
Akıl, “düşünme, anlama ve kavrama gücü”[1]; rasyonalite, “ussallık, aklîlik”; rasyonalizasyon ise “ussallaştrma, akla dayattırma”,[2] bahane bulma, mantığa göre açıklama, mantıklı kılma[3] demektir; vicdan, kalp, irade vs. gibi Allah’ın insanda var ettiği seçme ve ilgi kurma yetisi olarak da tanımlanmaktadır. Bu tanımlamalara göre aklın, beş duyu vasıtasıyla beyne ulaşan bilgiler arasında ilişki kurarak anlayan, kavrayan ve bilgi organizasyonu yapan ve düşünce üreten bir yeti olduğu anlaşılıyor. Dolayısıyla akıl beyne ulaşan her bilgiyi; varsa, sistematik düşünce kalıplarına/mantığa göre, yoksa kalıp yargılara veya ön yargılara göre değerlendirmekte; bilgiler arasındaki uyumu veya çelişkileri ortaya koyarak düşünce üretmektedir. Dolayısıyla akıl, kullanıldığında ancak işlevsel olmakta; kullanılmadığında ise atıl kalmaktadır. Bu nedenle Allah Teâlâ, aklını kullanmayanları şiddetle kınamakta;[4] felsefe de akıl ve akılcılıkla ilgili bilgiler vererek epistemolojik, metafiziksel, moral, teolojik, politik ve iktisadi akılcılıktan söz etmektir.[5]
Aklî olmak, bireyin dış dünyasında var olan ve yaşanan gerçeklikler demektir Bunlar da bilimsel verileri; doğal olguları ve hayata geçirilmiş dinî bilgileri, sosyal ve kültürel normları içermektedir. Akla uygun olan denildiğinde de kastedilen bu gerçekliklere uygun olma durumudur.
Aklîleştirme ise bilimsel verilere, doğal olgulara ve hayata geçirilmiş dini bilgilere, sosyal ve kültürel normlara aykırı olan veya aykırı görülen bilgi ve düşünceler ile rivayetler arasında görülen içerik çelişkilerini akla uygun hale getirme işleminin veya yorumunun adıdır.
Bu tanımın temsil ettiği Kur’an yorumu, “bilimsel verilerle Kur’an metnin delaleti arasındaki uyumu araştıran ve açıklamaya çalışan ilmî tefsir” tanımı ile çoğu kez karıştırıldığından, tefsirdeki rasyonellik ile rasyonalizasyon da birbirine karıştırılmaktadır. Oysa tefsirde aklîlik başka, aklîleştirme daha başkadır. İlmî tefsire karşı olumsuz bir tavır takınanların yeterince farkına varamadıkları için karıştırdıkları o hassas çizgi de burasıdır. Yani rasyonalite ile rasyonalizasyonun karıştırılmasıdır.
“Doğru” diye tanımladığımız bilgi, aslında objelerine uygun olan bilgilerdir, fakat bu bilgiler, objelerine uygunluğu açısından bilim anlayışlarına göre değişme potansiyeline de sahiptir.[6] Bu nedenle bilimsel bilgiler, mutlak ve kesin bilgiler değildirler. Pozitif bilim anlayışı ile Einstein’in “rölatif” bilim anlayışı farklı olduğu gibi, Karl Popper’ın “doğruluğu yanlışlanabilen” bilgi anlayışı da farklıdır. Yine pozitivist ve determinist bilim anlayışı ile indeterminist bilim anlayışı da bir değildir. Nitekim tarih felsefesine ilişkin bir anlayış; tarihi, doğrusal bir ilerleme çizgisi olarak tasavvur edip, akıl dışılıktan akıl çağına girildiğini iddia ederken, diğer anlayış bunun tam tersini söyler ve tarihin döngüsel olduğunu iddia eder. Oysa olgusal olarak bakıldığında tarihin, inişli çıkışlı bir çizgi takip ettiği görülür. Bu nedenle her çağın kendine göre akla uygun ve akıl dışı olguları ve anlayışları vardır.
Geometrideki “iki nokta arasındaki en kısa mesafe bir doğrudur” tanımı, bir aksiyomdur ve bir ön kabuldür. Buna bağlı olarak iki doğru kesişince açı, üç doğru kesişince üçgen oluşmaktadır. Üçgenin de iç açıları toplamı 180 derecedir. Ve bu da ispatlanmıştır. Ancak bu ispat, bir varsayıma göre doğrudur. 2300 yıllık bu bilgi, Euclides tarafından elde edilmiş ve yakın zamanlara kadar da mutlak doğru kabul edilen bilgiler arasında sayılmıştır. Oysa bundan yaklaşık iki asır önce bir Rus bilgini Nikolai Ivanovich Lobachevsky (1793-1856) “hiperbolik geometri” yi kurmuş, “iki nokta arasındaki en kısa mesafe bir eğridir” görüşünü ortaya atmış ve bu görüşünü de çağdaş bilgilerle desteklemiştir. Ona göre evrende doğru diye bir şey yoktur. Işık dahi bir eğri şeklinde gitmektedir. Bu nedenle üçgenin iç açıları toplamı da 180 derece değil, eğikliğin içe veya dışa yönelik oluşuna göre üçgenin iç açılarının toplamı ya 180 dereceden küçük, ya da 180 dereceden büyüktür.[7]
Bu değişimin nedeni ise Euclides’in bu görüşünü, dünyanın düz olduğu anlayışına, Nikolay Ivanovich Labachevsky’in ise dünyanın yuvarlak olduğu bilgisine dayandırmış olmasıdır. Nitekim bir zamanlar çıplak gözle güneşe bakıp olgusal duruma, yani görünene göre dünyanın değil de güneşin döndüğünü kabul eden akıl, gözlemlerini derinleştirip ayrıntılara girdiğinde ve hakikatin bilgisine ulaştığında dünyanın döndüğünü kabul etmiştir. Bu da aklın, kendisine ulaşan bilgi türüne ve niteliğine göre işlevsel olduğunu ve kendisine ulaşan bilgi çeşidine göre çıkarımlar yaptığını göstermektedir. İnsan var olduğu andan itibaren bütün yetileri gibi, aklını da kullanmaktadır. Ancak bu kullanımın bireyden bireye, devirden devire veya bölgeden bölgeye önemli farklılıklar gösterdiği de bir gerçektir.
İslâm aleminde ise ilk aklileştirme faaliyetinin, doğru-yanlış ve çelişmezlik kurallarına dayalı iki değerli Aristo mantığının[8] ve Yunan felsefesinin Arapça’ ya tercüme edilişi ile başladığı bilinmektedir. Mesela Batlamyus astronomi anlayışının etkin olduğu bir dönemde yaşayan Fahrettin Râzî, “yeryüzünün sakin olduğu/dönmediği bir gerçektir”, dedikten sonra “yeryüzünün hareket etmediğini anlamak istersen yine yeryüzüne bak” [9] diyebilmiştir. Ama daha sonra bu anlayışın doğru olmadığı anlaşılmıştır.
Aklileştirme faaliyeti, her ne kadar şahıslara ve çağlara göre azalıp çoğalsa da pozitivizm ve determinizm anlayışlarının ortaya çıkışı ile ivme kazandığı ve bir çok Müslüman bilim insanını da etkilediği bilinmektedir. Nitekim Mustafa el- Meraği, “Sizin için denizi ikiye böldüğümüz zaman”[10] ayetini duyu organları ile elde edilen bilgiye ve doğal olguyla ters düştüğünü düşünmüş olacak ki Kızıl Deniz’in yarılarak Hz. Musa ve İsrail oğullarının karşıya geçmesi mucizesini, bir med ve cezir olayı olarak açıklamış, dolayısıyla bu mucizeyi aklileştirmek istemiştir.[11]
“Üzerine sürü sürü kuşlar gönderdi”[12] ayetinin yorumunda ise daha net rasyonalizasyon örneklerine rastlamaktayız. Nitekim ayette geçen “tayr/kuşlar” kavramının, bir kısım hastalık ve mikrop taşıyan sinek ve sivrisinekler, “hicaret/taşlar”ın ise, rüzgârların taşıyıp getirdiği mikroplu tozlar olarak anlaşıldığı ve yorumlandığı görülmektedir.[13] Bu görüşün, Muhammed Abduh’a ait olduğu[14] ve Elmalı’lı Hamdi Yazır tarafından da şiddetle eleştirildiği[15] de bilinmektedir.
Muhammed Esed ise, “tayran ebabil”i “uçan varlıklar” olarak anlar ve “eğer salgın hastalık varsayımı doğru ise “uçan varlıklar”- ister sinek ister böcek- bu mikrobun taşıyıcısı olabilir”[16] der. Karl Opitz “Kur’an’da Tababet” adlı kitabında bu hastalığın çiçek hastalığı olduğunu ve Arap yarım adasında ilk defa bu hastalığın o vakit görüldüğünü, daha sonra Mısır üzerinden Avrupa’ya yayıldığını söyler.[17]
Mikail Bayram ise “Fil Olayının Mahiyeti” adlı kitabında fil olayını yorumlarken: “Volkanik bir patlama sonucu üstlerine lav (sicil) yağmış binlerce cesedin üzerine leş yiyen kuşların üşüştüğünü ve cesetleri didik didik ederek parçaladıklarını ve lavların üstüne saçtıklarını ve yenilmiş ekin gibi etrafa dağıttıkları görüşünü ileri sürer.[18]
“Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı”[19] ayeti, tefsirlerde farklı şekillerde açıklanmış olsa da, Yaşar Nuri Öztürk’ün bu ayete ilişkin şu yorumu, bir başka rasyonalizasyon örneğidir: “Ayın yarılmasına ilişkin mucize haberler, bize göre insanoğlunun aya inişi ve oradan bazı taşların dünyaya getirilmesiyle gerçekleşmiştir. İşte bu olay, kıyametin yaklaşmış olduğuna bir işarettir. Ay taşlarının aydan alınıp dünyaya getirilmesi, ayın yarılmasının ta kendisidir.”[20] demektedir. “Onu sakara kokacağım”[21] ayetinde geçen “sakar, yine Yaşar Nuri Öztürk’e göre elektrik enerjisiyle çalışan “bilgisayardır”.[22] Zira sakar, güneşin yakıp kavurması, acı vermesi demek olduğu için cehenneme bu ad verilmiştir. Bu nedenle “sakar”daki şiddetli yakma, elektriğe işaret edebilir.
Kısaca örnek olarak verdiğimiz bu ve benzeri yorumlarının bir çok sebebi bulunsa da bunlardan biri ve belki de en önemlisi, bu tür yorumları tercih eden insanların, pozitivist ve determinist düşüncelerin etkisinde kalmış olmaları, dolayısıyla da bu görüşlerin anti tezlerini dikkate almayışları ve bu nedenle de kategorik bir bakış açısına sahip oluşlarıdır. Nitekim Einstein’nin izafiyet teorisi ile Emile Boutroux’ un “Tabiat Kanunlarının Zorunsuzluğu Hakkında” adlı kitabında ileri sürdüğü indeterminist görüşe yer vermeyişleri de buna bir örnektir.[23] Sonuç olarak determinist ve pozitif düşüncelere uymuyor diye bazı ayetleri veya mucizeleri aklileştirilmek, en hafif ifadesiyle anlam bilim açısından Kur’an’ı doğru anlamanın temel şartları arasında yer alan dilbilimsel ve bağlamsal anlamayı bir kenara bırakıp indî görüşlere dayalı kurgusal ve spekülatif yorumları tercih etmek demektir. Bu da zandan ibarettir, hatta zan öte bir anlam ifade etmemektedir.
Prof. Dr. Celal Kırca
İSLAMİ HABER “MİRAT” -YOUTUBE-
YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ
[1] TDK, Türkçe Sözlük, Ankara 2005, s 49
[2] TDK Türkçe Sözlük, s. 1645.
[3] Robert Avery (editör) ve diğerleri, Redhouse İngilizce-Türkçe Sözlük, İstanbul 1991, s. 803.
[4] Yunus,10/100.
[5] Ahmet Cevizci, “Akılcılık”, Felsefe Ansiklopedisi, 1/ 199-206.
[6] Bedia Akarsu, Felsefe Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1994, s. 34-36.
[7] Mehmet Şahin, “Bilgi, Bilim, Teknoloji ve Üniversite”, Bozok Üniversitesi Açılış Dersi, Yozgat, 17 Ekim 2007, s. 4-5.
[8] Bedia Akarsu, Felsefe Terimleri Sözlüğü, s. 125-127.
[9] Fahreddin er-Râzî, Mefâtihul Ğayb, İstanbul 1308, 1/224.
[10] Bakara, 2/50.
[11] Mustafa el- Meraği, Tefsiru’l Meraği, Beyrut 1974, 1/ ll6.
[12] Fil, 105/3.
[13] Meraği, Tefsiru’l Meraği, 3/243.
[14] Muhammed Abduh, Tefsiru Cüz’i Amme, Mısır, tarihsiz, s.120.
[15] Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, İstanbul 1938, 8/ 6133-6143.
[16] Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, Ter. Cahit Koytak, Ahmet Ertürk, İstanbul 1999, 3/1308.
[17] Karl Opıtz, Kur’an’da Tababet, Ter. Feridun Nafiz Uzluk, Ankara 1971, s. 58.
[18] Mikail Bayram, Fil Olayının Mahiyeti, Ankara 1996, s. 13-43.
[19] Kamer 54/1.
[20] Yaşar Nuri Öztürk, Kur’an’daki İslam, İstanbul, 1997, s. 91
[21] Müddessir 74/26.
[22] Öztürk, Kur’an’daki İslam, s. 21.
[23] Emile Boutroux, Tabiat Kanunlarının Zorunsuzluğu Hakkında, Ter.Ziya Ülken, İstanbul 1988.
Hocam Allah razı olsun bu yazının özünün sürekli gündemde tutmak lazım iyi niyetli olarak tüm Müslümanlar sağımızdaki sonumuzdaki insanlar Kur’an’ı çok okuduklarını hatta haftada bir 3 günde bir hatim okuduklarını övünerek söylüyorlar ama bir ayeti tam manasıyla anlamak gibi bir durumdan söz etmiyorlar o yüzden kur’an’la meşgul olsunlar çok olsunlar ama hiç olmazsa korkuttukları kur’an’dan birkaç ayeti de hakkıyla anlayarak okusunlar
Hocamızın diğer yazıları gibş hayli aydınlatıcı ve fikir verici.
“Kur’an ve tabiat bilimleri” konusunda uzman olan Celal Hocamızın yazılarını ilgiyle takip etmek gerek. 👍
Ibn i arabî ye bu adam Allah in varlığını 1001 delil ile ispat ediyor demişler. O da ” demek ki 1001 şüphesi var” demişti. Herşeyi Akılla izah ederim akıl bana yeter diyenler tarih boyunca hep çuvalladılar. Günümüz de celâl şengor diye bir prof aklını kullanıp güya Allah i eleştiriyor.kurallar getiriyor analizler yapıyor dine diyanet e saldırıyor. Bu aklı kullanmakmidir. Şeytan da aklını kullandığını iddia ediyordu o nu toprak tan beni ateş ten yarattın ateş topraktan güçlüdür..demek ki bilmek akıllı olmaktan önce iman inanmak esastır. Allah akıllı olun ama akılcı olmayın diyor.her şeyi Akılla izah etmek en büyük akılsızlıktir. Mucizeleri nasıl akilla izah edersiniz. İşte böyle saçma sapan yorumlar fikirler teoriler ileri sürersiniz. Birisi de çıkar bu teorileri tuzla buz eder.oysa Allah kadiri mutlaktır ol deyince oldurur. Tabiat kanunu koyan da Allah tir istediğinde kaldırır. Su derya yarılır. Ateş yakmaz. Bıçak kesmez. Bunlar Allah için zor değildir deyip inansa rahatlar. Aklın çetrefilli labirentlerinde bocalamak onu dininden de eder.elbette bütün ilimler Allah i anlatır ama onu anlamak kalbi selim ile mümkündur. Kıymetli hocamıza bu zor çok muşkilatli konuyu vuzuha kavusturan ifadeleri için teşekkür ediyorum.
Değerli hocam,
Allah razı olsun.
Kuran’da geçen bazı şeyleri bugün bilim, henüz keşfedeme di diye garip yorumlar yapmak …
Birgün keşfettiklerinde de özür dileme fırsatları olmayabilir.
O zaman da çok geç olur.
Emekleri için hocamıza teşekkür ederiz. Birkaç noktada katkı sunmak isterim. Aklın öne çıkarilarak realite rasyonalite ve diger akılcı görüşlerin konuşulmaya tarafı Aklın oluşturan unsurların ve isleyislerinin hangi düzeyde ve hangi derinlikte performans gösterdiğiniz ihmal edilmesidir. Doğrudan kabul veya Red yerine akıl süzgecinden denen aparatı ne kadar doğru çalıştığı konusu önemli olan noktadır. Bir konu hakkında herkes aynı şeyleri ifade ediyorsa eklenecek bir bilgi üretimi olamadığı içindir. Eğer farklı görüşler ifade ediliyorsa akıl mekanizmasına kullanılan ürünlerin kişilerin müktesebatına dair olacağı açıktır.Birilerinin hep olumlu düşünmesi, konuşması, davranması varsayımı karşı birilerinin hep olumsuzlukları düşünmesi, konuşması, davranması aklı meydana getiren merkezlerin hangi düzeyde performans göstermesi ile ilgilidir. Çok detayı ve derinliği olan bu konuyu yerine koyarak , özü itibariyle akıl denen işlemciyi oluşturan unsurların nasil, ne ile, beslendiği ve antrene edildiği unutulmadan ortaya çıkan sonuçların değerlendirilmelidir.Dogru ölçme yöntemleri ile ölçme işlemi yapılmalı, doğru değerlendirme yöntemleri ile de değerlendirme yapılmalıdır şeklinde düşüncelerimi ifadeye çalıştım, Sağlık diliyorum.
Hocam,teşekkürler.
Değerli hocam,
Modern bilim ile din bilimlerini karşılaştırmalı sunduğunuz bu makaleniz de her makalenizde olduğu gibi çok güzel olmuş. Son yüz yıldır İslam alimlerinin Kur’an’ı çağın gerisinde kalmama adına öne sürdükleri bazı ayet yorumlarını ” Kur’an’ın dilbilimsel ve bağlamsal anlama ilkesini”hatırlatmanız makaleye damgasını vurmuş.
Selam ve saygılarımla…
Değerli hocam saygılar,Güzel bir bakış ve değerlendirme olmuş,Aklın verileri ve ilahi hitab ikisi bir arada olduğu vakit buradan bir sonuç doğal olarak anlama kavrama kabiliyetine göre anlamı anlamdırma ile anlam kişiye göre oluşmakta,Kişilerin durumu iç dünyasında zihninde anlamlandırdığı kadar hitabın muhatablılığı oluşuyor,Ne aklı devri dışı bırakmak ne de akılı tek otorite kılmakta değil,Belki aklın da elde ettiği sonuçlar ile ulaşmak istediği sonuç farklı olmaktadır,Bu bir anlama doğruyu bulma hususunda olması gereken bir olguya dönüşmektedir,Allah’tan gelene iman esas olmakla beraber Allah ne dedi biz ne anlıyoruz hep olacaktır.Soyut olan dilin somut bir anlam ortaya çıkarması,İnsanın problemi olarak devam edeceği bir gerçekliktir”…onların kulakları vardır duymaz, gözleri vardır görmez, Kalplerinin mühürlenmiş olması…” Kastedilen ile kasdın aynı manada anlaşılması veya anlaşılmaması gibi,Hadiste”…burnu sürtülsün…” ifadesini duyunca gerçekten kişiyi yakalayıp tepesi üstü yerde sürümek şeklinde zihnimde kendimce bir anlam yüklemek gibi…Saygı değer hocam yine ufuk açıcı bir değerlendirme olmuş,Rabbim gayretinizi arttırsın kaleminize elinize sağlık hürmetler
Kolektif akıl ve ispatlı bilim çerçevesinde vahyi anlama çabası… Aklîleştirme ‘akıldışı kabul etmek’ten iyidir. Ama önce akıl üzerinde uzlaşılmalı. Tekil akıllar malüldür; realiteye ve sağlam verilere dayalı kolektif akıl mübarektir.
Teşekkür ederim hocam.
Allah razı olsun.
Akıl her şey deildir.Akıl var olanı idrak etme kaabilet ve yetisidir.Akıl her şeyi idrak etme melekesi olsaydı,putperestlik olmaması gerekirdi.Akıl sahibi insan oğlunun aynı düzlemde yol alması gerekirdi. Ancak bu hiç bir devirde biyle olmamıştır.Bu düzlem,ancak fıtrî olan sünnetüllâhın siret yolunda istikamet ve istikrar vardır.Aklı yetkin görenler fıtrata yan çizmişler,zıtlıklarlantdzatlarla yüzleşmişler.Zaman zaman kendi putunu kendileri yapar,kendileri tapar olmuşlardır.İnszn ne kadaf aciz,ne kadar hakikatı çiyneyen zalim bir varlık olduğun ortaya koymuştur.Akl-ı selimi ifsad eden,kendi alanını zorlayan cehaletini ibraz etmiştir.
Hürmet ve saygılarımla muhterem hocam.
Teşekkür ederim hocam.
Allah razı olsun.
Akıl her şey deildir.Akıl var olanı idrak etme kaabilet ve yetisidir.Akıl her şeyi idrak etme melekesi olsaydı,putperestlik olmaması gerekirdi.Akıl sahibi insan oğlunun aynı düzlemde yol alması gerekirdi. Ancak bu hiç bir devirde biyle olmamıştır.Bu düzlem,ancak fıtrî olan sünnetüllâhın siret yolunda istikamet ve istikrar vardır.Aklı yetkin görenler fıtrata yan çizmişler,zıtlıklarla-tezatlarla yüzleşmişlerdir.Zaman zaman kendi putunu kendileri yapar,kendileri tapar olmuşlardır.İnsan ne kadar aciz,ne kadar hakikatı çiyneyen zalim bir varlık olduğun ortaya koymuştur.Akl-ı selimi ifsad eden,kendi alanını zorlayan cehaletini ibraz etmiştir.
Hürmet ve saygılarımla muhterem hocam.
Aydınlanma döneminden sonra insanlar, neredeyse dini bırakıp bilimi put edinmeye başladılar.Pozitif bilimlerin verilerine duyulan itimat kadar dinin doğrularına itibar edilmez oldu. Bu durumda dinin itibarını yeniden kazanmak için ayetlerin açıklamaları modern bilimlerin kıstaslarına uygun hale getirilerek açıklanmaya çalışıldı. Daha doğrusu ilahi kelam , zorlantılı ve kısıtlayıcı da olsa pozitivist- determinist bir mantığın doğrularına göre yorumlandı. Gençlere, modern insanın ,modern kafasına din,ancak böyle bir metod be la anlatılabilirdi, gibi bir tavır oluşmuştu.
Celal hocam bu yaklaşımın mantık hatalarını görmüş , alanla ilgili derin bilgisine dayanarak Kur’an tefsirinde rasyonalizasyona gidilmesi sorununa karşı ikna edici fikirlerini belirtmiştir.
Bilimsel bilgilerin mutlak ve kesin olmadığını, pozitif bilim anlayışı ile rölatif bilim anlayışının farklı oluşu gibi Popper’in yanlışlanabilen bilim anlayışının da diğerlerinden farklı oluşuna dikkat çekmiştir.
Günümüzde sadece Aristo mantığı kullanılmıyor. Saçaklı mantık (fuzzy) ile alışılmış kalıplar kırılıyor.Artık aklın yolu bir değildir, deniliyor.
Celal Hocam, “doğru”diye tanımlanan bilgilerin konu edinilen objelere göre değişme potansiyeline sahip olduklarını söylüyor. Gerçekten,Newton fiziğinin madde planında geçerliliği kabul edilirken, atom altı dünyada kuantum
fiziğinin kabulleri öne çıkıyor. Bilimin nesnesi değiştikçe doğruları da değişebiliyorsa , ilahi kelamın doğrularını da kendi çerçevesine mahsus bir mantıkla anlamak icap ediyor.Elbette bilimin doğrularıyla çelişmeyen
açıklamaları Kur’an’ı anlamak için kullanmakta bir sakınca yoktur. Ancak Kur’an bir bilim kitabı değildir ki bilimden beklenen neticeler ondan beklensin !Kur’an‘ın beyanına göre anlaşılmak öğüt alınmak için indirilmiş inananlara rehberlik eden apaçık bir kitaptır.Kur’an’ın ilahi bir kelam olduğuna iman edildiği taktirde modern insana inanılmaz görülen mucizeler anlamlı gelir.İnanan gönüller ayetlerdeki hikmeti keşfedebilir. Mehmet Akif’in “Doğrudan doğruya Kur’an ‘ dan alıp ilhamı/Asrın idrakine söyletmeliyiz İslamı” dizelerinde söylediği gibi Kur’an ‘ ın beyanında gerçeğin bize doğrudan doğruya verilmesinden başka bir de sezdirilmesi vardır.
Celal Hocamız Kur’an‘ı doğru anlamanın temel şartları arasında dil bilimsel ve bağlamsal anlamayı da gerekli görüyor.
Celal Hocamızın bu yazısı da diğer yazıları gibi beni oldukça etkiledi , çok teşekkürler
Selamünaleyküm çok muhterem hocam yazınızı bir solukta okuyup tamamladım muazzam bir izahat yapmışsınız tahlil etmişsiniz haliyle ilim ehlinin anlayabileceği bir seviyede bir yazı tabii ki siz onlara yönelik yaz çok teşekkür ederiz sağ olun var olun Allah kaleminize sağlık versin güç kuvvet versin selam ediyor
Bilimsel Tefsir
Yüzyıllardır Allah’ın bilimiyle tefsir yapılmıyor. Bu sebeple, bu tefsirlerde çok fazla hata var. Bu hatalar da düzeltilmiyor. Hatta artık günümüzde Kur’ân değil tefsirlerin tefsiri yapılıyor.
Allah’ın biliminden istifade edilmeden yapılan tefsirlerde bilimsel bilgilerdeki hatalardan çok çok fazla hata var.
Tefsir metodolojisinde konuyla ilgili güncel bilimden de istifade etmek vardır. Ama bu yüzyıllardır terk edilmiş durumda.
Tefsirlerde artık Allah’ın bilimi de kullanılmalıdır. Bu usulü terk etmek Tefsir usûlüne aykırıdır. Usulsüz vusul olmuyor.
Müslümanın yüzyıllardır Allah’ın bilimini kullanmadan Kur’ân’ı tefsir etmesi İslâm’a aykırıdır.
Ey iman edenler (Allah’ın ilmine) iman ediniz.
Ayrıca bilimsel bilgiler Kur’ân’ın tefsiridir.
Çünkü bilim doğayı anlama çalışmasıdır. Doğa levh-i mahfûzun tefsiridir. Kur’ân da levh-i mahfûzdandır.
Bilim Kur’ân’ın tefsiridir ve Allah’ın bilimi olmadan yapılan tefsirlerden çok çok daha az hatalıdır.
Hatasız olan kitab Kur’ân ve levh-i mahfûzdur.