
Varlıkta anlamdan ve amaçtan yoksun bir olgu ve olay bulunmadığından, insan da anlamdan ve amaçtan yoksun tutum ve eylemde bulunmaz. Konumuz iç ve dış siyasette “reel politik-ideal politik” olduğundan, ferd-i vahid insan, grup veya gayr-ı şahsi devletin şu veya bu politik tutuma sahip olması eşyanın tabiatı icabıdır. Başka bir deyişle iki politik tutumu mahza devlete indirgemek durumunda değiliz. Lakin bizim odaklandığımız siyasi özne ülke yönetimini belirleyen, yürüten devlet ve elbette devlet denen aygıtı işleten hükümettir; buna gündelik dilde “iktidar” adını veriyoruz.
18. yüzyıldan bu yana mevcut modern durumda devlet dediğimiz aygıtın ana karakterini “ulus-milli” vasıf belirlemektedir. Bugün BM’ye kayıtlı devletlerin tümü “modern ulus devlet”lerdir. 1995’te yazdığım “Modern Ulus Devlet” kitabımda bu konuyu ele almış, modern ulus/milli devletin felsefi altyapısı ve amaçları bakımından İslami değerlerle çatışma halinde olduğunu yazmıştım. Diğerleri yanında şu iki gerekçe İslam ile ulus/milli devlet çatışma halindedir: a. Halk/ümmet veya ‘toplum’ tarafından kullanılan siyasi değerlerin kaynağı ilahidir, modern devlet, icad ve inşa yoluyla egemenliği çoğunluğa göre yasa çıkaran meclislere verir b. Ulus devletin sekülerleştirip ‘vatan’ haline getirdiği toprak (ve yeryüzünün tamamı) Allah’ın mülküdür. Yeryüzü bütün canlıların yuvasıdır, hiçbir siyasi güç, bir sosyoloji (topluluk) adına Allah’ın mülkünü temellük edemez. Bu elbette insanların bir yurda sahip olmayacakları ve gerektiğinde yurtları için savaşmayacakları anlamına gelmez, bu bahs-i diğerdir.
Ulus/milli devlet, ideal politiğini “ulusal/milli çıkar”ı korumak, arttırmak üzerine kurar. Her devletin jeopolitik “büyük egemen” olmaktır: “Milli çıkar” milli devletin varoluşsal dogmasıdır; tartışılmaz, sorgulanmaz. Bu dogma, iç ve dış politika tayin ederken gerektiğinde devleti ve karar merciindeki yöneticilere din ve ahlak karşısında özerk alan sağlar, dolayısıyla her türden reel politik araç ve yöntemi kullanmayı kendinde hak ve görev sayar. Bu sayede din ve ahlak dışı reel politik, “meşruyeti”ni ulusal/milli çıkar dogmasından alır. Aslında söz konusu olgu “modern” gibi görülüyorsa da bu büyük egemen kadim bir geçmişe sahiptir.
Mesela tarihsel olarak, “devletin varlığını” sürdürme mottosu olan “devlet ebed müddet”, gerektiğinde “hikmet-i hükümet”e başvurur. Devlet ebed müddet ideal, hikmet-i hükümet reeldir. Bu durumda ideal politik devlet, reel politik hukuk ihlali olur; Sünni doktrinin önemli şahsiyetleri kargaşayı (fitne) önleyecek aktör adına “zalim/cair sultan”a itaat etmeye cevaz vermişlerdir, ama peki kendisi zalim imam, hangi iyi/maruf idareyi sağlayacaktır? Hukuk ihlali, en üst ideal devlet için gerekli ise “kardeş katli caiz olur”, III. Mehmed’in yaptığı gibi bir anda 19 çocuğu öldürüp seri katil olur. Süleyman Demirel, “Devlet bazan rutin dışına çıkar” demişti.
Dış siyasette fetihler de, başlangıçta reel politik olarak ideal politiğe hizmet eder. 53 gün şehri fethedememişseniz, askerlerinize “Üç gün yağma hakkı” tanımanız, zahiri söylemde motive edici “İ’layı-kelimetullah”ın yerini “çapulculuk ve yağma” alır; burada reel politik artık ideal politiğe dönüşmüş olur.
Varsayalım ki, bir ülke -buna A diyelim-, “milli çıkarı” gerektirdiği için kendini “merkez ülke” ilan etmiştir, artık bölgeyi ve komşularını kendini “merkez”e alarak yorumlamakta, tanımlamaktadır, A’nın milli çıkarı onun ideal politiğidir; ideal politiği komşu B ülke üzerinde nüfuz sağlamak amacıyla, iç ihtilafları körüklemeyi, iç savaş çıkartmayı gerektirmektedir, bu durumda iç savaş A için reel politiktir. Elbette, kötülük kendini iyilik formuyla sahnede gösterecektir. Belki B’de yaşanan siyasi sorunların kat kat fazlası A’da yaşanırken, A komşudaki olayları büyütür, akut hale getirir ve fakat bütün bunları “göz diktiği ülke insanlarının yararı”na takdim eder, Bush ve Trump’ın Amerikası, Irak’a ve İran’a saldırdıklarında bir yandan “nükleer silah tehdidi”ni öne sürmüş, diğer yandan Irak ve İran halkına “demokrasi ve özgürlük” getireceklerini vaad etmişlerdi.
A ve B arasında A’nın lehine, B’nin aleyhine kurgulanan ilişkide yaşanan bütün eylemler ve söylemler yalan, tahrik, provokasyon, iç savaş kışkırtıcılığı vd. kötülükler, reel politiğin gereği işlenen hukuki ve ahlaki cürümlerdir, ama A bunları yaptırır ve iç savaşta yüzbinlerce insanın hayatı söner, milyonlarcası mülteci durumuna düşer, on binlerce çocuk kaybolur, çaresiz kadınlar fuhşa sürüklenirken, bütün bunlar ideal politiğe hizmet ettiği için reel politiğin “başarı” hanesine yazılır. Mahiyeti itibariyle kötü ideal politiğe bağlı reel politik bittabi kötü malzeme ve yöntem kullandığından din, hukuk ve ahlaki norm üzere siyaset yapmayı başarısızlığın sebebi sayar.
İyilikten iyilik, kötülükten kötülük sadır olur. Varlık aleminde mayası olan kötülük yoktur, her şey iyidir, kötülük iyinin suistimalinden, yanlış kullanımından çıkar, bu açıdan kötülük sadece insana münhasır münkerdir. Şu var ki, iyilikten kötülük çıkarma yetisini insana haslet olarak veren de Allah’tır, dünyevi tabiatında içkin olan “fücur ve takva” onu ikisinden birini seçmeye zorlar. İrade sahibi özne, vahyin aydınlığında selim aklını ve temiz vicdanını kullandığında eylemleri ma’ruf üzere olur. Şu hâlde bilumum siyasi tercih, tutum ve eylemlerde ilk tercih hem ideal, hem reel politiği tayin eder. Takvayı seçenlerin ideal politiği iyi yani “ma’ruf olur, fücuru seçenlerin de ideal politiği kötü yani “münker” olur.
İyi/ma’ruf olan ideal politik, özneyi “ahlaki ve ruhi cesaret ve şecaat” sahibi kılar; Kur’an-ı Kerim birkaç yerde buna vurgu yapar. “Nice küçük topluluklar büyük toplulukları yenmiştir” (2/Bakara, 249); “Gevşemeyin ve hüzünlenmeyin, eğer iman etmişseniz en üstün sizsiziniz.” (3/Al-i İmran, 139.) Buradaki iman özünde iyilik ve ma’ruf olan ideal politiğe inanmaktır. İdeal politiği ahlaki üstünlük ve meşruiyet olan Vietnam, Afganistan Amerikalıları ülkelerinden kovabilmişlerdir; ikisi de dünyanın en yoksul ama en onurlu insanlarıdır.
Buradan İspanya ve Yemen/Ensarullah’ın ideal ve reel politik tutumlarına bakalım:
İspanya, dünyanın en zengin ülkeleri arasında 12. sırada bulunuyor, GSMH’sı 1,9, ancak 2026’da 2,09 trilyon dolar olarak hesaplanıyor, en çok turist alan ülkeler arasında birinci sırada, Türkiye 4. Sırada; zenginler sıralamasında Türkiye 16.
Türkiye ve İspanya, ikisi de ilk 20 zengin ülke içinde, ikisi de NATO üyesi. İkisinin de süren savaşta politik tutumları farklı. İspanya’nın başında Pedro Sanchez var. 1972 doğumlu Sanchez, 2018’dan beri İspanya Başbakanı, 2017’den bu yana da İspanyol Sosyalist İşçi Partisi’nin genel sekreteri görevini yürütüyor.
Gazze soykırımı ve İran’a karşı Amerika ve İsrail’in başlattığı saldırı savaşlarında net bir tavırla hem Filistinlilerin yanında yer aldı hem Amerika ve İsrail’e karşı aldığı tavır sonucu İspanyol hava sahasını kapattı, dahası 700 milyar avroluk anlaşmayı feshetti.
İspanya “milli çıkarı” açısından düşünüldüğünde Sanchez’in iki Müslüman topluma karşı yapılan saldırılarda Müslümanların safında yer alması tam bir çılgınlık. Ama Sanchez, tutumunda ısrar ediyor, Amerika ve İsrail’den gelen tehditlere göğüs geriyor, geri adım atmıyor. Oysa Araplar ve Sünni ülkeler, açık veya dolaylı Amerika ve İsrail’in yanındadırlar; İran’ın diz çökmesini ve Gazze ile ardından Filistinlilerin topraklarını Siyonistlere terk etmelerini istiyorlar. Suriye yönetimi, İsrail ile düşmanlarının ortak olduğunu söyleyip, sebze-meyve diye Lübnan’a giden silah yüklü tırları durdurup el koyuyor, “İsrail’le güvenlik anlaşması” yapmak istediklerini açıklıyor. Lübnan’da Hizbullah, İsrail’e karşı savaşıyor, İsrail, Gazze’nin yüzde 70’ine hâkim olduklarını, geri kalanın da yola getirileceğini açıklıyor.
Peki, reel politik, İspanya’nın çıkarlarını korumayı gerektirirken, Başbakan Sanchez’i böylesine ahlaki bir ideal politiğe sevk eden faktör nedir? Hiç kuşkusuz onun sosyalist ideolojisidir. Sanchez’in sosyalizmi saldırgana, soykırımcıya, çocuk katiline, sapıklar çetesine, işgale, küstah kibre duyduğu fıtri/vicdani infial olarak açığa çıkmaktadır. Bu fıtri infial, rasyonel davranmayı telkin eden kötü reel politiği siyasetin dışına atmaktadır.
Yemen’in ise 35 senedir GSMH’sı 20 milyar doların biraz üzerindedir; Gazze ve İran savaşında tereddütsüz Amerika, İngiltere ve İsrail’e savaş açan Ensarullah’ın bu 20 milyarın kaçta kaçını kontrol ediyorlar, sormaya değmez. Ensarullah, İspanya Başbakanı kadar, hatta daha da çılgındır, reel politiğinin rasyonel açıklaması yoktur. Hatta bizde hayli ünlü bir politikacı, Ensarullah’a seslenerek “Sizin neyinize Amerika’ya kafa tutmak, dünyanın en yoksul insanlarısınız, oturun oturduğunuz yerde” demişti. Yemenliler bizim dindar politikacımızı dinlemediler, onlarca üst düzey siyasetçilerini ve komutanlarını kaybettiler, bu savaş “İmani bir meseledir” deyip, şimdi de Babülmendeb’i abluka altına aldılar.
İran, 1979’dan beri reel politik olarak rasyonalitesi olmayan bir doktrin takip etti. Bu doktrini belirleyen İmam Humeyni oldu. Ona göre İslami hükümler ertelenemez, Müslüman dünya zillet içinde yaşıyor; topraklarımız, yeraltı ve yerüstü kaynaklarımız batılı emperyalistler tarafından yağmalanıyor, başımızdaki liderler iktidarlarını batıya borçludurlar. Müslümanların en büyük düşmanı Amerika’dır, Amerika ile savaşı doğrudan göze almak lazım, savaşın da sahası Filistin’dir. İsrail etkisiz hale gelinceye kadar savaş sürecektir. Arapların ve Sünni ülkelerin uykusunu kaçıran bu doktrinin ideal politiği “İslam için İran’ın feda edilmesi”ni öngörür, reel politik de buna göre şekillenmektedir. İran yaklaşık yarım yüzyıldır bu ideal politiğin bedelini ödüyor.
Dikkatlice bakıldığında Filistin-Gazze ve İran savaşlarında zengin NATO ülkesi İspanya ile Yemen’in yoksul Ensarullah’ını birleştiren ahlaki değer aynıdır: Zalime, saldırgana, müstekbire, mücrime karşı ortak tutum.
İran, Lübnan Hizbullah’ı, Hamas’ı-İslami Cihad’ı, Ensarullah’ı ve diğerlerini motive eden vahyin zalime karşı “tevhid ve adalet” şiarıdır, bu şiarın Kur’an ve Sünnet’te bolca motive edici kaynaklarına rastlamak mümkün ama başta Sanchez olmak üzere, dünyanın neredeyse her bölgesinde sokaklara dökülen sosyalistleri, Katolikleri, vicdan sahiplerini, motive eden şey, doğrudan dini/yazılı metin değil, Allah’ın onların ilahi tabiatlarına Nefha-i ruh ile zerkettiği vicdan, akıl, irade ve adalet arayışıdır. Kısaca İspanya’yı ve Ensarullah’ı tarihin doğru tarafında buluşturan yine şanı yüce Allah’tır. Tam da ilahi hitabın buyrulduğu gibi “ma’ruf üzere bir araya gelmekte, münkere karşı mücadele etmektedirler.” Böylece “modern ulusal dogma” olan “milli çıkar”, yerini tarihin ve İlahi Murad’ın doğru tarafında seçime bırakmıştır.
İspanya ve Yemen-Ensarullah örneğinde, ifadesini ma’rufta bulan ideal politik, zahiri ve madde şartların dayattığı reel politiği kendine dönüştürmüş bulunmaktadır. Bu müthiş ahlaki dönüşümden çıkan ilk sonuç şudur: Aslolan ahlaki norm ve hukuk kurallarının (takva) amaç ve yön verdiği ma’ruf siyasettir. Hz. Peygamber (s.a.)’in attığı her adım ideal politiğe hizmet eden reel politikti. O, ne hayalci veya maceraperestti, ne -haşa- pragmatist veya oportünistti; aksine diğer alanlarda olduğu gibi iç ve dış siyasette de yol gösterici (hadi ve mehdi) idi.
İkisi de siyasetin ana dinamiği hükmünde olup, reel politik etkileyici, ideal politik belirleyicidir. Belirleyici esas alındığında, etkileyici yani araç amaca hizmet eder, etkileyici esas alındığında araç amaca dönüşür; ahlaki cesaret ve şecaatin yerini iki yüzlü, içten pazarlıklı, pragmatik/oportünist siyaset ahlak olur.
Peki, “ma’ruf olan ideal politik ve reel politik” nedir? Bu sorunun cevabını aramaya çalışalım.