
Din Nasıl Korunur?
Bu soru okunup geçilecek, cevabı ertelenelecek bir başlık değil; bir îmân muhasebesidir.
Bu soru, çağımızın en hayati sorusudur.
Bu soru, cevabı yanlış verildiğinde ümmetin savrulduğu, doğru verildiğinde ayağa kalktığı sorudur.
İslâm düşünce tarihinde ortaya çıkan bid‘at fırkaların tarihsel seyri incelendiğinde, bu yapıların Sünnet ve Sahabe nesliyle tam bir uyum içerisinde olduklarını söylemek mümkün değildir. Aksine, bid‘at fırkaların tamamı, dinin anlaşılması ve yaşanması noktasında Sünnet ve Sahabe ile doğrudan veya dolaylı bir çatışma halinde olmuşlardır. Bu durum, söz konusu fırkaların savundukları görüşlerin mahiyetiyle doğrudan ilişkilidir.
Bu bir tesadüf değildir.
Bu bir tarih kazası değildir.
Bu, fikrî bir tercihin kaçınılmaz sonucudur.
Zira bid‘at telakkilerinin meşruiyet kazanabilmesi ve yaygınlık elde edebilmesi, çoğu zaman Sünnet’in bağlayıcılığının sınırlandırılması, ikinci plana itilmesi yahut Sahabe neslinin dindeki belirleyici konumunun zayıflatılması yoluyla mümkün olabilmiştir. Bu iki temel unsurun korunmadığı veya sağlıklı biçimde muhafaza edilmediği bir zeminde, bid‘at anlayışların savunulması ve toplumsal karşılık bulması daha kolay hâle gelmiştir.
Çünkü Sünnet ve Sahabe ayakta kaldıkça; bid‘at nefes alamaz.
Çünkü bu iki sütun yıkılmadıkça; heva kendine mescid kuramaz.
Hâlbuki Yüce Allah, dini yalnızca bir metin olarak göndermemiş; onu Hz. Peygamber’in beyanı (açıklaması) ve fiilî tatbikiyle birlikte insanlığa ulaştırmıştır. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de bu hakikat açık bir şekilde şöyle ifade edilmiştir:
“Peygamber size ne verdiyse onu alın, sizi neden men ettiyse ondan sakının.” (el-Haşr, 59/7)
Bu ayet bir tavsiye değildir.
Bu ayet bir seçenek sunmaz.
Bu ayet, dinin nasıl korunacağını ilan eden ilahî bir ölçüdür.
Bu ayet, Sünnet’in dinin ayrılmaz ve bağlayıcı bir unsuru olduğunu açıkça ortaya koymakta; dini, yalnızca Kur’ân metniyle sınırlı bir yapı hâline indirgeme girişimlerini temelden reddetmektedir. Dolayısıyla Sünnet’i devre dışı bırakan yahut bağlayıcılığını tartışmalı hâle getiren yaklaşımlar, doğrudan Kur’ân’ın bu açık ilkesine ters düşmektedir.
Kur’ân bize yeter deyip Sünnet’i tartışmaya açanlar,
aslında Kur’ân’ın ne dediğini de tartışmaya açmış olurlar.
Bu itibarla, bid‘at fırkaların Sünnet ve Sahabe ile yaşadığı çatışma, arızî (sonradan ortaya çıkan, geçici) veya tali (ikincil, asıl mesele olmayan) bir durum değil; bilakis bu yapıların düşünce sistemlerinin tabii bir sonucu olarak değerlendirilmelidir. Çünkü Sünnet ve Sahabe merkezli bir din anlayışı muhafaza edildiği sürece, bid‘at görüşlerin dinî bir meşruiyet zemini bulması mümkün değildir.
Hz. Peygamber’in Öğrettiği Din Kime ve Nasıl İntikal Etmiştir?
Bu soru basit bir tarih sorusu değildir.
Bu soru, “Biz dini kimden alıyoruz?” sorusudur.
Resûl-i Ekrem (s.a.s.), tebliğ ettiği dini öncelikle Sahabe’ye öğretmiş, Kur’ân’ı onlara açıklamış, ibadetleri onlara fiilen göstermiş, ahlâkı onların şahsiyetinde inşa etmiştir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm, Sahabe neslinin bu konumunu açık biçimde tescil etmektedir:
“İslâm’da öne geçen muhacirler ve ensar ile onlara güzellikle tabi olanlardan Allah razı olmuştur; onlar da Allah’tan razı olmuşlardır.”
(et-Tevbe, 9/100)
Bu ayet, Sahabe’yi tarih kitaplarından çıkarıp iman terazisinin merkezine yerleştirir.
Bu ayet, Sahabe’yi sadece tarihsel bir kuşak olarak değil; dinin doğru anlaşılması ve yaşanmasında ölçü nesil olarak tanımlamaktadır.
Çelişkili Din Tasavvurları Hakikat Olamaz
Mu‘tezile’nin Allah tasavvuru ile Cebriyye’nin benimsediği ilah anlayışı; Hâricîlerin Sünnet’e yaklaşımı ile Şîa’nın Sünnet telakkisi, gerek yöntem gerekse içerik bakımından birbirleriyle uzlaştırılması mümkün olmayan farklılıklar arz etmektedir.
“Haktan sonra sapıklıktan başka ne vardır?”
(Yûnus, 10/32)
Bu anlayışları “hak” ilan etmek,
hakikati çoğaltmak değil; hakikati buharlaştırmaktır.
Birbirine zıt bu anlayışların tamamını “İslâm düşüncesinin meşru yorumları” veya “zenginliği” olarak sunmak, Kur’ân’ın hakikat anlayışıyla bağdaşmamaktadır.
Kur’ân Metni Tek Başına Yeterli midir?
Aslında bu soru bile masum değildir.
Bu soru, Sünnet’i devreden çıkarma teşebbüslerinin kapı aralığıdır.
Kur’ân-ı Kerîm’in lafzının ilahî koruma altında olması, dinin doğru anlaşılması için tek başına yeterli değildir. Zira Kur’ân, Hz. Peygamber’in açıklaması olmaksızın hayata taşınamaz:
“İnsanlara kendilerine indirileni açıklayasın diye sana bu zikri indirdik.”
(en-Nahl, 16/44)
Bu açıklama, Sünnet’tir.
Sünnet ise Sahabe’nin şahitliği ve tatbiki ile sonraki nesillere aktarılmıştır.
Nitekim Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
“Benim sünnetime ve benden sonra raşid ve hidayet üzere olan halifelerimin sünnetine sarılın.”
(Ebû Dâvûd, Sünnet, 5; Tirmizî, İlim, 16)
Bu hadis, sadece Sünnet’in nasıl korunacağını değil;
kimler eliyle korunacağını da öğretmektedir.
Doğru (Sahih) Din Nerede Aranmalıdır?
Bu soru, çağımızın pusulasıdır.
Bu çerçevede sahih din;
Kur’ân’ın lafzı,
Sünnet’in beyanı,
Sahabe’nin anlayışı ve uygulaması
üzerinde yükselen Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat çizgisinde aranmalıdır.
Resûlullah (s.a.s.) ümmet içindeki ayrışmalara dikkat çekmiş ve kurtuluş ölçüsünü şu şekilde belirlemiştir:
“Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır; biri hariç hepsi ateştedir.”
“Kimdir o?” denildiğinde:
“Benim ve ashabımın yolu üzere olanlardır.”
(Tirmizî, Îman, 18)
Bu hadis, sahih dinin ölçüsünü tartışmaya mahal bırakmayacak biçimde ortaya koymaktadır.
Sonuç itibarıyla,
Bugün yapılması gereken; dini, modern ideolojilerin, bid‘at fırkaların veya keyfî yorumların süzgecinden geçirmek değil; nübüvvet mirasının Sahabe eliyle korunmuş bütünlüğü içinde yeniden kavramaktır.
Sünnet’i tarihsel bir unsur, Sahabe’yi geçmişte yaşamış sıradan bir nesil, Ehl-i Sünnet’i ise önemsiz, dikkate alınması gerekmeyen bir mezhep gibi sunan yaklaşımlar; geçmişte ümmeti derinden sarsan fikrî savrulmaların yeniden üretilmiş biçimleridir.
Bu zemin terk edildiğinde, Kur’an ve Sünnet metinleri herkesin kendi hevasına göre konuştuğu bir alana dönüşür ki, Kur’ân bu durumu açıkça uyarmaktadır:
“Hevasını ilâh edinen kimseyi gördün mü?”
(el-Câsiye, 45/23)
Heva kürsüye çıktığında, hakikat susar.
Hakikat sustuğunda, bid‘at din diye pazarlanır.
Bu sebeple, sahih din anlayışını muhafaza etmek; ilmî bir tercih değil, imânî bir sorumluluktur.
Kadir BEKİL
YAZARIMIZIN DİĞER YAZILARINI OKUMAK İÇİN LÜTFEN BU LİNKİ ZİYARET EDİNİZ
İSLAMİ HABER “MİRAT”