
İnsan, sadece söylediği sözlerle değil, o sözlerin hayatında meydana getirdiği değişimle tanınır. Îmân da böyledir. Îmân, yalnızca dil ile ifade edilen bir kabul veya zihinde taşınan bir bilgi değildir. Îmân, insanın Allah ile ilişkisini düzenleyen; düşüncesine, davranışlarına ve ahlâkına yön veren bir sorumluluk bilincidir.
Kur’an-ı Kerîm’de îmân ile salih amel çoğu zaman birlikte zikredilir. Bu durum, îmân ile davranış arasındaki güçlü ilişkiye dikkat çekmektedir. Îmân, insanın hayatına yansımıyor; onu doğruluğa, adalete, merhamete, sabra ve güzel ahlâka yöneltmiyorsa, burada kişinin kendi îmânını ve amellerini sorgulaması gerekir.
Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?” (Saff, 61/2)
Bu âyet, söz ile davranış arasındaki uyumsuzluğa dikkat çekmektedir. Müminin hayatında îmân ile amel, inanç ile ahlâk ve söz ile davranış arasında mümkün olduğunca bir bütünlük bulunmalıdır.
İslâm’ın insan tasavvurunda îmân, insanın hayatından bağımsız bir düşünce değildir. Allah’a îmân eden kimse, O’nun kendisini her an gördüğünü, yaptıklarından hesaba çekileceğini ve hiçbir davranışının karşılıksız kalmayacağını bilir.
Bu bilinç, insanın davranışlarına yansır.
Allah’a îmân eden kişi, doğruluğu sadece güzel bir erdem olduğu için değil, Allah’ın emri olduğu için önemser.
Adaleti yalnızca toplum düzeni açısından değil, Allah’ın bir emri olduğu için gözetir.
Kul hakkından sadece insanların tepkisinden çekindiği için değil, Allah’ın huzurunda bunun hesabının verileceğini bildiği için sakınır.
Merhamet eder; çünkü Allah’ın merhamet edenleri sevdiğini bilir.
Affeder; çünkü affetmenin Allah katındaki değerini bilir.
Öfkesini kontrol eder; çünkü Allah’ın öfkelerini yenenleri övdüğünü bilir.
İşte îmân, insanın davranışlarına böyle yön verdiğinde gerçek anlamda hayat bulur.
Kur’an-ı Kerîm’de müminlerin özellikleri anlatılırken sadece inançlarından söz edilmez. Onların namazları, infakları, sözleri, sabırları, iffetleri, emanete riayetleri ve adaletleri de zikredilir. Bu da İslâm’da îmânın ahlâk ve sorumlulukla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.), güzel ahlâkı İslâm’ın temel hedeflerinden biri olarak ortaya koymuştur. Nitekim hadis-i şerifte:
“Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” buyurmuştur.
Dolayısıyla kişinin ibadetleri ile ahlâkı birbirinden kopuk düşünülemez.
Namaz kılan insanın namazının, onu kötülüklerden uzaklaştırması beklenir. Nitekim Kur’an’da:
“Şüphesiz namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebût, 29/45) buyurulmaktadır.
Oruç tutan kimsenin de orucun sadece aç ve susuz kalmaktan ibaret olmadığını bilmesi gerekir. Oruç, insanı nefsine hâkim olmaya, öfkesini kontrol etmeye ve kötülüklerden uzak durmaya vesile olan bir ibadettir.
Zekât ve infak ise insanı malın esiri olmaktan kurtarıp paylaşmaya, yardımlaşmaya ve toplumsal sorumluluğa yöneltir.
Bu açıdan ibadetlerin asıl hedeflerinden biri, insanın Allah ile bağını güçlendirirken aynı zamanda onun ahlâkını güzelleştirmesidir.
Bir insan doğruluğun önemini bilebilir fakat yalan söyleyebilir.
Adaletin önemini savunabilir fakat kendi menfaati söz konusu olduğunda haksızlığa göz yumabilir.
Merhametten söz edebilir fakat kendisine muhtaç olanlara karşı merhametsiz davranabilir.
Kul hakkının haram olduğunu bilebilir fakat başkasının hakkını ihlal edebilir.
Demek ki bilmek başka, bildiğini yaşamak başkadır.
İslâm’ın istediği insan, sadece doğruyu bilen değil; bildiği doğruyu hayatına taşıyan insandır.
Bu nedenle insan zaman zaman kendisine şu soruları sormalıdır:
Benim îmânım ahlâkımı güzelleştiriyor mu?
Namazım beni kötülüklerden uzaklaştırıyor mu?
Orucum, nefsime hâkim olma konusunda beni olgunlaştırıyor mu?
Allah’ın beni her an gördüğüne inanıyorsam, tenhada da haramlardan sakınıyor muyum?
Hakkım yenildiğinde adalet istiyorsam, başkasının hakkı söz konusu olduğunda aynı adaleti gösterebiliyor muyum?
Beni sevmeyen insanlara karşı bile güzel ahlâkımı koruyabiliyor muyum?
Bu sorular başkalarını yargılamak için değil, kişinin kendi nefsini muhasebe etmesi içindir.
Kur’an-ı Kerîm’de:
“Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” (Ra‘d, 13/11) buyurulmaktadır.
Bu âyet, değişimin insanın iradesi ve sorumluluğuyla ilişkisine dikkat çekmektedir.
İnsan kendisini değiştirmek için önce kendi iç dünyasına yönelmelidir. Kibrini fark etmeli, öfkesini kontrol etmeli, karakterini düzeltmeli, nefsinin hoşuna gitmeyen yerde hakkı teslim edebilmelidir.
Çünkü gerçek dönüşüm, başkalarının kusurlarını görmekten önce kendi kusurlarımızı görebilmekle başlar.
İnsan hata yapabilir. Günah işleyebilir. Nefsine yenilebilir. Fakat müminin farkı, hatasını savunmak yerine yanlışından dönmeye çalışmasıdır.
Tevbe bunun için vardır.
Muhasebe bunun için vardır.
Nefis terbiyesi bunun için vardır.
Îmân kalpte kök saldıkça insanın hâline, tavrına ve davranışlarına yansır.
Doğrulukta kendini gösterir.
Emanete riayette kendini gösterir.
Adalette kendini gösterir.
Merhamette kendini gösterir.
Sabırda kendini gösterir.
Tevazuda kendini gösterir.
Kul hakkından sakınmada kendini gösterir.
Îmân, insanın yalnızca camideki hâlini değil; evdeki, iş yerindeki, ticaretteki, komşuluk ilişkilerindeki ve insanların arasındaki hâlini de güzelleştirir.
Çünkü Allah’a kulluk hayatın belirli bir alanına mahsus değildir.
Mümin, Allah’a ibadet ederken de O’nun kuludur; insanlarla ilişki kurarken de O’nun kuludur.
Bu nedenle gerçek dindarlık, yalnızca ibadetlerin görünür olmasıyla değil, bu ibadetlerin insanın ahlâkında meydana getirdiği güzellikle de anlaşılır.
İnsan elbette inancıyla mümindir. Ancak îmânın hayata yansıması, salih ameller ve güzel ahlâk ile kendisini göstermesi beklenir.
Bu sebeple kişinin kendisini değerlendirmesi gereken ölçü, sadece “Ben neye inanıyorum?” sorusu değildir.
Bunun yanında:
“İnandığım şey beni nasıl bir insana dönüştürüyor?” sorusunu da sorması gerekir.
Çünkü îmân, insanı Allah’a yaklaştırdığı ölçüde hayatına anlam; ahlâkına güzellik; davranışlarına istikamet kazandırır.
Mümin; aleyhine olsa bile dürüst, güç eline geçtiğinde de adil, öfkelendiğinde ölçülü, kendisine kötülük edildiğinde haddi aşmayan, kendisini sevmeyenlere karşı da hakkaniyeti koruyan kişidir.
İşte îmân ile ahlâk arasındaki bütünlük budur.
Îmân kalpte başlar; fakat hayatın tamamında iz bırakır.
Bu nedenle insan, yalnızca inandığını söylemekle yetinmemeli; inancının kendisinde meydana getirdiği değişimi yaşantısıyla da göstermelidir.
Zira mesele, sadece güzel sözler söylemek değil; îmânın gereğini salih amellerle ortaya koyabilmektir. Güzel ahlâktan bahsetmek değil; ahlâk-ı hamîdeyi hayatımıza hâkim kılabilmektir. Çünkü îmân, yalnızca dil ile ikrar edilen bir sözden ibaret değildir; kalpte tasdik edilen îmânın salih amel, takvâ, ihlâs ve güzel ahlâk ile hayata yansımasıdır.
Ve nihayetinde mümin için en önemli dönüşüm, insanların gözündeki itibarından önce Allah’ın razı olacağı bir kul olma yolunda gerçekleşen dönüşümdür.
Allah’ım! Kalplerimizi dinin üzere sabit kıl, îmânımızı salih amellerle güzelleştir. Bizi doğruluktan, adaletten, merhametten ve güzel ahlâktan ayırma. Nefislerimizi tezkiye etmeyi, öfkemize hâkim olmayı ve kul hakkından sakınmayı bizlere nasip eyle. İnandığımız hakikatleri hayatımıza yansıtmayı ve Senin razı olduğun kullardan olmayı bizlere lütfeyle. Âmin.