
Yıllardır savaşlar, darbeler, dış müdahaleler, yoksulluk, ayrışmalar ve bitmeyen krizlerle boğuşup duruyoruz. Bir taraftan emperyalist akbabalar dışarıdan tepemize binerken, diğer taraftan kendi içimizde birbirimizi tüketiyoruz. Sınırlar çizilmiş, ülkeler birbirinden koparılmış, insanlar birbirine yabancılaştırılmış…
Fakat artık bir şeyler değişiyor. Daha doğrusu, değişmek zorunda!
Bugün dünyanın dört bir yanında insanlar, maruz kaldıkları haksızlıklara eskisi kadar sessiz kalmıyor. Seslerini adalet, özgürlük ve insan onuru için yükseltiyorlar. Bu ses, sıradan bir siyasi tepki değildir. İnsanın yaratılışından gelen o sarsılmaz adalet duygusunun somut bir yansımasıdır.
Ancak burada elimizi vicdanımıza koyup çok kritik bir gerçekle yüzleşmek zorundayız:
Değişim, sadece başkalarını suçlamakla olmaz!
“Bizi hep dış güçler bu hâle getirdi.” demek en kolayıdır.
Elbette küresel sömürünün, dış müdahalelerin ve kirli oyunların bu tabloda büyük bir payı vardır. Fakat artık aynaya bakma vaktidir. Kendi yanlışlarımızla, kusurlarımızla ve ihmallerimizle de yüzleşmek zorundayız.
Rabbimiz Kur’an-ı Kerîm’de bize son derece açık bir ölçü veriyor:
«إِنَّ اللَّهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّىٰ يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ»
“Şüphesiz ki bir topluluk, kendi durumunu (nefislerindekini/öz benliklerini) değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” (er-Ra‘d, 13/11)
Demek ki değişim önce kendimizden başlayacak!
Fakat burada bir başka gerçekle daha yüzleşmek zorundayız.
İslâmî bir toplum ve adalet merkezli bir yönetim idealini konuşacaksak, mesele sadece iktidara gelmek değildir. Mesele, İslâm’ın adalet, ehliyet, emanet, ahlâk ve kul hakkı ölçülerini yönetimin ve toplumun hayatına hâkim kılabilmektir.
Çünkü bir hareketin, bir kadronun veya bir siyasi anlayışın iktidara gelmesi başka; o iktidarı hakkaniyet, adalet ve emanet bilinciyle kullanabilmesi bambaşka bir şeydir.
Aradan 24 yıl geçti.
İktidar olduk.
Peki, muktedir olabildik mi?
İşte asıl sorulması gereken soru budur!
Eğer muktedir olmak yalnızca devlet mekanizmasını yönetmek, seçim kazanmak, makam sahibi olmak ve siyasi gücü elinde bulundurmak anlamına geliyorsa mesele basittir.
Ama muktedir olmak; Allah’ın hükümlerini yeryüzüne hâkim kılmak, adaleti ayakta tutmak, emaneti ehline vermek, kul hakkını korumak, ahlâkı yüceltmek, faizden, yolsuzluktan, israftan, torpilden, adam kayırmadan ve zulümden uzak bir düzen kurmak anlamına geliyorsa, o zaman çok daha derin bir muhasebeye ihtiyacımız vardır.
Çünkü iktidar sahibi olmak ile İslâmî ölçülerde muktedir olmak aynı şey değildir.
Ahlâkımızı düzeltmeden, adaleti hayatımızın merkezine koymadan, emanete sahip çıkmadan, liyakati ve ehliyeti ayaklar altına alıp yalnızca koltukta oturanların değişmesini beklemek bizi kurtarmaz.
Bu kafayla gidersek gelen gideni aratır!
Çünkü mesele sadece kimin yönettiği değildir.
Asıl mesele, nasıl bir toplum olduğumuzdur.
Ve bununla birlikte şu soruyu da sormak zorundayız:
Nasıl bir yönetim anlayışını hedefliyoruz?
İslâm, yönetim meselesini yalnızca yöneticinin Müslüman olup olmamasına indirgemez. Asıl mesele, yönetimin adalet ve emanet esasları üzerine kurulmasıdır.
Kur’an’ın ortaya koyduğu temel ölçü bellidir:
«إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تُؤَدُّوا الْأَمَانَاتِ إِلَىٰ أَهْلِهَا وَإِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ أَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ»
“Şüphesiz Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” (en-Nisâ, 4/58)
İşte yönetimin ruhu budur:
İslâm hukuku yürürlüğe girecek.
Emanet ehline verilecek.
Hüküm adaletle verilecek.
Güç, zulüm aracına dönüştürülmeyecek.
Devlet, şahsi menfaatlerin değil, Allah’ın dininin hizmetinde olacaktır.
Kul hakkının pişkince çiğnendiği, torpilin yani adam kayırmanın marifet sayıldığı, güçlü olanın her zaman haklı kabul edildiği, yalanın peynir ekmek gibi tüketildiği bir düzende sadece isimleri değiştirmek neyi çözer?
Yüce Mevlâ buyurmuyor mu?
«إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْإِحْسَانِ وَإِيتَاءِ ذِي الْقُرْبَىٰ وَيَنْهَىٰ عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْيِ»
“Şüphesiz Allah adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar.” (en-Nahl, 16/90)
Öyleyse İslâmî yönetimden söz etmek, yalnızca yöneticiye “Müslüman” demek değildir.
İslâmî yönetim; İslâm’ın adalet, emanet, ehliyet, liyakat, ahlâk ve kul hakkı ölçülerinin yönetimde hayat bulmasıdır.
İşte İslâm’ın inşa etmek istediği medeniyet tam da budur:
Allah’ın hükümlerinin mahkemelerde, vicdanlarda ve hayatın her alanında hâkim olduğu bir toplum…
İnsanın, Allah’ın yarattığı ve onurlandırdığı bir kul olduğu bilinciyle değer gördüğü bir toplum…
Yetimin, fakirin ve mazlumun sırtına basılmadığı bir toplum…
Emanetin zihniyete, yakınlığa veya menfaate göre değil, ehline verildiği bir toplum…
İlmin, liyakatin ve erdemli ahlâkın baş tacı edildiği bir toplum…
Ve bütün bunları koruyan, adaleti gerçekleştirmeyi görev bilen bir yönetim…
Bugün İslâm dünyasının en büyük ve en acil ihtiyacı işte budur.
Sadece gösterişli devletler kurmak yetmez.
Güçlü, güvenilir ve erdemli insanlar yetiştirmek zorundayız.
Sadece beton yığınları ve büyük binalar yapmak yetmez.
Büyük bir ahlâk abidesi inşa etmek zorundayız.
Çünkü insan düzelmeden toplum düzelmez.
Toplum düzelmeden devlet düzelmez.
Devlet düzelmeden de bu mazlum medeniyet ayağa kalkmaz!
Burada 24 yıllık tecrübeyi de dürüstçe masaya yatırmak zorundayız.
Yirmi dört yıl az bir zaman değildir.
Bu süre içerisinde çok şey yapılmış olabilir. Büyük hizmetler gerçekleştirilmiş, önemli değişimler yaşanmış olabilir. Bunları inkâr etmek ne insafa ne de hakkaniyete sığar.
Fakat yapılanları takdir etmek, yapılmayanları sorgulamamıza engel değildir.
Tam tersine, 24 yılın sonunda daha büyük bir muhasebe yapmak zorundayız.
Çünkü mesele yalnızca iktidarda kalmak değildir.
Mesele, iktidarın hangi değerler uğruna ve hangi hedef için kullanıldığıdır.
İktidar bir imkândır.
İktidar bir emanettir.
İktidar bir imtihandır.
Ve emanete sahip çıkılmadığında makamın büyüklüğü, hesabın ağırlığını da büyütür.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), müminlerin birbirleriyle olan ilişkisini ne kadar çarpıcı bir şekilde tarif ediyor:
«مَثَلُ الْمُؤْمِنِينَ فِي تَوَادِّهِمْ وَتَرَاحُمِهِمْ وَتَعَاطُفِهِمْ مَثَلُ الْجَسَدِ، إِذَا اشْتَكَى مِنْهُ عُضْوٌ تَدَاعَى لَهُ سَائِرُ الْجَسَدِ بِالسَّهَرِ وَالْحُمَّى»
“Müminler birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet etmede ve birbirlerini koruyup gözetmede tek bir beden gibidir.” (Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66)
Bugün unuttuğumuz, hatta zaman zaman ayaklar altına aldığımız en büyük hakikatlerden biri işte budur!
Biz birbirimizi yiyerek, birbirimizin kuyusunu kazarak asla güçlenemeyiz.
Mezhebimiz, meşrebimiz, cemaatimiz farklı olabilir.
Ama bütün bu farklılıkların üzerinde bizi kuşatan mukaddes bir kardeşlik bağı vardır.
Ümmet olmak, herkesin kopyala-yapıştır gibi aynı düşünmesi değildir.
Ümmet olmak; farklılıklarımızı ayrışma, düşmanlık ve birbirimizi dışlama gerekçesine dönüştürmeden kardeş kalabilmektir.
Bugün tabloya bakıp ne tamamen pes edeceğiz ne de ümitsizliğe kapılacağız.
Ama ellerimizi ovuşturup,
“Nasıl olsa bir gün her şey kendiliğinden düzelir.”
diye de beklemeyeceğiz.
Ümit edeceğiz, evet. Ama çalışacağız!
Dua edeceğiz, evet. Ama sorumluluğumuzu kuşanacağız!
Geçmişte yediğimiz kazıkları, çektiğimiz çileleri unutmayacağız. Fakat geleceğimizi yalnızca geçmişin acıları ve bitmeyen ajitasyonları üzerine de kurmayacağız.
Öfkenin yerine aklı…
İntikamın yerine adaleti…
Kamplaşmanın yerine kardeşliği…
Cehaletin yerine ilmi…
Kibir ve taassubun yerine hikmeti koyacağız.
Çünkü İslâm’ın bize öğrettiği mücadele, sürekli başkalarına parmak sallama mücadelesi değildir.
Önce nefsimizi terbiye etme mücadelesidir.
Ölçümüz gayet açık:
«إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ»
“Şüphesiz Allah katında sizin en üstün olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır.” (el-Hucurât, 49/13)
Öyleyse İslâm dünyasının yeniden secdeye varıp ayağa kalkmasını istiyorsak, işe edebiyat yapmadan kendimizden başlayacağız.
Evimizden…
Ailemizden…
Mahallemizden…
İş yerimizden…
Ahlâkımızdan…
Ticaretimizden…
Ve elbette yönetim anlayışımızdan…
Çünkü yönetim, toplumdan bağımsız bir ada değildir.
Toplum nasılsa yönetim de onunla şekillenir. Yönetim ne kadar güçlü olursa olsun, toplumun ahlâkı çökmüşse o güç adaleti tek başına tesis edemez.
Fakat bunun tersi de doğrudur:
Adaletli bir yönetim, toplumun iyiliğini koruyan ve ahlâkın gelişmesine zemin hazırlayan en büyük imkânlardan biridir.
İşte bu sebeple İslâmî yönetim idealini yalnızca bir slogan olarak değil, adaletin, emanetin, ehliyetin ve insan onurunun yönetim düzenine taşınması olarak anlamak zorundayız.
Bunun yolu da sloganlardan değil, sarsılmaz bir iman ve Kur’an’ın ahlâkıyla ahlâklanmaktan geçer.
Çünkü büyük değişimler, büyük laflarla değil; güçlü bir irade ve kararlı adımlarla başlar.
Bugün tarihin en kritik virajlarından birinden geçiyoruz.
Önümüzde belki de yeni bir dönüm noktası var.
Fakat bu fırsatı lehimize çevirecek olan yine biziz.
Tarihin akışını değiştirecek olan sihirbaz siyasiler değil; ahlâkını, imanını ve sorumluluk bilincini yeniden kuşanmış onurlu insanlardır.
Öyleyse artık şu soruları kendimize sormanın vaktidir:
24 yılın sonunda biz neyi başardık?
İktidar olduk; peki muktedir olabildik mi?
Yönetiyoruz; peki İslâm’ı ülkemize hâkim kılabildik mi?
Makamlarımız arttı; peki emanet bilincimiz de arttı mı?
Binalarımız yükseldi; peki ahlâkımız da yükseldi mi?
Gücümüz arttı; peki kul hakkına karşı hassasiyetimiz de arttı mı?
Ve en önemlisi:
“Dünya neden böyle?”
demeden önce aynaya bakıp şunu soruyor muyuz?
“Ben bu dünyanın ve bu ülkenin düzelmesi için bugün ne yapıyorum?”
Çünkü gerçek değişim, yalnızca iktidarın değişmesiyle değil; insanın, toplumun ve yönetim anlayışının hak ve adalet ekseninde değişmesiyle mümkündür.
İşte gerçek değişim tam da bu soruyla başlar!