
İnsanlık tarihi incelendiğinde açıkça görülen en önemli hakikatlerden biri şudur: Toplumları değiştiren asıl güç, çoğu zaman orduların büyüklüğü, ekonomilerin zenginliği veya devletlerin siyasi kudreti değildir. Tarihin akışını belirleyen asıl unsur, insanın dünyayı nasıl anlamlandırdığı, olayları hangi ölçülerle değerlendirdiği ve yaşadığı çağın arka planını ne kadar okuyabildiğidir. Çünkü hiçbir medeniyet bir gecede kurulmadığı gibi hiçbir medeniyet de bir gecede yıkılmamıştır. Büyük çöküşler, önce şehirlerin yıkılmasıyla değil; zihinlerin teslim alınmasıyla başlamıştır. Bir toplum önce doğru ile yanlışı ayıran ölçülerini kaybeder, ardından kavramlarını kaybeder, daha sonra hafızasını kaybeder ve en sonunda başkasının ürettiği hayatı kendi tercihi zannetmeye başlar. İşte Kur’an’ın geçmiş kavimlere dair anlattığı kıssalar, sadece tarihte yaşanmış hadiseleri nakletmek için değil, bu değişimin nasıl gerçekleştiğini öğretmek içindir. Kur’an, geçmişi anlatarak bugünü okumayı, bugünü okuyarak da geleceği inşa etmeyi öğretir. Bu sebeple Müslüman, vahyi yalnızca ibadetlerin kaynağı olarak değil, insanı, toplumu, tarihi ve medeniyetleri anlamanın da en güvenilir rehberi olarak görmelidir.
Bugün insanlık, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar bilgiye ulaşabilmektedir. Birkaç saniye içinde dünyanın herhangi bir köşesinde yaşanan bir olaya ulaşmak mümkündür. Milyarlarca veri her gün insanların önüne akmaktadır. Fakat bu olağanüstü bilgi akışı, insanı otomatik olarak daha hikmetli hâle getirmemektedir. Aksine çağımızın en büyük çelişkilerinden biri, bilgi arttıkça hikmetin azalmasıdır. Çünkü bilgi ile hakikat aynı şey değildir. Bilgi çoğalabilir, değişebilir, eksik olabilir, hatta bilinçli şekilde çarpıtılabilir. Hakikat ise kaynağını Allah’ın vahyinden alan ve zamanın değişmesiyle değişmeyen ilkeler bütünüdür. Modern çağın en belirgin özelliklerinden biri de bilgiyi hakikati aramanın değil, insan davranışlarını yönlendirmenin aracı hâline getirmiş olmasıdır. Artık mesele insanların neyi bildiği değildir; hangi bilginin önlerine getirildiği, hangi bilginin gizlendiği ve olayların hangi çerçeve içerisinde sunulduğudur. Böylece insanlar çoğu zaman gerçeğin tamamını değil, kendilerine gösterilen kısmını konuşmakta; kendi kanaatlerini oluşturduklarını zannederken, aslında başkalarının belirlediği gündemlerin içinde düşünmektedirler.
Kur’an, insanın bu zihinsel savrulmasına karşı son derece dikkat çekici bir ilke ortaya koymaktadır: “Ey iman edenler! Size doğruluktan uzak bir kimse bir haber getirirse onu araştırın…” (Hucurât, 49/6). Bu ayet yalnızca haber doğrulama ahlakını öğretmez; aynı zamanda Müslümanın düşünce yöntemini de belirler. Çünkü araştırmadan hüküm veren insan kolay yönlendirilir; sorgulamadan kabul eden insan zamanla başkasının düşüncelerini kendi düşüncesi zannetmeye başlar. İşte çağımızın en büyük problemlerinden biri de budur. İnsanlar artık bilgi eksikliğinden değil, bilgi kirliliğinden yorulmaktadır. Hakikat, çoğu zaman yorumların, sloganların, görüntülerin ve duygusal yönlendirmelerin arasında görünmez hâle gelmektedir. Böyle bir ortamda Müslümanın en büyük sorumluluğu daha fazla konuşmak değil, daha doğru düşünmektir. Çünkü doğru düşünmeyen insan, doğru inanamaz; doğru inanmayan insan da doğru yaşayamaz.
Modern dünyanın insanı yönlendirme yöntemi geçmiş çağlardan farklıdır. Eski dönemlerde insanlar çoğu zaman kaba kuvvetle susturuluyor, zorla boyun eğdiriliyor veya açık baskıyla yönetiliyordu. Bugün ise insanı yönetmenin en etkili yolu onun düşünme biçimini değiştirmektir. Çünkü düşünme biçimi değişen insan, farkında olmadan hayatını da değiştirmeye başlar. Bir toplumun değer yargıları değiştiğinde aile değişir; aile değiştiğinde eğitim değişir; eğitim değiştiğinde siyaset değişir; siyaset değiştiğinde ise medeniyetin yönü değişir. Bu sebeple çağımızın en büyük mücadele alanı artık sadece sınırlar değildir; insan zihnidir. Asıl savaş, insanların hangi ölçülerle düşüneceği, hangi değerleri merkeze alacağı ve hangi hayat anlayışını normal kabul edeceği üzerinedir. Bu nedenle Müslümanın görevi yalnızca olayları takip etmek değildir. Asıl görevi, olayların arkasındaki fikrî ve ahlakî dönüşümü okuyabilmektir. Çünkü görünen hadiseler çoğu zaman görünmeyen düşüncelerin sonucudur.
Kur’an’ın insanı sürekli tefekküre davet etmesi de bu yüzdendir. Allah Teâlâ, “Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki düşünecek kalpleri olsun…” (Hac, 22/46) buyururken yalnızca tabiatı seyretmeyi değil, insanı, toplumu ve tarihi okuyabilen bir bilinç inşa etmektedir. Düşünmeyen insan kolay alışır; alışan insan sorgulamayı bırakır; sorgulamayan insan ise zamanla yanlışın sıradanlaşmasına engel olamaz. Bugün birçok fikrin ve davranışın toplum tarafından normal görülmeye başlanmasının temel sebeplerinden biri de budur. Sürekli tekrar edilen her düşünce zamanla sorgulanmaz hâle gelir. İnsan zihni tekrar edilen bilgiye karşı direnç kaybetmeye başlar. Reklamcılık, propaganda, siyasal iletişim ve dijital medya tam da bu psikolojik gerçeği kullanmaktadır. Böylece insanlar çoğu zaman delille değil, tekrarın oluşturduğu alışkanlıkla kanaat oluşturmaktadır. Kur’an ise Müslümana, tekrar edilene değil, hak olana tabi olmayı öğretmektedir.
İşte bu nedenle Müslümanın çağını doğru okuyabilmesi, sadece gazete okumakla, haber izlemekle veya siyasi tartışmaları takip etmekle gerçekleşmez. Asıl mesele, insanın nasıl değiştirildiğini görebilmektir. Çünkü insan değişmeden toplum değişmez; toplum değişmeden medeniyet değişmez. Kur’an’ın bütün ıslah yöntemi de önce insanı inşa etmekle başlamıştır. Vahiy önce kalpleri özgürleştirmiş, sonra akılları aydınlatmış, ardından toplumu dönüştürmüştür. Bugün de kalıcı değişim ancak aynı yöntemle mümkündür. Bunun için Müslüman, yaşadığı zamanı sadece gündelik gelişmeler üzerinden değil, Allah’ın koyduğu değişmez ölçüler üzerinden okumalı; hakikati kalabalıkların alkışında değil, vahyin aydınlığında aramalıdır. Çünkü çağını okuyamayanlar, çağın ürettiği düşüncelerin taşıyıcısı olur; çağını vahyin rehberliğinde okuyanlar ise tarihin akışını değiştiren öncüler hâline gelirler.
Bizim iman şahitliğimiz RED ile başlar.ne ilginç değilmi;ülkemizdeki sekuler rejime karşı hiçbir muhalif hareket RED ile muhalefet etmiyor.bu nedenle sistemi değiştirecekken kendileri değişiyor.