Din-bilim ilişkisi üzerine düşünceler

Prof. Dr. Celal Kırca

Günlük konuşmalarımızda zaman zaman “Yanlış anlaşıl­dım”, “Onu kastetmemiştim”, “Onu demek istememiştim” vb. sözlerin sıkça söylendiğine şahit olmuşuzdur. İnsanlar, konuşurlar ama nedense maksatlarını tam olarak ifade ede­mezler. Maksatlarını tam olarak ifade etseler bile, bu defa da muhatapları, onları tam olarak anlamazlar/ anlayamazlar. Bu durum, bü­tün insanlar için olmasa bile, önemli sayılabilecek bir oranda­ki insanlar için söz konusudur.  Dolayısıyla insanlar arasındaki ilişkilerde bir anlama ve anlayamama sorunu mevcuttur. Bu durum, birçok konuda olduğu gibi din-bilim ilişkisi konusunda da görülmektedir. Kim bilir belki de Mevlana, bu nedenle “Herkes deryaya kabı ile gider, kabı kadar deryadan su alır. Deryanın günahı ne?”  deme ihtiyacını hissetmiştir.  

Anlama, “Bir şeyin ne demek olduğunu, neye işaret ettiğini kavramak, anlamak işi, vukuf” [1]demektir. Daha açık bir ifade ile anlama, “ Bir düşünce objesini belirli hale getir­mek, bir şeyi gerçeği ile tanıma amacıyla, bütün halinde zekâ ile kavramak”[2], şeklinde tanımlanır.

Dinin bilimle bir ilişkisi var mıdır, yok mudur?  Şayet var ise bu ilişkinin niceliği, niteliği ve oranı nedir? Bu tartışma, kökü eskilere dayansa da, sanayi devrimiyle birlikte oluşan “pozitif bilim” anlayışına bağlı olarak daha da yoğunlaşmış ve bilim adamlarının gündeminde hep var olmuştur. Önceleri Batı’da başlayan daha sonra İslam dünyasına da intikal eden bu tartışma, Osmanlı’da Tanzimat’la birlikte daha da artmış ve Cumhuriyet döneminde de devam etmiştir.

Din-bilim ayrımının temeli, Batı’da Kilise dogmalarıyla bilimin ayrışması, akıl ötesi inanç tanımı ise Kant’ın Hıristiyan dünyasında inanca yer açmak için aklı bir anlamda devre dışı bırakma anlayışına;  daha açık bir ifade ile -özü itibariyle- din-dünyâ ayrımına (sekularizm) dayanır ve Tanrı merkezli bir evren anlayışından insan merkezli bir evren anlayışına geçişin sonunda ortaya çıkan bir düşünce tarzını ifade eder. İslam Dini ise Allah merkezli bir evren anlayışına sahiptir ve bunu simgelemektedir. Bu nedenle din-bilim ayrımı veya akıl ötesi inanç tanımı, Batı’ya özgü bir durumu açıklarken; bunu evrenselleştirerek İslâm’ı da bu kategoriye dâhil etmek, en hafif ifadesi ile bir tanımlama hatası olmuş; dolayısıyla Batı’da kilise müntesipleriyle bilim adamları arasında meydana gelen çatışma, İslam âlemine İslam’ın bilimle çatıştığı veya İslam’ın terakkiye mani olduğu söylemleri ile yansıtılmaya çalışılmıştır. Bu nedenle son iki asırda İslâm, müntesiplerinin içinde bulunduğu fikrî, askerî ve ekonomik durum nedeniyle din-bilim ilişkisi temelinde sürekli tenkide uğrayan, sorgulanan ve yargılanan bir din haline dönüştürülmüştür. Hıristiyanlık için doğru olan bu varsayım, tevhit anlayışını simgeleyen İslâm için ne kadar doğrudur?  İslam’ın ana kaynağı Kur’an’da böyle bir ayırım var mıdır? Böyle bir ayırım varsa şayet bunu  ifade eden  bir  bilgi mevcut mudur?

İlim, “bilmek” anlamına gelmekte ve genellikle de “bilgi” ve “bilim” karşılığında kullanılmakta ve “Sistematize edilmiş, belirli kural ve kanunlara uyan bilgileri”  ifade etmektedir. Bu nedenle Türk Dil Kurumu, ilmi, bilim kavramı ile açıklar [3]  ve bilimin de iki farklı tanımını yapar: Birinci tanıma göre bilim, “Bir bölümünü konu olarak seçen, deneye dayanan yöntemler ve gerçeklikten yararlanarak sonuç çıkarmaya çalışan düzenli bilgi, ilim”;  ikinci tanıma göre ise, “Genel geçerlik ve kesinlik nitelikleri gösteren yöntemli ve dizgesel bilgi, belli bir konuyu bilme isteğinden yola çıkan, belli bir amaca yönelen bir bilgi edinme ve yöntemli araştırma süreci” [4]dir.

Dolayısıyla bilimin birinci tanıma uygun gelen ilimlere “Müspet ilim” veya  “Pozitif bilim”; ikinci tanıma uygun gelen ilimlere ise “ Sosyal Bilimler veya “Normatif ilimler” denilmektedir.   Bu nedenledir ki YÖK’ün bazı fakülteleri ve bölümlerini ikinci tanıma göre isimlendirdiği görülmektedir. Nitekim “İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi”,  İlahiyat Fakültelerindeki “Temel İslam Bilimleri Bölümü”, “ Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü” ile Eğitim Fakültelerindeki “Eğitim Bilimleri Bölümü”  bunun bir örneğidir. Kur’an yorumu olan tefsir de bu tanıma dâhil bilimler içinde yer alır, dolayısıyla pozitif bilimler kategorisi içinde yer almaz.

Bilim, bilindiği üzere, olgusal, mantıksal, genelleyici, seçici ve değişken sistematik bilgileri ifade eder. Her bilim dalı, kendi alanına giren olguları tespit eder ve açıklar ve tasvir eder. Bilim, nesnelerle ve olgularla tikel olarak (parça parça) uğraşır. Bunları parçalayıp ayrı ayrı konu edinir. Bu nedenle de doğru bilgi, ideal bilimlerde, (mantık ve matematikte ) mantık kuralları ve matematik yasaları ile doğa bilimlerinde, nedenselliğe dayanan doğa yasaları ile din ve tarih bilimlerinde ise, belgelere dayanan açıklamalar ve anlama yöntemleri ile elde edilmeye çalışılır.[5]

Kur’an, insanı ve insan hayatını hedef alır, özellikle insan-Allah, insan-insan ve insan-evren ilişkilerine yönelik bilgiler verir, bu ilişkilere yönelik ilkeler ve kurallar getirir. Her hangi bir sistematik bakış açısına bağlı kalmaksızın, sadece konularını tespit etmek amacıyla Kur’an’ı incelediğimizde dahi onda şu konuların veya bilgilerin yer aldığı görülür: Kur’an ve Kur’an ile ilgili bilgiler, Allah ve Allah’ın sıfatları, yaradılış ve yaradılış ile ilgili bazı bilgiler; dünya ve âhiret hayatı ve bunlara yönelik bilgiler; peygamberlik ve peygamberler ile alakalı bilgiler; iman ve iman esasları, ibadet ve çeşitleri hakkında bilgi; sâlih amel; inanç kimlikleri ve kişilik özellikleri; bireysel ve sosyal ahlak kuralları veya bireysel ve toplumsal ahlaki değerler; günah ve çeşitleri, aile ve toplum bilgileri; ekonomi ve buna yönelik bilgiler, hukuk ve hukukla ilgili konular; olumlu ve olumsuz insan davranışlarına yönelik bilgiler; sosyal, sağlık ve fen bilimlerinin bazı konuları ile alakalı bilgiler (tıp, sosyoloji, psikoloji, astronomi vs.); beslenme, temizlik, sosyal ve doğal çevreye ilişkin bazı bilgiler.   

Kur’an, böyle içeriğe  sahip olmasına rağmen bazı bilim adamları,   bilimin birinci tanımına göre Kur’an’ı  anlamaya çalıştıkları için  “Dinin Kitabından bilim çıkmaz” anlayışına sahip olmuşlar ve “Kur’an’ı  modern bilim hakkında konuşturmak, O’nu açmazlara sokar ve bu da son derece sakıncalı bir durumdur” [6] deme ihtiyacını hissetmişlerdir.  Dolayısıyla da pozitif ilimlere konu veya malzeme olabilecek ayetleri,  kompartımancı bir yaklaşımla ele almışlardır.

 Kur’an’da bilimsel konulara temas eden veya delalet eden bir kısım ayetlerin,  bilimsel formüller ve terimler kullanılarak anlatılmadığı, daha açık bir ifade ile Kur’an dili ve üslubu ile sunulduğu görülmektedir.  Mesela Kur’an,     

 “Kâfirler görmezler mi ki gökler ve yer birbirine bitişik idiler, onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Hala iman etmezler mi?” [7]  der.

 Bilim ise, “Önce mekânda gazlardan müteşekkil çok büyük bulutlar vardı. Gaz bulutları sabit durmayıp döndüklerinden cazibe kuvvetinin te’sîriyle parçalanmıştır. Parçalanan bölümler de yine cazibenin te’sîriyle gitgide tekâsüf ederek sıkışmaya başlamış, sıkışan ve dönen cisimler belirtildiği gibi küreye yakın şekiller almış; kesafetin artmasıyla içteki hararet de artmış, bu yüzden merkezde bulunan hidrojen helyuma dönmüş ve ışık, ısı neşretmeye başlamıştır. İşte bu bölünen, parçalanan gaz; küreleri, galaksileri, yıldızları ve güneş manzumesini meydana getirmiştir ”[8] demektedir.

Kur’an, “And olsun ki, biz insanı süzme çamurdan yarattık. Sonra Onu nutfe hâlinde sağlam bir yere yerleştirdik. Sonra nutfeyi kan pıhtısına çevirdik, kan pıhtısını bir çiğnemlik et yaptık, bir çiğnemlik etten kemikler yarattık, kemiklere et giydirdik. Sonra onu başka bir yaratık yaptık. Yaratanların en güzeli olan Allah ne yücedir” [9]  der.

Bilim ise, “Döllenmiş yumurtaya zigot denir. Zigot ana rahminde annenin kanıyla beslenerek gelişimine devam eder. Kemik hücreleriyle et hücreleri birbirinden farklıdır ve kemik hücreleri et hücrelerinden önce teşekkül eder. Daha sonra cenin oluşumunu tamamlar”.

Kur’an, ”Biz semaları kendi gücümüzle kurduk; onu biz genişletmekteyiz[10]  der.

Bilim ise , “Evrendeki galaksiler birbirinden uzaklaşmakta, uzay giderek şişmekte ve evren dev boyutları ile irileşip büyümektedir (Expanding Universe) [11] demetedir.

 Bu örneklerden de anlaşıldığı kadarıyla Kur’an’da yer alan her konu, ilgili bilim dalının diliyle değil de kendine özgü bir dil ile ifade edilmiştir.  Bu da onda bir üslup mantığının var olduğun gösterir. Bu üslubun ifade ettiği manayı anlamak da insana düşen bir görevdir.  Nitekim “O Allah ki, sizin için yeri beşik yaptı[12] ayetine ilk muhatap olan nesiller, belki de yeryüzünün, ayaklarının altına serilmiş, tarım ve ticaret için önlerine konulmuş hayat ve gelişme için hazırlanmış olarak anlamışlardır. Biz ise bu ifadeyi daha geniş ve daha derin bir şekilde anlıyoruz. Belki de bizden sonra gelecek nesiller, bu gerçekleri bizim anladığımızdan çok daha farklı anlayacaklardır.

“Biz yeryüzünü bir beşik, dağları da kazıklar yapmadık mı?”[13]ayetini bir cahil, dağları, yere çakılmış kazıklar olarak anlarken; bir şair, yeri taban, semayı bir çadır, dağları da o çadırın kazıkları olarak görür. Bir edip ise, bu ayeti, edebî yönden ele alır ve yer ile dağların fizikî tasvirini yapar. Bir coğrafyacı da, yer küresini denizde yüzen bir gemi ve dağları da o geminin direkleri olarak düşünür ve onları, geminin dengesini sağlayan bir unsur olarak kabul eder. Bir sosyoloğa göre de, yeryüzü, hayatın kaynağı olan bir evdir ve bu hayatın devamı için su, hava ve toprağa ihtiyaç vardır. Dağlar, suyun mahzeni, havanın temizleyicisi ve toprağın koruyucusu olduğundan, toprağın direği gibidir. Bir tabiat âlimine göre ise, yer küresinin içindeki bir takım boşluklar neticesinde meydana gelen titreme ve zelzelelere karşı dağlar, bir denge unsurudur.           

Bu nedenledir ki Kur’an, in­sanın ilişkide bulunduğu her konuda ve özellikle ilim konusunda insanı öğrenmeye, araştırma­ya, tabiat kanunlarını ve sosyal kanunları keşfetmeye teşvik eder, bunların araştırılmasında bilimsel meto­tların da kullanılmasını ister. Bu nedenle ön bilgiye dayalı, fakat ön yargıdan uzak sorgulayıcı bir yaklaşımla konuları öğrenmek, Kur’ân’ın tavsiyeleri arasında yer alır.  Bu, bütün bilim dalları için geçerli olan bir kuraldır.  Zira Kur’ân bilim dalları arasında bir ayırım yap­maz. Çünkü Kur’an’da ilim, her hangi bir sıfat takısı olmadan yalın olarak zikredilir. Dolayısıyla onda dinî ilimler veya dinî olmayan ilimler ayırımı yoktur. Din ayrı bilim ayrı ise şayet bu ayırım, ancak dini, imân, ahlâk ve ibâdete tahsîs edildiğinde doğru olur. Böylece dinin sahası ile bilimin sahası sınırlanmış ve realitede olmasa da zihinsel planda ayrılmış olur. Ama bu durum, Kur’an için söz konusu değildir. Zira Kur’an ilmi, din ve din dışı diye bir ayırıma tabi tutmaz, hatta Hz. Peygamber’den “Rabbim ilmimi artır” [14]  diye dua etmesini ister, dolayısıyla bizden de böyle bir talep de bulunmamızı bekler.

Buna rağmen -İslam bilim tarihindeki istisnaları hariç- Müslüman ilim adamlarının, ilimde bir ayırım yaparak dinî ilimler alanlarında Kur’an’dan önemli ve değerli bilgiler ürettikleri halde, müspet/ pozitif ilimler olarak tanımlanan tecrübî ilimler alanlarında ise yeterli düzeyde bilgi üretemedikleri bilinmektedir.  Bu nedenle müfessirler, Kur’an dışında üretilen bilgileri, ayetlerin yorumlarında kullanmak zorunda kalmışlar ve kullanmada da bir sakınca görmemişlerdir.  Daha açık bir ifade ile Müslüman alimler, dinî ilimler olarak adlandırılan fıkıh, kelam, tasavvuf gibi ilim dallarında çok önemli bilgiler ürettikleri halde, fizik, kimya, biyoloji ve astronomi gibi tecrübî bilim dallarında aynı başarıyı gösterememişler ve bu dallarda muhtaç oldukları bilgileri tercüme vasıtasıyla elde etme yoluna gitmişlerdir. Nitekim İslam’ın ilk asırlarında Aristo Mantığı ve Batlamyos Astronomisi tercüme edilerek,  Kur’an dışında üretilen bilgiler, ayetlerin yorumlarında kullanılmıştır. Uzun süren bir duraklama döneminin ardından son asırlarda tekrar ilk dönemdekine benzer bir uygulama yeniden başlatılarak, Batı’da üretilen pozitif bilimlerden yararlanma cihetine gidilmiş ve ayetlerin yorumlarında kullanılmaya başlanılmıştır.

Ne var ki bazı din alimleri ve akademisyenler, böyle bir Kur’an yorumunu hoş karşılamamış,  din ve bilimin iki ayrı alan olduğunu ve bu nedenle de din-bilim ilişkisinden söz edilemeyeceğini dillendirerek, “Mademki Kur’an’da vardı da Batılı bilim insanları bu bilgileri bulmadan önce Müslümanlar neden bu bilgileri bulmadı/bulamadı ”argümanını ileri sürerek bu tür yorumlara taraftar olmadıklarını ifade etmek istemişlerdir. Bu bilim adamlarına göre bilim ile din, alanları, yöntemleri ve amaçları itibariyle birbirinden farklıdır.  Çünkü bilimin ilgilendiği konularla, Kur’an doğrudan ilgilenmez; zira bilimin konuları, Kur’an’ın nüzul döneminde söz konusu olmayan olay ve olgularla ilgilidir.  Onlara göre Kur’an’da yer alan bugünkü astronomi ve tıp bilimlerinin araştırma alanına dâhil edilebilecek kimi değiniler ise bilimsel veya bilgisel katkı amaçlı atıflar değil, Allah’ın kudret ve azametini vurgulayan dinî amaçlı atıflardır”[15]. Bilimsel bilgiler neticede deney, gözlem, açıklama, betimleme, analoji, endüksiyon, dedüksiyon, analiz ve sentez yöntemleri ile elde edilen bilgilerdir. Dolayısıyla dinin ve bilimin sahası ve konuları birbirinden farklıdır. Böyle olduğu için de aralarında bir çatışma da söz konusu olamaz.  Kur’an’da bilime aykırı bilgilerin bulunduğunu söyleyen bir bilim insanına, din-bilim ayrımını savunan ilahiyatçı bir bilim insanının söylediği, “Kur’an’da modern bilim yok ki Kur’an ona aykırı olsun”  sözü, bu anlayışı yansıtan net bir ifade olmuştur.

Bu düşünce sahipleri,   dinî ilimlere gösterilen ilgi ve alakanın temel bilimlere de aynı ölçüde gösterilmediğini gözden ırak tutuyorlar. Zira fıkıh, kelam ve tasavvuf gibi dinî ilim dallarında ayetlerden hareketle düşünce üreten ulemanın; fizik, kimya, biyoloji, astronomi gibi temel bilim dallarına ait ayetlerden hareketle bilim üretmedikleri biliniyor.   Bir müfessirin asıl görevinin ise, Kur’an’ı anlamak ve yorumlamak olduğu gerçeğinin gözden ırak tutulduğu anlaşılıyor. Müfessirin görevi anlamak ve açıklamak, bilim insanlarının görevi ise keşfetmek, yaptığı keşfi açıklamak ve bilgi üretmektir. Bu nedenle Kur’an’dan temel bilimlere gitmek, müfessirin görevi değil, bilim insanlarının görevidir. Dolayısıyla Müslüman bilim adamları, pozitif bilim dallarında yeterli bilgi üretememiş ise, bunun suçunu müfessirlere yüklemek doğru bir yaklaşım değildir. Müfessirler,  konuları ile ilgili ayetlerin yorumlarında her bilim dalından yararlandığı gibi, temel bilimlerin ürettikleri bilgilerden de yararlanma cihetine gitmişlerse, bunu sakıncalı görmek ne kadar gerçekçi bir durumdur?  Aristo mantığına evet denildiği halde bilimsel verilerle ayetleri açıklamaya hayır demek, bir çelişki değil mi?

Trafik kazası oluyor diye nasıl trafik yasaklanmıyorsa, bilim yanılıyor diye,   bazı ayetlerin yorumlarında bilimsel verilerin kullanılmasında da bir sakınca görmemek gerekiyor.  Hem trafiğe çıkacağız,  hem de kaza yapmamaya özen göstereceğiz Gösterilen özene rağmen nasıl ki trafikte kaza oluyorsa, Kur’an yorumlarında da hata olabiliyor. Nitekim Fahrettin Razî, bu tür yorumların en meşhur örneğidir.  O döneminin bilimsel verilerini tefsirinde kullanmış ve bazı ayetleri de yanlış yorumlamıştır. Ne var ki Razî’in bu tarz yorumları, her ne kadar çağımızın bilimsel verilerine göre yanlış olsa da, kendi dönemindeki bilimsel verilere uygundur. Çünkü var olanı, ayetlerin yorumunda kullanmıştır.  Bu nedenle yorumlarda hata olması tabii bir durumdur. Zira her yorum,  beşer ürünüdür ve yanlış olma potansiyeline sahiptir. Başta fıkıh, kelam ve tasavvuf olmak üzere yapılan bütün Kur’an yorumlarında da hatalar olmuştur. Dolayısıyla hatasız Kur’an yorumu da yoktur.  Daha açık bir ifade ile hata, Kur’an’da değil, onu anlayan ve yorumlayan insandadır. Bu nedenle insanın yaptığı hiç bir yorum, Kur’an’la asla özdeş değildir.                

Çağımızda ise bilimsel tefsirin birçok temsilcisi bulunmaktadır.  Bunlar arsında Gazi Ahmet Muhtar Paşa ile Tantavî Cevherî en önde gelenleridir. Bunların yorumlarında da doğrular olduğu gibi, hatalar da mevcuttur. Yapılan hatalar, tespit edilmeli, söylenmeli ve eleştirilmelidir, fakat bu tür yorumlara kökten de karşı çıkılmamalıdır. Çünkü bu yorumlar, Kur’an’ı bu yönüyle de anlamamıza yardımcı olmakta ve düşünce dünyamıza önemli katkılar sunmaktadır. Hatta Kur’an’da yer alan bilgilerin bilimle çatıştığı söylemlerine ve iddialarına karşı da bir cevap niteliği taşımaktadır.

Kur’an’da bilimsel bilgilerin bulunduğunu, ancak bu bilgilerin bilimle çatıştığını söyleyen bir gurup da mevcuttur. Bu gruba kendisi de bir din adamı olan Turan Dursun’u örnek olarak verebiliriz. Onun  “Din Bu” [16] isimli üç ciltlik kitabının 1. cildinde “Kur’ân’daki ‘Çelişkiler ” başlığı altında iki ve “Kur’ân’da Akıl ve Bilim Dışılıklar” başlığı altında ise on yazısı yer almıştır. Prof. Dr. Süleyman Ateş,  bu kitaba bir reddiye yazmış, yazdığı bu reddiyede “Kur’ân’da Bilimsel Gerçekler” başlığı altında Turan Dursun’un iddialarına 46 sayfalık bir yazı ile cevap vermiş; özellikle “Embriyonun gelişmesi”, “İnsanın yaratılışı hakkında Kur’ân ne diyor?”; “Üreme organları”; “Alaka” ve “Mudğa” konularını ele alarak Kur’ân’ın verdiği bilgilerle bilimin verileri arasında bir çelişkinin olmadığını açıklamaya çalışmış ve bu açıklamalarını da Prof. Dr. Keith L. Moore, Jan Longman ve Prof. Dr. Halit Kayalı’nın eserlerinden verdiği referanslarla da desteklemiştir. Süleyman Hoca,  yazısını ise Phenomena of Nature’dan  yaptığı bir alıntıyla noktalamıştır:

1400 yıl önce yaşamış bir insanın, insan hayatının rahme asılan, çıplak gözle görülemeyecek derecede küçük bir asalaktan başladığını bilmesi mümkün değildir. Bu ancak vahiy ile mümkün olur!”[17]

 Netice olarak din-bilim ayırımının, din-bilim ilişkisi sorununu çözmediği Kuramer’in 2019 yılında düzenlediği “Kur’an ve Pozitif Bilim” sempozyumunda bir kere daha görülmüş ve bu sempozyum sonrasında yazılan bir değerlendirme yazısında da ifade edildiği gibi  “Din-bilim tartışması: Herkes kendi yoluna”  anlayışına gelinmiştir.  Bu da  bir anlamda “Tanrı ve Bilim” adlı kitapta yer alan “(Bunlar) Tanrı ve bilimi birbirlerinden ayrı iki dünyaya aitmiş gibi görüyorlar ve bunları birbirine yaklaştırma riskini göze almayı düşünmüyorlar”[18] görüşünü,  haklı çıkartan  bir sonuç olmuştur.


[1] TDK Türkçe Sözlük, Ankara,2005, s. 101.

[2]  Zeki Özcan, Teolojik Hermenötik, İstanbul,1998, s. 104; Bedia Akarsu, Felsefe Te­rimleri Sözlüğü,İstanbul,1994, s. 23-23.

[3] TDK Sözlük, s.956.

[4] TDK, Sözlük, s. 260

[5]  Bedia Akarsu, Felsefe Terimleri Sözlüğü,,s.36.

[6] Mustafa Öztürk, Dinin Kitabından Bilim Çıkar mı?-Günümüz Türkiye’sinde Kur’an’ı Modern Bilim Hakkında Konuşturmanın Açmazları ve Sakıncaları- yayımlanmamış tebliğ, E.Ü. İlahiyat Fakültesi, Günümüz Türkiye’sinde İslam  Uluslar arası Sempozyum, 8-9 Ekim 2009 Kayseri.

[7] Enbiyâ, 21/30.

[8] George Gamow, The Creation of the Universe (Kâinatın Yaratılışı), Ter. Toygar Akman, Ankara 1961, s. 28.

[9] Mü’minûn, 23/12-14.

[10] Zâriyât, 51/47.

[11] Taşkın Tuna, Uzayın Ötesi, İstanbul 1995, s. 17.

[12] Zuhruf, 43/10.

[13] Nebe’, 78/6-7.

[14] Tâhâ, 20/114.

[15] Ömer Özsoy, İlhami Güler, Konularına Göre Kuran, Ankara 1996, XXI.

[16] Turan Dursun, Tabu Can Çekişiyor  Din Bu I, İstanbul, 1990, Kaynak Yayınları, s.183-220.

[17] Süleyman Ateş, Gerçek Din Bu 2, İstanbul, Yeni Ufuklar Neşriyat, 6. Baskı,  s.182 

[18] Jean Guıtton, G.Bogdanov ve I. Bogdanov, Tanrı ve Bilim, Ter. Yaşar Avunç, İstanbul 1993, s. 9.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here