
Müslümanın hayat haritasını çizen şey; dönemin moda ideolojileri, arkasına kitleleri takan partiler ya da karizmatik liderler değildir. Mümin, pusulasını Allah’ın kitabı ve Resûlullah’ın (s.a.s.) sünnetine göre ayarlamakla mükelleftir. Ancak ne zaman memlekette siyasi sular ısınsa, ne zaman sandık ufukta görünse ya da bir güç mücadelesi baş gösterse, bakıyoruz ki ilk feda edilen şey ilke merkezli duruş oluyor. Öfkemize, parti aidiyetlerimize, menfaat ve çıkar hesaplarımıza hakikati kurban ediyoruz. Oysa hiçbir fânî siyasi yapı mutlak kutsal değildir, olamaz da.
Bugün asıl canımızı yakması ve üzerinde durmamız gereken mesele şudur: Bu dinin ilmini heybesinde taşıyan bazı hocalar ve âlimler, ilimlerini hangi amaçla siyasetçilerin hizmetine tahsis ediyor?
Tarih boyunca muktedirler, toplumu devşirmenin en kestirme yolunu dinde buldular. Dinî söylemleri, sembolleri ve ne yazık ki din adamlarını kendi iktidarlarının harcı hâline getirdiler. Bu, düne has bir hastalık değildi. Bugün de her coğrafyada tıkır tıkır işleyen sosyolojik bir kurnazlıktır. Ama ilim ehlinin görevi, bu kurnazlığa dolgu malzemesi olmak değil, o oyunu bozmaktır.
Rabbimiz açıkça uyarmıyor mu?
“Hakkı bâtıl ile karıştırmayın ve bile bile hakkı gizlemeyin.” (Bakara, 2/42)
Yine Mâide Sûresi’nde önümüze kapı gibi bir ölçü koymuyor mu?
“İyilik ve takvâ üzerinde yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın.” (Mâide, 5/2)
Şimdi soralım: Bu ayetler sadece camilerde ve seccadelerin üzerinde okunsun diye mi indi; yoksa siyasi ittifakların, çıkar hesaplarının, kimin kiminle hangi masaya oturduğunun çetelesi tutulurken onlara bakılsın diye mi? Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Medine Vesikası’nı diline pelesenk edenler, o metnin temelinde İslâm’ın adalet ve hukuk ilkelerinin yattığını görmezden geliyor. Allah Resûlü, Allah’ın kitabını ve İslâm’ın adaletini hakem kılarak o masayı kurdu.
Oysa bugün bakıyorsunuz; İslâm’ın temel değerleriyle uzaktan yakından alakası olmayan, hatta o değerlerle alenen savaşan sistemlere ve yapılara birtakım hocalar çıkıp “dinî meşruiyet” kılıfı dikmeye çalışıyor. İlim ve dinî otorite, bir siyasi hareketin toplumsal kabulünü artırma aracına dönüştürüldüğünde bunun vebali sadece bugünü değil, gelecek nesillerin imanını da tehlikeye atar. Nitekim gençlerin dinden, cemaatten ve cübbeli profillerden kaçışının arkasında yatan en büyük sebeplerden biri, bazı hocaların siyasi partilerin “amigosu” gibi hareket etmesidir.
İmam-ı Âzam, Ahmed b. Hanbel, İmam Şâfiî ve İmam Mâlik bu dinin izzetini ve şerefini nasıl koruyabildi? Onlar, siyasi otoritelerin önünde diz çökmedi; ilmi, iktidarın emrine vermedi. İlim ehlinin itibarı, iktidar kulislerindeki yakınlığından değil; sultanın yüzüne karşı hakkı haykırabilmesinden gelir.
Müslümanın tek bir sadakati vardır: Allah’ın kitabı ve O’nun Resûlü. Seçimler gelir geçer, partiler kurulur, kapanır; liderler fânî dünyadan göçer gider. Ama hakikat bâki kalır. Doğruyu kim yaparsa yapsın desteklemek, yanlışı kim yaparsa yapsın — isterse babamızın partisi olsun — yüzüne vurmak zorundayız.
İlim erbabı ve kanaat önderleri akıllarını başlarına almalıdır. İlmî birikiminizi siyasi rekabetlerin, oy hesaplarının ve menfaat beklentilerinin mezesi yapmayın. Dini, siyasetin hizmetine değil; siyaseti hakkın ve adaletin hizmetine zorlayın. Aksi takdirde yarın huzur-i ilâhîde, sırtınıza aldığınız cübbeler de şöhretiniz de sizden davacı olur.