve bilimin Müslümanlara sunduğu yaşamın tek ve temel bir gerçekliği vardır: Müslümanların Müslümanlıklarından uzaklaşmalarını sağlamaktır. O yüzden Müslümanlar, ya dünya nimeti diyerek kendisine sunulan ayartıcı zenginliğe kanacaktır, ya da dünyayı arkasına atarak yeni bir dünyanın mümkün oluşunu temsil ederek diğer dünyalı insanlara da göstererek onlarında hakikati bulmalarına vesile olacaktır. Bu sorumluluğu üstlenmeyi irade ederek bir çıkış ve kurtuluş yolunu ibraz edecek bir kararlılığı gösterecek olan Müslümanlar ahirette de bir kurtuluş umudunu diri tutarak varlıklarını idame edeceklerdir. Yoksa büyük bir hüsranın kendisini açıkça göstereceği hesap yurdunda her şeyi kaybetmiş olarak var olmaktan kaçınmak zorlaşacaktır.

Unutulmaması gereken temel gerçeklik, bugün var olan sistemin, düşüncenin ve kültürün inşa ettiği yaşam biçiminin sadece senin dünyan ile ilgili olduğunu ahiretin ile ilgili olmadığı gibi onu yok sayan bir bakışı ise temele aldığı gerçeğidir. Dünyan ile ilgili boyutu ise onun zenginliğine zenginlik katman için sana sunulan küçük rüşvetler olarak görmen olmazsa olmaz gerçekliğidir bu dünyanın…

Kurtuluş, yeniden ilahi rızaya dönüştür. İlahi rıza ise İslam gibi temel ve son ilahi dinin emir ve nehiylerini ve yaşam biçimini örgütleyen adab ve edebini de içerdiğine iman etmendedir. İlahi dinin tabiatı gereği ilahi oluşu beşeri bütün unsurlardan ari bir durumu işaret ettiği de bedihidir. Yani modern biçimde yorum üzerinden din ile ilgili bir bakışa sahip olman dini bir bakışı içermeyecektir. Din anlamaya ve anlaşılmaya açık bir yapı arz eder ama asla yoruma müsamaha göstermez! Çünkü din belirleyendir, belirlenen değil!

Yüz yıl önce yaşanan düşünsel travma ve yeterli bilgi ve sistematiğine sahip olamama hali bugün ortadan kaldırılmıştır. Bir müslüman entelektüel, bugün rahatlıkla İslam düşüncesi bağlamında tarihsel sürekliliği inkıtaa uğratmadan öğrenme ve öğretme zeminine sahiptir. Müslümanların yaşadığı tecrübelerden yapılan yanlışlardan kurtulmaları da giderek kolaylaşmaktadır. Bütün mesele, gerçekten İslam nedir sorusuna cevap aramak ile birlikte bu İslam denilen yaşam tarzının uygulamada nasıl sahih ve sahici bir yol bulunacağının örnekliğini nübüvvetin temsilinde bulacağımızı da dikkate alarak yola çıkmaktan geçmektedir.

Niyet, sadakat ve samimiyet üzere bina edilmiş bir iradenin açığa çıkışı ile başlayacak yeni bir hareketin kaybolan ruhun yeniden açığa çıkışına kaynaklık ederek mevcut bütün ruhları yenecek bir başlangıcı başlatmak mümkündür, her daim mümkün olmaya devam edecektir…

Bir müslüman olarak sadece günahlarımızdan değil, hareket bağlamında yaptığımız hatalardan da tevbe ederek ki bu tevbe Nasuh bir tevbe olarak irade edilmeli ve İslam’ın izzeti ile bezenmiş bir kulun hayatı belirleyen bir tavrı olarak öne çıkarılması mümkün hale gelsin…

Abdulaziz Tantik

İSLAMİ HABER “MİRAT”  -YOUTUBE- 

YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ 

ETİKETLER: ÜSTMANŞET, yazarlar
Yorumlar
  1. Koray Hatipoğlu dedi ki:

    Selamunaleyküm( selam&barışıklık üzerinize olsun )
    Yazınızda geçen Arapça kökenli kelimelerin anlamlarını da yanlarına iliştirmiş olsanız tam bir İslami entellektüel olacaktınız. Ancak kendi ilim seviyenize ulaşmış insanlara anlaşılmak istediğinizi düşündürücü bir yazı olmuş. Kısaca halk ne dediğinizi *tam* anlamıyor. kimi geliştirmeyi dert ediniyorsunuz?

    1. Abdulaziz Tantik dedi ki:

      Yazılar Halk için değil aydınlar içindir. Halka vaizler anlaşılır şekilde hitap etmektedir. Senin meramını anlayamadım. Google hazretlerine sor cevabı anında al kelimenin türkçe anlamını… Zor olmasa gerek!

  2. Ali dedi ki:

    Şeytanların halkı ve icadı ne içindir?
    Cenab-ı Hak, şeytanı ve şerleri halketmiş, hikmeti nedir?
    Şerrin halkı şerdir, kabihin halkı kabihtir?
    Elcevab:
    Hâşâ!..
    Halk-ı şer, şer değil, belki kesb-i şer şerdir.
    Çünki halk ve icad, bütün netaice bakar; kesb, hususî bir mübaşeret olduğu için, hususî netaice bakar.
    Meselâ: Yağmurun gelmesinin binlerle neticeleri var, bütünü de güzeldir.
    Sû’-i ihtiyarıyla bazıları yağmurdan zarar görse, “Yağmurun icadı rahmet değildir” diyemez; “Yağmurun halkı şerdir” diye hükmedemez.
    Belki sû’-i ihtiyarıyla ve kesbiyle onun hakkında şer oldu.
    Hem ateşin halkında çok faideler var; bütünü de hayırdır.
    Fakat bazılar sû’-i kesbiyle, sû’-i istimaliyle ateşten zarar görse, “Ateşin halkı şerdir” diyemez.
    Çünki ateş yalnız onu yakmak için yaratılmamış; belki o, kendi sû’-i ihtiyarıyla, yemeğini pişiren ateşe elini soktu ve o hizmetkârını kendine düşman etti.
    Elhasıl:
    Hayr-ı kesîr için, şerr-i kalil kabul edilir.
    Eğer şerr-i kalil olmamak için, hayr-ı kesîri intac eden bir şer terkedilse; o vakit şerr-i kesîr irtikâb edilmiş olur.
    Meselâ: Cihada asker sevketmekte elbette bazı cüz’î ve maddî ve bedenî zarar ve şer olur.
    Fakat o cihadda hayr-ı kesîr var ki, İslâm küffarın istilasından kurtulur.
    Eğer o şerr-i kalil için cihad terkedilse, o vakit hayr-ı kesîr gittikten sonra şerr-i kesîr gelir.
    O ayn-ı zulümdür.
    Hem meselâ: Gangren olmuş ve kesilmesi lâzım gelen bir parmağın kesilmesi hayırdır, iyidir; halbuki zahiren bir şerdir.
    Parmak kesilmezse, el kesilir; şerr-i kesîr olur.
    İşte kâinattaki şerlerin, zararların, beliyyelerin ve şeytanların ve muzırların halk ve icadları, şer ve çirkin değildir; çünki çok netaic-i mühimme için halkolunmuşlardır.
    Meselâ: Melaikelere şeytanlar musallat olmadıkları için, terakkiyatları yoktur; makamları sabittir, tebeddül etmez.
    Keza hayvanatın dahi, şeytanlar musallat olmadıkları için, mertebeleri sabittir, nâkıstır.
    Âlem-i insaniyette ise meratib-i terakkiyat ve tedenniyat nihayetsizdir.
    Nemrudlardan, firavunlardan tut, tâ sıddıkîn-i evliya ve enbiyaya kadar gayet uzun bir mesafe-i terakki var. İşte kömür gibi olan ervah-ı safileyi, elmas gibi olan ervah-ı âliyeden temyiz ve tefrik için, şeytanların hilkatiyle ve sırr-ı teklif ve ba’s-i enbiya ile, bir meydan-ı imtihan ve tecrübe ve cihad ve müsabaka açılmış.
    Eğer mücahede ve müsabaka olmasaydı, maden-i insaniyetteki elmas ve kömür hükmünde olan istidadlar, beraber kalacaktı.
    A’lâ-yı illiyyîndeki Ebu Bekr-i Sıddık’ın ruhu, esfel-i safilîndeki Ebu Cehl’in ruhuyla bir seviyede kalacaktı.
    Demek şeyatîn ve şerlerin yaratılması, büyük ve küllî neticeye baktığı için icadları şer değil, çirkin değil; belki sû’-i istimalâttan ve kesb denilen mübaşeret-i hususiyeden gelen şerler, çirkinlikler, kesb-i insana aittir; icad-ı İlahîye ait değildir.
    Eğer sual etseniz ki:
    Bi’set-i enbiya ile beraber şeytanların vücudundan ekser insanlar kâfir oluyor, küfre gidiyor, zarar görüyor.
    “El-hükmü lil-ekser” kaidesince, ekser ondan şer görse, o vakit halk-ı şer şerdir, hattâ bi’set-i enbiya dahi rahmet değil denilebilir?
    Elcevab:
    Kemmiyetin, keyfiyete nisbeten ehemmiyeti yok.
    Asıl ekseriyet, keyfiyete bakar.
    Meselâ: Yüz hurma çekirdeği bulunsa, toprak altına konup su verilmezse ve muamele-i kimyeviye görmezse ve bir mücahede-i hayatiyeye mazhar olmazsa, yüz para kıymetinde yüz çekirdek olur.
    Fakat su verildiği ve mücahede-i hayatiyeye maruz kaldığı vakit, sû’-i mizacından sekseni bozulsa, yirmisi meyvedar yirmi hurma ağacı olsa, diyebilir misin ki “Suyu vermek şer oldu, ekserîsini bozdu”?
    Elbette diyemezsin.
    Çünki o yirmi, yirmi bin hükmüne geçti.
    Sekseni kaybeden, yirmi bini kazanan, zarar etmez; şer olmaz.
    Hem meselâ: Tavus kuşunun yüz yumurtası bulunsa, yumurta itibariyle beşyüz kuruş eder.
    Fakat o yüz yumurta üstünde tavus oturtulsa, sekseni bozulsa; yirmisi, yirmi tavus kuşu olsa, denilebilir mi ki: “Çok zarar oldu, bu muamele şer oldu, bu kuluçkaya kapanmak çirkin oldu, şer oldu”?
    Hâyır öyle değil, belki hayırdır.
    Çünki o tavus milleti ve o yumurta taifesi, dörtyüz kuruş fiatında bulunan seksen yumurtayı kaybedip, seksen lira kıymetinde yirmi tavus kuşu kazandı.
    İşte nev’-i beşer bi’set-i enbiya ile, sırr-ı teklif ile, mücahede ile, şeytanlarla muharebe ile kazandıkları yüzbinlerle enbiya ve milyonlarla evliya ve milyarlarla asfiya gibi âlem-i insaniyetin güneşleri, ayları ve yıldızları mukabilinde; kemmiyetçe kesretli, keyfiyetçe ehemmiyetsiz hayvanat-ı muzırra nev’inden olan küffarı ve münafıkları kaybetti.
    Mektubat – 43