islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
47,5384
EURO
54,8269
ALTIN
6.206,96
BIST
13.449,76
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Parçalı Bulutlu
30°C
İstanbul
30°C
Parçalı Bulutlu
Salı Parçalı Bulutlu
32°C
Çarşamba Açık
31°C
Perşembe Parçalı Bulutlu
30°C
Cuma Parçalı Bulutlu
31°C

KUR’AN’DA GÖRME ve ZİYÂ ANLAMIYLA BASİRET 

KUR’AN’DA GÖRME ve ZİYÂ ANLAMIYLA BASİRET 
31/12/2025 01:00
A+
A-

KUR’AN’DA GÖRME ve ZİYÂ ANLAMIYLA BASİRET 

Her türlü manevi faaliyetin merkezi kalptir. Kalbin de dışarıya açılan iki penceresi vardır. Bu pencerenin biri; duymak (semi’) diğeri ise; görmek’tir (basar/basîrettir). Duymak kulağın, görmek  gözün gücüdür. Kur’an’da her iki fiil de bu anlamıyla kalbe nisbet edilir.

“De ki: “O, sizi yaratan ve size kulaklar, gözler ve kalpler verendir. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!” (Mülk 67/23)

Kulak ve gözden sonra kalbin gelmesi bu arasında bir bağın olduğunu, duymanın ve görmenin sadece bu duyu organlarının  fizikî şartlara bağlı faaliyetleri olmadığını gösterir. Kulaklar belli frekans aralığındaki sesleri duyar. Göz belli mesafedeki şeyleri görür. Ancak duyulan ve görülen şeyleri idrak etmek, kavramak, algılamak aklın ve yüreğin işidir.

Kalbin duyması; kulağın duyduğu şeyi anlaması, kavraması ve niteliğini tesbit etmesidir. Herhangi bir sesi duyan kimseye sağır denmez ama Kur’an, Hakk’ı (Hakikati) duydukları hâlde anlamayanlara, idrak etmeyenlere ve ondan yüz çevirenlere  ‘sağır’ demektedir.

“De ki: Ben sizi yalnızca vahy ile uyarıp-korkutmaktayım. Ancak sağır olanlar, uyarıldıkları çağrıyı işitmezler.” (Enbiyâ 21/145)

Bunun gibi ‘basar-görme’ faaliyeti hem gözün bir fiili, hem de kalbin bir fonksiyonu olarak geçmektedir.

İdrak, bir şeyi anlamadır. Basîret ise bu idrakin kemâlidir. İnsan, evrendeki duyular ötesi özellikleri, insanındaki ve eşyadaki ilâhî yönleri bu ‘basîret’ duygusuyla idrak eder, anlar.

Hatırlayalım; kalbe nisbetle, dolaysıyle idrak anlamıyla ‘basîret’  Hakk’ı görebilme, onu anlayabilme ve onu doğru olarak tanıma kabiliyetidir.

Basîreti bağlanmış kimseye “kalbi kör (a’mâ) kimse denir. O, Hakk’tan gâfildir, Hakk’tan gelen daveti ve davetçiyi görme yeteneğini yitirmiştir. Kalbinin bu özelliği ve gücü  kaybolmuştur.

Kur’an’da baş gözüyle (basar) ve kalp gözüyle görmenin (basîretin) birbirinin yerine kullanıldığını görmekteyiz.

Ancak her ‘basar-görme’ sahibi ‘basîret’ sahibi değildir.

Bilindiği gibi ‘basar’ daha çok kafa gözüyle görmektir. Kafa gözüyle bakan, baktığı şeyi dış görünüşü ile tanır, onu kendine göre algılar, ancak o gördüğü şeyin gerçeğine ulaşamaz.

Basîret sahibi ise, gördüğü şeyin gerçeğine ulaşır, duyuların ve hayâllerin ötesini idrak eder. Bu da ancak kalp gözüyle (basîretle) olur.

Kur’an basîret kavramını bir kaç vecihte, bir kaç anlamda kullanıyor.

a-Görme ve basîret sahibi olma anlamında

‘Basîret’ kelimesi Kur’an’da “basîretun” lafzıyla iki defa (Yûsuf 12/108. Kıyâme 75/14), bunun çoğulu ‘besâir’ olarak ise beş âyette yer almaktadır. (En’am 6/104. A’raf 7/203. İsrâ 17/102. Kasas 28/43. Casiye 45/20)

Kur’an basîreti ve basîr’i normal ‘görme’ anlamında kullandığı gibi, gerçeği keşfetme, doğru yolu tanıma, gerçeği yalandan, Hakk’ı bâtıldan ayırma yeteneği anlamında, yani kavram olarak da kullanmaktadır.

Şu örnekte olduğu gibi:

“De ki: Size Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum, gaybı da bilmiyorun ve ben size bir meleğim de demiyorum. Ben bana vahyedilenden başkasına uymam.

De ki: Kör (a’mâ) olanla gören (basîr) bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz? (En’am 6/50)

Basîr (gören), bu bakımdan mânevî körlüğün zıddıdır.

Ya da hidâyet ile dalâlat (sapıklık) bir olur mu? Kör ile gören; iman eden ile inkâr eden kimsenin örneğidir. Zira mü’min Hakikati ve ötesini görüp, anlayıp iman edendir. Öteki ise Hakikate ve Allah’ın nimetlerine ve âyetlerine karşı ilgisiz, duyarsız, inatçı olandır. (Taberî, Câmiu’l-Beyân, 5/198)

Şöyle bir soru sorulabilir: “Allah’ın haberlerine ve davetine karşı kör ve sağır olanlar, Vahiyle gelen manevi görüş zenginliğine ve yol gösterici rehberliğe (hidâyete) kavuşmış olanlar kadar düzgün, rahat, mutlu bir hayat kurabilirler mi?”

Rasûlüllah (sav) kendi kavmine ve bütün insanlara yalnızca “Allah’ın âyetleri”ni, akla ve kalplere, vicdanlara hitap eden delillerini duyurdu. Kureyş müşrikleri ise kâhin, sâhir, arrâf gibi isimlerle andıkları kişilerin olağanüstü güçlerin sahip olduğuna inanıyor, peygamber olduğunu ve Allah katından mesajlar getirdiğini söyleyen Muhammed’de bu şekilde güç bulunması gerektiğini düşündükleri için ondan olağanüstü şeyler istiyorlardı.

Âyet hz. Peygamber’in bu câhilce taleplere vermesi gereken uygun cevabı ihtiva ediyor. Aslında zihni ve gönlü hakikate açık, önyargılardan uzak, kalbi inkâr ve isyan duygularıyla körleşmemiş insanlar için, Allah’tan vahiy aldığı bir çok delille anlaşılan kimsenin, hiç bir komplekse kapılmadan, tevazu ile böylesine gerçekçi ve samimi beyanlarda bulunması, dağları altına çevirmekten daha güçlü ve ikna edici delildir, peygamberliğinin isbatıdır. (Heyet, Kur’an Yolu, 2/324)

Kendilerine gelen ilâhi Vahyi kabul eden ile, Vahye sırtını dönen veya onunla ilgilenmeyen ve inkâr edenin durumu da buna benzer:

“Bu iki zümrenin durumu, kör ve sağır ile gören (basîr) ve işiten kimseler gibidir. Bunların hâli hiç eşit olur mu? Hâlâ ibret almıyor musunuz?” (Hûd 11/24)

Burada ‘basîr’ normal kafa gözüyle görme ve duyma anlamı yanında Hakikati anlama, Vahiyle gelenleri idrak etme manasında da kullanılıyor.

Aynı durumun şu âyette de vurgulandığını görüyoruz.

“Sen körleri sapıklıklarından çevirip doğru yola getiremezsin. Ancak âyetlerimize inanıp da teslim olanlara duyurabilirsin.” (Neml 27/81)

Buradaki körden maksadın dünyada iken gözleri görmeyenlerin olmadığı açıktır. Bunların kalp gözleri kördür. Anlayışları kıt, basîretleri kapalı, bakış açıları dardır. Bunlar akletmezler, derin derin düşünmezler, etrafa ibret nazarı ile bakmazlar. Bunlar bakar kördürler.

Bu şekilde kör (a’mâ) diye nitelenen basîretleri bağlı kimselerin âhiretteki durumu da hoş olmayacaktır.

Bu dünyada kör olan kimse âhirette de kördür; üstelik iyice yolunu şaşırmıştır.” (İsrâ 17/72)

Demek ki, insanın âhiretteki hayatı sadece dünya hayatında izlediği davranış tarzıyla belirlenmiş olmakla kalmayıp, aynı zamanda dünyadaki eğilimlerin bir uzantısı gibidir.

Aynı gerçek Tâhâ sûresinde de vurgulanıyor.

“Her kim de benim zikrimden (Kur’an’dan veya Allah’ı anmaktan) yüz çevirirse, mutlaka ona dar bir geçim vardır. Bir de onu kıyâmet gününde kör olarak haşrederiz.

O da şöyle der: “Rabbim! Dünyada gören bir kimse olduğum hâlde, niçin beni kör olarak haşrettin?”

(Allah) buyurur: “İşte böyle! Sana âyetlerimiz geldiğinde onları unutmuştun, bu gün de aynı şekilde sen unutuluyorsun!” (Tâhâ 20/124-126)

Bu âyetlerde geçen körler, Hakk’ı görmeyen inkârcılar; basîr (basîret) sahipleri ise Hakk’ı görüp, anlayıp teslim olan mü’minleri simgeliyor.

 b-Ziyâ (aydınlatıcı) anlamında

“Andolsun, ilk nesilleri yok ettikten sonra Mûsâ’ya -düşünüp ibret alsınlar diye- insanların kalp gözünü açan deliller (besâir) ve bir hidâyet rehberi, bir rahmet olarak Kitab’ı (Tevrat’ı) verdik.” (Kasas 28/43)

Bazılarına göre buradaki ‘besâir-basiretler’ ziyâ (aydınlatıcı, yol gösterici) manasındadır.

“Yani insanlar için ziyâ (aydınlatıcı) olsun diye… Allah (cc) Tevrat’ı İsrailoğullarına, din ve dünya işlerinde muhtaç oldukları her şeye onun nûruyla baksınlar diye gönderdi.” (el-Cezâirî, Ebu Bekr. Eyseru’t-Tefâsir, 4/1292)

Ya da “insanlar için bu basîretleri” kalplerine nûr olarak verdik; onlarla gerçekleri görsünler, hak ile bâtılı ayırsınlar diye… (Beydâvî Tefsiri Kasas 28/43)

Allah (cc) Mûsa’ya (as) Tevrat’ı verdiğini, onun da insanlar için, basîretleri açacak, hak yolu gösterecek ve sâlih amel işlemeyi sağlayacak, onlar için hidâyet kaynağı olacak bir kitap olduğunu beyan ediyor.

Hüseyin K. ECE

YAZARIMIZIN DİĞER YAZILARINI OKUMAK İÇİN LÜTFEN BU LİNKİ ZİYARET EDİNİZ

İSLAMİ HABER “MİRAT”

MİRATYOUTUBE

 

 

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.