islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
45,4002
EURO
53,3613
ALTIN
6.853,66
BIST
14.973,19
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Az Bulutlu
24°C
İstanbul
24°C
Az Bulutlu
Çarşamba Parçalı Bulutlu
23°C
Perşembe Az Bulutlu
18°C
Cuma Az Bulutlu
20°C
Cumartesi Az Bulutlu
23°C

İSLAMCILAR NEDEN ASR-I SAADETE GİTMEK İSTEDİ?

İSLAMCILAR NEDEN ASR-I SAADETE GİTMEK İSTEDİ?
28/01/2026 02:05
A+
A-

İSLAMCILAR NEDEN ASR-I SAADETE GİTMEK İSTEDİ?

İslamcılık Düşüncesi bilindiği üzere, “Dini yanlış anladık, bu sebepten kaynaklara ve Asr-ı Saadete dönmeliyiz” söylemi üzerine inşa edilmiştir. Asırlardır bütün dünya Müslümanlarınca yaşanılıp giden ve 1300 yıldır dünyaya söz geçiren Müslümanlar, 19. yüzyılda zuhur eden İslamcılar tarafından bütün tarih boyunca dinlerini yanlış anlamakla ve yanlış yaşamakla itham edildiler. Bu ithamın ardından kendilerince dini doğru anlamanın çözümü olarak kaynaklara ve Asr-ı Saadete gitmeliyiz dediler.

İslamcıları bir şeyi fark etmişti; eski imanlarıyla yeni hayat tarzlarına devam edemeyeceklerdi. Tarihi kendi geleneği içinde geriye doğru tashih ederek gitmek de yapıp etmek istediklerine mani olacaktı. Onlar için tek çözüm, bütün İslam Tarihinin ve bu tarih tecrübesinin üstünden atlayarak Peygamber ve sahabe dönemine gitmek olarak görülmüştü. En büyük problem ise, modernleşmeye teşne zihinlerle, yaşadıkları asr-ı hazırdan Asr-ı Saadete bakmalarıydı.

İslamcılık Düşüncesinin kurucuları sürdürücüleri ve savunucuları, zihniyet bakımından ulemadan ziyade aydın diyebileceğimiz, modern eğitim görmüş, Avrupa’yı tanımış, Avrupa’nın sahte görkemine hayran kalmış kimselerdi. Ve Avrupa’nın din ile olan ilişkisini de fark etmişlerdi. Avrupalı olmak fakat Müslüman da kalmak istiyorlardı. Avrupa’nın rasyonalist ve pozitivist düşüncesinden etkilenen İslamcılar, Asr-ı Saadette aradıklarını bulabileceklerine emindiler. Zira tarihin üstünden atlayarak gittikleri için karşılarına herhangi bir muhalefette çıkmayacak, Asr-ı Saadeti asr-ı hazıra göre yeniden yorumlayabileceklerdi. Öyle de oldu.

Asr-ı Saadete varan ve büyük gayretle çalışan İslamcılar, yaşadıkları dönemde kendilerine ne lazımsa, lazım olan her şeyi gittikleri yerde buldular. İslamcılar, kendi dönemlerine kadar var ola gelen İslam Siyaset Düşüncesini, iktisadi sistemi, içtimai yapıyı, hukuki müeyyideleri… Akla gelen ne varsa asr-ı hazıra muvafık gelecek şekilde yeniden yorumladılar.

Asr-ı Saadetten meşrutiyete de, Kanun-i Esasiyeye de, mebusluğa da, meclis-i mebusana da, demokrasiye de, cumhuriyete de cevaz devşirdiler. Devleti kutsallaştırdılar, devlet bekası için her yorumu mubah gördüler.

İslamcıların “Asr-ı Saadete gitmek” düşüncesi, bir yere kadar karşılık buldu ve yukarıda da değindiğimiz gibi, istediklerini o dönemi yeniden yorumlayarak elde ettiler. Fakat “Kaynaklara Dönüş” söylemi pratiği olmayan muğlak bir ifade olarak kaldı. Kaynak olarak ellerinde bilgi ve tecrübelerinden yararlanabilecekleri hiçbir şey kalmamıştı. Şimdi Kur’an’ı istedikleri gibi yorumlayabilecekler ve asr-ı hazıra uygun bir din yorumu ortaya koyabileceklerdi. Öyle de oldu.

Manastırlı İsmail Hakkı, birçok ayeti yeniden yorumlayarak meclis-i mebusana meşruiyet sağladı. Uhuvvet kavramından vatandaşlığa varan yorumlar yaptı. Meşveret kavramını meşrutiyet sistemine dayanak yaptılar. Anayasa olarak Kanun-i Esasiye “Kur’an’ın ruhu” dediler. “Kafirleri dost edinmeyin” ayetini gündeme getirenlere, “kahrolası melunlar” dediler. Yaşadıkları çağın ruhuna uygun olarak hürriyet, müsavat – eşitlik – anayasa, meclis, terakki, gayret, ictihad, tecdid, milleti hakime vb. kavramlarına yeni anlamlar yüklediler.

İslamcılar, coğrafyayı “vatan” yapmak konusunda çok mahirce davrandılar. “ “Hubbü’l-vatan” kavramı bu konuda en çok telaffuz edilen kavramsallaştırma oldu. Uluslaşmanın ve ulus devlet olmanın önünü açmayı başardılar. Bununla birlikte yeni yorumlarıyla devleti kutsallaştırdılar. Dinin ancak devlet var olursa yaşayabileceğini iddia ettiler. Kur’an’ı tamamen akılcı – pozitivist – yaklaşımlarla yorumladılar. Akla uymayan, aykırı gelen ne varsa, akla uygun olarak tevil ettiler. Abduh’un Fil Vakasını getirdiği yorum ve Elmalılı’nın Abduh’a sert yanıtı sadece bir örnek olarak verilebilir.

Asr-ı Saadet ve Kur’an’ı Kerim İslamcıların yenidünya görüşü ve hayat tarzı çok verimli olmuştu. Amaçları da buydu. Asr-ı Saadeti, Asrı Hazıra uydurmak. Hemen her konuda, her alanda bunu başardılar.

Onların peşinden giden 21. yüzyıl İslamcıları da bu geleneği takip etti. İslamcılık bütün tarihi boyunca siyasi merkezlerle ve yeni kurulan cumhuriyet ideolojisiyle ve modern projelerle azami ölçüde aynı çizgide yer aldı. Mesela, demokrasiyi “şura” kavramıyla, demokratik temelli çoğulcu toplum yapısını “Medine Vesikası” ile meşrulaştırmaya çalıştılar, çalışmaktalar.

Hulasa diyecek olursak İslamcılık’ın kabaca genel tarifi, modern dönemde ortaya konulmuş, bütünlüğü olan yeni bir din ve İslam yorumu olarak yapılmıştır. Yeni bir din ve yeni bir İslam yorumu yapılacaksa, Asr-ı Saadetle asr-ı hazır arasında olan ne varsa aradan çıkarılması gerekmekteydi. İslamcılar zuhurundan günümüze, bu konuda çok başarılı oldular.

Konu üzerine söylenecek daha çok söz olmasına rağmen, biz bu kadarla iktifa edelim..

YAKUP DÖĞER

YAZARIMIZIN DİĞER YAZILARINI OKUMAK İÇİN LÜTFEN BU LİNKİ ZİYARET EDİNİZ

İSLAMİ HABER “MİRAT”

MİRATYOUTUBE

 

 

 

Yorumlar
  1. Abdullah Yıldız dedi ki:

    Mehmet Akif’in “Asrın idrakine söyletmeliyiz İslamı” dizeleri bu düşüncelerle mi yazılmıştır Yakup Hocam? “Ne demek istemiş?” diye tartışılan bir ifade bu.

    1. Yakup Döğer dedi ki:

      Abdullah hocam, Mehmed Akif Afgani’nin ve Abduh’un etkisinde kalan İslamcılardandır. Abduh ve Afgani’nin makalelerini, eserlerini tercüme edip Sıratı Müstakimde neşreder. Akif aynı zamanda akılcılığı savunur. Abduh, “Akıl ile nas birbiriyle çelişki gösterdiğinde, tercih edilecek iki yol vardır. Birisi olduğu gibi nasa teslim olmak, ikinci yol ise, akla aykırı gelen nası akla göre tevil etmektir. Biz ikincisini tercih eder, nası akla göre tevil ederiz” der. Memhed Akif bu yorumu benimser.
      Mehmed Akif, hayata dair hemen her şeyin, zamanın ruhuna uygun olması gerektiğini savunur. Akılcıdır. “Terakki” kavramının anlam alanını alabildiğine genişletip yükseğe çekerken, “tevekkül” kavramının anlam alanını alabildiğine daraltıp kör miskinlik olarak yorumlar.
      1910 yılında İstanbul’da şiddetli bir kolera salgını baş gösterir. Halk Sıratı Müstakim Gazetesine mektup yazarak, hükümetten şehirde hafızlara Kur’an’ı Kerim okutarak dolaşmalarını, Allah’tan şifa niyaz etmelerini ister. Fakat Akif bu talebi çok saçma ve eski bir usul olarak görür. Koleraya bir çare bulunacaksa, onu da tıp bulacaktır.
      Benim edindiğim kanaat Mehmed Akif, İslamcılar içinde İslam’ı asrın idrakine söyletmek arzusu en şiddetli olandı. İslam’ın idrakine göre asrı değil de, asrın idrakine İslam’ı söyletmek istedi.