islami haberdini haberortadoğu haberleriislam coğrafyası
DOLAR
44,8573
EURO
52,8184
ALTIN
6.966,26
BIST
14.587,93
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Çok Bulutlu
14°C
İstanbul
14°C
Çok Bulutlu
Cumartesi Çok Bulutlu
16°C
Pazar Az Bulutlu
16°C
Pazartesi Az Bulutlu
18°C
Salı Az Bulutlu
19°C

HAFIZA NEYİ HIFZEDER?

HAFIZA NEYİ HIFZEDER?
30/01/2025 09:00
A+
A-

Hafıza Arapça h-f-z  (korumak) kökünden gelen bir kelime: Koruma, idrak edilen, öğrenilen şeyleri zihinde tutma anlamına geliyor. Her insanın bir hafızası vardır. Her insanın hafızası olduğu gibi insanlardan müteşekkil olan milletlerin de bir hafızası vardır. Milletlerin hafızasının çok çeşitli unsurları vardır. Bu hafıza, koca çınar diye tavsif ettiğimiz görmüş-geçirmiş kimseler olabileceği gibi; destanlar, halk hikâyeleri, masallar türküler, maniler gibi kuşaktan kuşağa aktarılan sözlü kültür ürünlerimiz; yazılı kültür ürünlerimiz, belge ve vesikalarımız, mezar taşlarımız, musikimiz, kitabelerimiz, mimari eserlerimiz ve daha sayamayacağımız nice unsurdan oluşur. İnsan için hafıza ne ifade ediyorsa milletler içinde bunlar aynı şeyi ifade etmektedir. Dolayısıyla bunların korunması bir millet için hayatidir. Peki, biz bu hayati meselede gereken hassasiyeti gösterebildik mi?

Hakikatte biz birkaç yüz yıldır kendi hafızamızı tahriple meşgulüz. Ondan ivedilikle kurtulmak için elimizden ne geliyorsa yaptık. Bin yıllık müktesebatımızı/tecrübemizi, terakki yolunda bindiğimiz, azami hızla giden ve nereye varacağı kimsenin malumu olmayan vasıtada, gereksiz bir yük, hız kesen bir ağırlık olarak gördük. Bu yükten kurtulduğumuz seviyede hızımız artacaktı. Hafızamızı ağırlıklarından kurtarmak için elimize murç ve çekiç bile aldık; onunla kimi zaman hafızamızın yüklerini/tortularını kazımaya çalışırken zihnimize de hasar verip dumura uğrattık, kimi zaman da taş abidelerde tuğra ve hat kazıdık.

Neler yapmadık ki; bugünden geriye dönüp baktığımızda yapılanlara inanmak bile istemiyoruz. Hafızamızı silmek adına mezar taşlarımızdan bile kurtulmaya çalıştığımıza, geçmişimizi hatırlatmasınlar diye kimi mezarlardaki kemikleri çuvallara doldurtarak yurt dışına göndermeyi düşündüğümüze, kütüphanelerdeki milyonlarca eseri trenlere doldurup, hurda kâğıt olarak sattığımıza inanmak kolay mıdır? Elbette kolay değil, ancak bu saydıklarım hafızamızı sıfırlamak adına yapılanlardan sadece birkaçıdır.

Kendi gerçekliğimizden o kadar kopmak istedik ki; Ayasofya Camii’nin minarelerini yıkmaya kalktık. Sirkeci Garı’nın yanındaki Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Camii yıllarca gazino olarak kullanıldı. Hatta TBMM’ne “resmi dinimiz Hristiyanlık olsun.” şeklinde önerge bile verildi. Hafızamızdan kurtulmak için dile müdahale gereği duyuldu; dilimizden, sırf bize tüm bağlarımızı koparmak ve unutmak istediğimiz geçmişimizi hatırlatıyor diye, yüzyıllar boyunca kullandığımız kelimeleri söküp atmaya kalktık. Öyle bir büyüydü ki bu tesir etmediği kimse yok gibiydi. Bu tahripkâr yaklaşımlara soğuk bakanların bile bizi ikbale çağıran o “şuh dilber”in ışıltısıyla gözleri kamaşıyor, maziyle sorunu en az olduğu düşünülenler bile: “Eski hâl muhal ya yeni hâl ya izmihlâl!”[1] demekten kendilerini alamıyorlardı.

Kimdi bizi büyüleyen o şuh, gözümüz hiçbir şey görmez oldu? Neydi o hülya ki düşünme melekemizi elimizden aldı? Elde, avuçta ne ki var ise saçıp savurduk; berhava ettik. Ne ki ziynetimiz var ise o hayal uğruna pâyimal eyledik. Bir nur sebili gibi akan çeşmeleri kör ettik. Güzelim ahşap evleri ucube betona kurban ettik, şehirlerimizi bir heyulaya dönüştürdük. Camilerimizi, imaretlerimizi, kitabelerimizi koruyamadık. Şiirimizin ve musikimizin yüzlerce yıl işlene işlene billurlaşmış, ruh ışıtan bir ziyaya dönüşmüş mısralarına yabancılaştık, unutuverdik onları. Bugün onları okusak bile anlamaktan çok ırağız. Onların ruhunu kavrayacak aşinalığımız hayli eskilerde kaldı, biz bize bile aşina değiliz artık. Nicedir farklı bir âlemdeyiz, nereden geldiğini ve nereye gitmekte olduğunu bilemeyen bedbin biçareleriz.

Hülasa, yüklerimizden kurtulduk, bize bir bilinç ve duruş kazandırmaktan öte, romantik coşkunluklara ancak yetecek kadar belli belirsiz hatıradan başka bir şey bırakmadık mili hafızamızda. Cemil Meriç’in yerinde tespiti ile söyleyecek olursak: “Maziden koptuk, istikbale de bağlanamadık”. Bir “güzel”in uğruna her şeyimizi sele verdik. Ancak vuslata da eremedik. Her şeyimiz tükenince büyü bozuldu. Hikâye hiçbir sonuca bağlanmadan öylece kalıverdi.

Bugün aslında millet olarak bir arayış içerisindeyiz. Nerden geldiğimizi ve nereye gitmemiz gerektiğini kavramak istiyoruz. Hiçbir sonuca bağlanmayan hikâyemizi, bizi mutlu sona erdirecek şekilde bağlamak istiyoruz. Hikâyeyi arzu edilen sona bağlamak için yokladığımız hafızamızda, hikâyemizin başlangıcı ve safahatına dair sağlıklı verileri bulamıyoruz. Çölde susuz bir yolcu gibiyiz, elimizde gümüş bir kapla o seraptan o seraba koşuşturup duruyoruz. Her gördüğümüz parıltıyı su sanıp sukut-u hayale uğruyoruz.

Hafızamıza o kadar hasar verdik ki; kendimize gelmek, zihnimizi toplamak istediğimizde de yanılgıdan yanılgıya düşüyoruz. Ne hazin ki kendi geçmişimize, tarihimize, edebiyatımıza, kültürümüze dair bilgileri oryantalistlerin çalışmalarından elde etme bahtsızlığına düşürülmüş bir milletiz. Sömürgeciliğin öncü/saha çalışması olan oryantalizme hafızamızı emanet etmiş olunca, durumun vahametini düşünün artık! Tarihimizi Hammer’den tercüme etmek durumundayız. Namık Kemal’in “Renan Müdafaanamesi”nde belirttiği üzere, bizi doğru anlaması kabil olmayan Hammer üzerinden geçmişimizi anlamamız nasıl mümkün olacak? Varın siz düşünün!

Başlıktaki sorumuza dönecek olursak: Hafıza sadece bir takım yaşanmışlıkları kaydeden bir arşiv değildir. Hafıza bilgi/veri hıfzetmez. Hafızanın hıfzettiği/koruduğu bizatihi insanın kendisidir. Hatta insanın insan olma hususiyetini korur hafıza. Aynı değerler etrafında toplanmış/kenetlenmiş insan toplulukları olan milleti de koruyan milli hafızasıdır. Milli hafızadan yoksun bir millet ile alzaymır hastalığına tutulmuş bir insan arasında fark yoktur: Kim olduğunu, nereden geldiğini ve nereye gitmesi ve nerede olması gerektiğini bilemez. Alzaymır olmuş bir insan büyük bir trajediye düşmüş demektir. Milli hafızasını yitirmiş bir milletin yaşadığı da keza böyle bir trajedidir.

O halde millet olarak var olmak ve bir özne olarak tarihin akışına kendi değerlerimiz istikametinde yön vermek istiyorsak; yitirdiğimiz hafızamızı tekrar bulmak, tahrip ettiğimiz yanlarını tamir etmek ve geçmişle bugün arasındaki yıkılan köprüleri onarmak zorundayız. Zira romantik coşkunluklar, maziden güç alarak geleceğe dönük ortaya koyacağımız uzun vadeli hamle/plan/programın yerini hiçbir zaman tutmaz, tutamaz.

Oldukça açıktır ki, hali hazırda dünyanın seyrine tesir edenler, kendi hafızalarından ve tecrübelerinden güç alarak geleceğe dönük bir plan ve program yapanlardır. Geçmişte bizi öne çıkaran, tarihin nesnesi değil belirleyicisi yapan hamaset ve romantizm olmamıştır, gelecekte de olmayacaktır.

ŞABAN ÇETİN 

MİRATHABER.COM -YOUTUBE-

YAZARIN DİĞER YAZILARINA ULAŞMAK İÇİN BURAYA TIKLAYINIZ  

[1] “Eski hâl imkânsız, ya yeni hâl ya da yok oluş”

ETİKETLER: ÜSTMANŞET, yazarlar
Yorumlar
  1. ALİ99 dedi ki:

    Kıymetli yazarımıza teşekkür ediyoruz . Hafızamız tazelenmiş oldu.