islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
48,9459
EURO
55,7244
ALTIN
6.722,22
BIST
12.888,33
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Parçalı Bulutlu
20°C
İstanbul
20°C
Parçalı Bulutlu
Cuma Az Bulutlu
23°C
Cumartesi Parçalı Bulutlu
24°C
Pazar Hafif Yağmurlu
22°C
Pazartesi Hafif Yağmurlu
21°C

BU TOPRAKLARIN ADINI KOYMAK

BU TOPRAKLARIN ADINI KOYMAK
02/04/2026 09:49
A+
A-

BU TOPRAKLARIN ADINI KOYMAK

İslam fıkhında bir mekânın yahut siyasî yapının kimliği meselesi, zannedildiği gibi tali ve teorik (nazarî) bir tartışma değildir. Bilakis bu mesele, doğrudan doğruya mükellefiyet alanını tayin eden; Müslümanın duruşunu, mesuliyetini ve hatta bazı durumlarda hicret, velayet ve beraat gibi temel kavramlarla olan ilişkisini belirleyen merkezi bir konudur.

Zira fıkıh, sadece ferdî ibadetleri düzenleyen bir ilmî disiplin değil; hayatın bütün alanlarını kuşatan ilahî hitabın, zaman ve mekân şartları içerisinde nasıl yaşanacağını tayin eden bir usûldür. Bu itibarla, bir Müslümanın içinde yaşadığı siyasî yapının mahiyetini doğru teşhis etmesi; yükümlü olduğu teklifleri (sorumlulukları) doğru bir şekilde idrak edebilmesi için zaruridir.

1. Bir Yurdun Kimliği: Hamasetle Değil, Fıkıhla Tayin Edilir

İslâm fıkhında “dâr” (vatan, yurt) tasnifi yapılırken mesele, hiçbir zaman sloganik yaklaşımlarla ele alınmamıştır. Fukaha, meseleyi belirli esaslar çerçevesinde, son derece hassas ve usûlî bir dikkatle değerlendirmiştir. Bu çerçevede üç temel esas öne çıkar:

a) Hukukun Menşei (Aslü’l-Hukuk)

Bir yapının hukukî kimliğini belirleyen en temel unsur; o yapıda hükmü koyan, kanunları belirleyen ve yasayı ihdas eden iradenin kaynağıdır. Kur’an ve Sünnet’in teşrîde (hüküm koymada, kanun çıkarmada) asli referans olup olmadığı meselesi, burada belirleyici bir rol oynar. Şayet teşrî (hüküm koyma, yasa çıkarma) yetkisi ilahî referanslardan (vahiyden) koparılmış ve beşerî ideolojilere tevdi edilmişse, orası artık “İslâm’ın hüküm sürdüğü yer” olarak nitelendirilemez.

“Yoksa onlar cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Yakînen inanmış bir toplum için, Allah’tan daha güzel hüküm veren kim vardır?” (Mâide Suresi, 50)

b) Velayetin Tecellisi

Velayet-i âmmenin (müminlerin işlerini çekip çevirme konusundaki genel yetki ve otoritenin) kimde olduğu ve neye göre kullanıldığı meselesi, doğrudan akide ile irtibatlıdır. İslam siyasetinde velayet, sadece idarî bir mekanizma değil; aynı zamanda tevhid akidesinin toplumsal tezahürüdür. Bu itibarla, velayetin İslam dışı referanslara dayanması sadece siyasî değil, aynı zamanda itikadî bir meseledir.

“Allah, müminlerin velisidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velileri ise Tağut’tur…” (Bakara Suresi, 257)

c) Zaruriyyât-ı Hamse ve Makâsıdü’ş-Şerîa

İslâm fıkhının ve usûl-i din ulemasının ittifakla beyan ettiği üzere, şer’î tekliflerin nihai gayesi; “Zaruriyyât-ı Hamse” olarak tesmiye edilen din, nefis, akıl, nesil ve mal emniyetinin bilfiil muhafazasıdır. Bir siyasî yapının veya hukukî düzenin fıkhî mahiyeti hakkında hüküm verilirken, bu beş temel esasın emniyet altına alınıp alınmadığı hususu, meşruiyetin tayini noktasında vazgeçilmez bir mikyas (ölçü) teşkil eder.

Ancak mezkûr emniyetin sadece zâhirî bir huzur ve asayiş düzleminde sağlanmış olması, o yapının İslâmî hüviyetini tasdik için tek başına kâfi bir delil addedilemez. Zira fıkıh nazarında ameller niyetlere, hükümler ise illetlere göredir. Burada asıl belirleyici olan, söz konusu emniyetin hangi merci-i âlîden neşet ettiği ve hangi hukukî dayanakla ikame edildiğidir.

Şayet bir yapıda can ve mal emniyeti; ilâhî hudutları (Hudûdullah) korumak ve kul haklarını (Hukuku’l-İbad) temin etmek gayesiyle, yani bizzat Şâri’ Teâlâ’nın vaz’ ettiği hükümler referans alınarak sağlanıyorsa, bu durum o yapının İslâmî karakterini teyit eder. Bilakis bu emniyet, ilahî referanslardan tecrit edilmiş ve sadece beşerî ve seküler mülahazalarla tesis edilmişse; bu yapı zâhiren güvenli görünse de, İslâm hukukunun aradığı şer’î meşruiyet vasfını haiz sayılamaz.

Netice itibarıyla, bir mekânın veya nizamın İslâmî kimliği; sadece sağladığı maddî konfor ve güvenlik ile değil, bu güvenliği “Lâ ilâhe illallah” akidesinin bir gereği olarak ve vahyî ölçüler dairesinde tesis edip etmemesiyle ölçülür.

2. Siyasî Kimlik Meselesi: Şekil mi, Hakikat mi?

Bugün en büyük problemlerden biri, şekil ile hakikatin birbirine karıştırılmasıdır. Bir toplumda camilerin açık olması, insanların namaz kılması veya bireysel dindarlığın yaygın olması; o yapının “İslâmî” olarak nitelenmesi için tek başına yeterli değildir.

Fıkıh, hükmünü fertlerin tek tek dindarlık derecesine göre değil; hâkim olan sistemin karakterine göre verir.

Bu noktada şu temel ilkeyi hatırda tutmak gerekir:

Bir yapının meşruiyeti, dayandığı akidevî zeminden bağımsız olarak değerlendirilemez.

Şayet bir sistemde hüküm koyma yetkisi (hâşâ) Allah’tan alınarak beşerî ideolojilere verilmişse ve bu durum yerleşik bir yapı hâline gelmişse, burada fıkhî olarak üzerinde durulması gereken ciddi bir mesele var demektir.

Nitekim Resûlullah (s.a.v.)’in:

“Ben, müşriklerle beraber yaşayan her Müslümandan uzağım.” (Nesâî, Kasâme, 45) hadisi, meselenin sadece coğrafî değil; aynı zamanda siyasî ve akidevî bir boyutu olduğunu açıkça göstermektedir.

3. “Ütopya” Söylemi: Bir Kaçış Psikolojisi

“İslâmî bir nizam kurma” fikrinin “hayal-i muhâl” (imkansız) olarak yaftalanması, ilmî bir tespit olmaktan ziyade psikolojik bir savunma refleksidir. Zira İslam, sadece bireysel ahlak teklif eden bir din değil; aynı zamanda adaleti ikame etmeyi, zulmü izale etmeyi ve hakkı hâkim kılmayı emreden bir dindir.

Bu noktada iki tehlikeli eğilim dikkat çekmektedir:

a) Tahrif Eğilimi

Mevcut durumu meşrulaştırmak adına, fıkhî kavramların içinin boşaltılması ve seküler yapılarla İslam arasında zorlama irtibatlar kurulması.

b) İlmî Zaaf

Reel politik kaygılarla, açık hakikatlerin üstünün örtülmesi ve ümmetin zihninin bulandırılması.

Her iki yaklaşım da hakikatin üzerini örten ve Müslümanların istikametini şaşırtan ciddi sapmalardır.

4. İsim Koymak, Mesuliyet Almaktır

Bir yurdun kimliğini doğru şekilde tanımlamak, sadece nazarî bir tasnif meselesi değildir. Bu, doğrudan doğruya “emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker” vazifesinin ilk adımıdır.

Zira bir şeyi ıslah edebilmek için evvela onun ne olduğunu doğru teşhis etmek gerekir.

Bugün Müslümanların en büyük problemlerinden biri, içinde yaşadıkları yapıyı doğru okuyamamaları ve bu sebeple yanlış konumlanmalarıdır. Hâlbuki fıkıh, bize sadece nasıl ibadet edeceğimizi değil; nerede, hangi şartlar altında ve hangi sorumluluklarla yaşayacağımızı da öğretir.

Netice itibarıyla; hakikati doğru isimlendirmek, o hakikatin yüklediği sorumluluğu da üstlenmek demektir. Müslümanlar için bu sorumluluktan hiçbir kaçış yolu yoktur.

Bu toprakların adını koymak; sadece bir harita bilgisi değil, bir şahitlik görevidir. Eğer bir sistemin “ne olduğunu” dürüstçe isimlendirirseniz, o sistem içindeki “nasıl durmanız gerektiği” de kendiliğinden netleşir. Bu netlikten kaçmak, fıkhın yüklediği ahlaki ve hukuki mesuliyetten kaçmaktır ki bu, bir Müslüman için imkansızdır.

Bir Müslüman, içinde yaşadığı sistemin rengini, hukukunu ve kimliğini doğru teşhis ettiğinde (yani ona doğru ismi koyduğunda), artık “bilmiyordum” deme lüksünü kaybeder. Eğer yaşadığı yerin hukuku İslam’dan neşet etmiyorsa, Müslüman için “tebliğ, ıslah, hakkı hakim kılma veya kimliğini muhafaza etme” gibi ağır ve kaçınılmaz bir mükellefiyet doğar.

​Yani: Teşhis koyulmuştur; hastalık bellidir. Artık reçeteyi uygulamamak, yani sorumluluktan kaçmak sadece bir tercih değil, aynı zamanda bir vebaldir.

Kadir Bekil

Yazarımızın Diğer Yazılarını Okumak İçin Lütfen Bu Linki Ziyaret Ediniz.

Mirat Haber – YouTube

 

Yorumlar
  1. Ali Bulaç dedi ki:

    Son zamanlarda konuyla ilgili okuduğum en iyi yazı. Uyarıcı, bilgilendirici. Tebrik ederim