
Fon Krizinde işler ağır ilerliyor.
Halbuki Türkiye, 2001 bankacılık krizinden sonra çok önemli bir tahsilat tecrübesi de kazanmıştır.
Batan bankalardan çıkarılan kaynakların geri alınabilmesi için TMSF’ye güçlü yetkiler verildi. Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un (6183) imkânlarından yararlanıldı. Yurt içinde ve dışında malvarlıkları takip edildi. İhtiyati haciz ve haciz uygulandı. Önemli miktarda kaynak geri alındı.
Bugünkü fon krizinde de bu tecrübeden yararlanılarak işleri hızlandırmak gerekir.
Öncelikle tasfiye ile tahsilatı birbirinden ayırmak gerekir.
Tasfiye, fonların bugün ellerinde bulunan hisse, nakit ve diğer varlıkların satılarak yatırımcılara dağıtılmasıdır.
Tahsilat ise fonlardan daha önce hukuka aykırı biçimde çıktığı veya hukuka aykırı işlemler sonucunda elde edildiği tespit edilen kaynakların geri alınmasıdır.
Fonların tasfiyesi için altı aylık süre öngörülmüş olması makuldür. Düşük likiditeli varlıkların aceleyle satılması yatırımcı zararını büyütebilir.
Ancak tahsilat için bu altı ay beklenmemelidir. Tasfiye ile tahsilat aynı anda başlamalıdır.
Gerekirse ki gerekiyor, TBMM özel bir düzenleme yapmalıdır. Hukuka aykırı işlemlerden kaynaklandığı yetkili makamlarca tespit edilen ve kanunda açıkça tanımlanan alacakların, gerekli hukuki güvenceler altında, 6183 sayılı Kanun’un sağladığı güçlü araçlarla takip edilmesine imkân vermelidir.
Bu konuda tecrübeli olan TMSF’den yararlanılması gerekir. Görev dağılımı da açıktır.
SPK sermaye piyasası işlemlerini inceler. MASAK para hareketlerini ve gerçek faydalanıcıları takip eder. Savcılık suç soruşturmasını yürütür. TMSF kendisine kanunla verilen alacakların tahsilini gerçekleştirir. Tasfiye bankaları ise geri alınan kaynakları ilgili fonların tasfiye hesaplarına aktarır.
Her fon için ayrıca bir “para izi dosyası” hazırlanmalıdır.
Kim ne kadar para yatırdı?
Fon hangi hisseyi kimden ve hangi fiyattan aldı?
Kimler yüksek değerlerden fondan çıktı?
Kimlere ne kadar ödeme yapıldı?
Para daha sonra hangi hesaplara, şirketlere, gayrimenkullere veya yurt dışındaki varlıklara dönüştü?
Burada gerçek faydalanıcıya kadar gidilmelidir. Özellikle milyarlarca liralık büyüklüğe ulaştığı halde çok az sayıda yatırımcısı bulunan fonların para hareketleri dikkatle incelenmelidir.
Para Türkiye’den çıktı diye tahsilattan vazgeçilmemelidir. Yurt dışındaki banka hesapları, şirketler, gayrimenkuller, menkul kıymetler ve diğer varlıklar araştırılmalıdır.
Elbette gönüllü iadeler de teşvik edilmelidir. Ancak bu iadelerde referans alınacak “fahiş kazanç” kavramının ölçüsü açıklanmalıdır. İade edilen tutarın ileride doğabilecek alacaklardan mahsup edilip edilmeyeceği belirlenmelidir. Kısmi iade halinde kalan tutarın hukuki durumu açıklanmalıdır. Gönüllü iade etmeyen kişiden, hukuken geri alınması gereken para varsa ne yapılacağı şimdiden belirlenmelidir.
Lakin gönüllü iade zorunlu tahsilatın alternatifi olmamalıdır.
Burada şu temel ilkeye çok dikkat etmek gerekir. Normal yatırım zararını devlet asla üstlenmemelidir. Fon yatırımının doğal piyasa riski yatırımcıya aittir.
Fakat manipülasyon, fiktif değerleme, hukuka aykırı transfer veya benzeri işlemler sonucunda ortaya çıkan ve hukuken geri alınması gereken kaynaklar da yapanın yanına kâr bırakılmamalıdır. Geri tahsil edilmelidir.
Ayrıca her ay kamuoyuna basit bir tasfiye ve tahsilat cetveli açıklanmalıdır:
Ne kadar varlık vardı?
Ne kadarı nakde çevrildi?
Yatırımcıya ne kadar ödendi?
Ne kadar gönüllü iade edildi?
Ne kadar zorunlu tahsil edildi?
Ne kadar alacak kaldı?
Türkiye 2001’de bu konuda ağır bedeller ödeyerek önemli bir kurumsal tecrübe kazandı. Bugün o hafızadan yararlanmanın zamanıdır.
Tasfiye altı ay sürebilir lakin tahsilat altı ay sonra başlayıp yıllarca sürmemelidir.
Tasfiye ve tahsilat birlikte yürütülmeli; hukuken geri alınması gereken para nerede olursa olsun takip edilerek geri alınmalıdır.
Bu konuda gecikmeler, kalıcı travmalara sebep olur.
Kitlesel güven kaybına sebep olur ki telafisi yoktur!