
Osmanlı Devleti’nin son elli yıllık süreci ve Cumhuriyet döneminin tamamı göstermiştir ki; Devlet idaresinde dindar şahsiyetlerin bulunması kurumsal devletin ruhunu milli ve manevî değerlerimiz çerçevesinde dönüştürmek için yetersiz kalmıştır.
Siyaset felsefesinin en kadim tartışmalarından biri, idarecinin şahsi erdeminin, idare ettiği mekanizmanın niteliğini ne ölçüde değiştirebileceğidir. Toplumumuzda uzun süredir tartışılan “dindar nesil” veya “manevi kalkınma” hedefleri, genellikle yönetici figürün kişisel inancı üzerinden okunuyor. Ancak bugün geldiğimiz noktada sormamız gereken kritik bir soru var: Bir devlet idarecisinin dini bütün olması, tek başına yeterli bir çözüm müdür?
Meseleye daha derinden baktığımızda, sadece bireyin değil, sistemin de hangi kaynaktan beslendiği önem kazanıyor. Pozitivist düşünce temelleri üzerine inşa edilen ve küresel kapitalizmin adeta birer “şubesi” gibi çalışan Osmanlı döneminin jöntürk ve ittihatçı, Cumhuriyet döneminin kamalist laik sistemleri, idareciler ne kadar inançlı olursa olsun, yapısal bir direnç göstermiştir. Göstermeye de devam etmektedir. Bu noktada, devlet rejiminin kendi ontolojik varlığının da manevi değerlerle barışık olması bir zaruriyet olarak karşımıza çıkmaktadır.
Son yirmi yılı değerlendirdiğimizde; devletin zirvesindeki dindar kimliğin, küresel ve “şeytani” olarak nitelendirebileceğimiz modern tuzaklara karşı bir set görevi gördüğünü inkar edemeyiz. Evlatlarımıza kadar sirayet eden kültürel erozyon, dijital kuşatma ve toplumsal yozlaşma, bu bireysel duruş sayesinde belli bir aşamada dizginlenebildi.
Ancak bu bir savunma hattıdır; nihai bir zafer değildir. Çünkü sadece idarecinin şahsi hassasiyetiyle örülen bu baraj, siyasi konjonktürün değişmesiyle her an yıkılma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu durum artık bireysel setten ziyade toplumsal bilince hızla geçmenin kaçınılmaz olduğunu göstermektedir.
Bugün en büyük risk, milletin çoğunluğunun sadece “maddi çıkar” ve “ekonomik beklenti” hayalleriyle, devlet idaresindeki bu hassasiyeti rafa kaldırma tehlikesidir. Pozitivist düşünceyi körü körüne benimseyen bir siyasi yapının yetki alması durumunda, sadece bir yönetim değişmeyecektir. Küresel müdahalelerin de rüzgarıyla, toplumun dokusuna sızmaya hazır bekleyen o yabancılaşma ve manevi çöküş, bu kez hiçbir engelle karşılaşmadan tüm toplumu kuşatacaktır.
Tarih, bu konuda en sadık öğretmenimizdir. Osmanlı’nın son elli yılındaki bocalama dönemi ve Cumhuriyet tarihimiz boyunca yaşadığımız tecrübeler, devlet mekanizmasının ideolojik yönü ile halkın inanç dünyası arasındaki kopukluğun ne tür bedeller ödettiğini net bir şekilde göstermiştir. Sistemin ruhu, idarecinin seccadesiyle barışık olmadığı sürece, toplumsal dönüşüm hep eksik, hep saldırıya açık kalacaktır.
Sonuç olarak; devletin sadece “yönetenleri” üzerinden değil, “yönetim mantığı” üzerinden bir özeleştiri yapması gereken bir eşikteyiz. Aksi takdirde, bugün önlemeye çalıştığımız o toplumsal sirayet, yarın bir sel gibi hepimizi önüne katıp götürebilir.