
İman alanında kemale ermeden ahlaktan bahsetmek abes olur. Çünkü biz ahlakı mevcut ortama uyum sağlamak şeklinde anlamıyoruz. Ahlak, insanın yaratılışındaki saflığı koruması, fıtratını muhafaza etmesi, Rabbine yönelik yaşaması ve yaratılışında var olan güzel hasletlerini iradeli şekilde geliştirerek devam ettirmesidir. Nitekim ahlak bir davranışlar manzumesidir. Temelinde iman olursa salih amele dönüşür. Bunun da kaynağı marifetullah ve marifetullahtaki kemaldir. Marifetteki kemal ile ahlaki kemal doğru orantılıdır. Bu hüküm cümlesini Kur’an-ı Kerim’in nüzul dönemindeki ayetlerin ana konularından test edebiliriz. Kanaatimize göre iman alanıyla ilgili ayetler, ahlak alanındaki ayetlerle eş zamanlı gelmiştir. Marifeti olmayanın veya eksik olanın ahlakı da nakıs olur veya hiç olmaz. Böyle bir olumsuzluğa meydan vermemek için Yüce Allah vahyin Mekke döneminde Kendini isimleriyle, sıfatlarıyla, filleriyle, emretmesiyle ve yaratmasıyla gereğince tanıtmıştır. Bu tanıtımı kabul ve ikrar edip hayatlarına vahiyle anlam verenler cahili niteliklerden kurtularak beşeriyetten insaniyet makamına terakki etmişlerdir. Allah Teâlâ’nın “Onlar Allah’ı hakkıyla takdir edip bilemediler…”[1] ayetinin uyarı alanına tüm küfür grupları girmektedirler. Bugün buna İslâm’a karşı din olma iddiasındaki tüm ideolojik mekteplerin mü’minlerini! dâhil edebiliriz. Zaten Allah Teâlâ’yı hakkıyla takdir edebilselerdi müşrik olmazlardı. Küfürde sebat etmezlerdi. Bu anlamda “Gavurun aklı olsa Müslüman olurdu.” denmiştir. Bu ayetin tehdit alanına Müslüman olduklarını söyleyip de Müslümanlıklarının gereklerini yapmayanlar ve günahlara çokça dalanlar da girmektedir.
Aklını gereğince kullanmayan, fıtrattan sapan ve tekliften kaçan ya da reddeden kimseler ahlaklı kimseler olamazlar. Nihayet ahlak, bizim araştırmalarımıza göre vahiy eksenli istendik davranışların niyetli bir şekilde hayata yansıtılmasıdır. Bu yansıtmanın temeli nedir? Bize göre temeli kâmil bir imana dayanıyor ve fıtratın mücessem hâli olan peygamberlerin hayatıyla uyum içerisindeyse insanın ahlakiliğinden bahsedebiliriz. Günümüz için ise İslâm inanç sistemini ve temsili anlamda Hz. Muhammed (s.a.v.)’in hayatını içselleştirmeyen; hayatının genişlik boyutunda Resulullah’ın temsiline göre yaşamayan bir kimse ahlâklı değildir. Çünkü onun hayatı yaşanmış bir Kur’an’dır. Müslümanlığı esas alarak ortaya koyduğumuz ifadelerimiz bizim için önemlidir; hiçbir ateist, deist, pozitivist, nihilist, sekülerist, Yahudi, Hristiyan veya ideolojik düşünen biri İslâm nazarında ahlaklı değildir. İslâm’a göre ahlak, salih bir davranış veya ameldir. İman alt yapısı kâmil değilse böyle birisi ahlaklı kabul edilmez. İfadelerimiz subjektif değildir. Kur’an ve sünnet referanslıdır. Çalışmalarımız sonunda vardığımız sonuçtur. İlmi eleştirilere açık olmasına rağmen birileri karşı çıksa da böyledir.
Ahlaki hükümlerin iman alanındaki ayetlerle eş zamanlı gelmesi toplumun inanç ve ahlak haritasını gözümüzün önüne sermektedir. Hz. Peygamber (s.a.v.) tevhid mücadelesine başlamadan önceki toplumun iman ve ahlak alanındaki savrulmalarına tarih şahitlik etmektedir. Toplumsal savrulmanın nedeni, kişilerin hayatlarının hiçbir alanında Allah’ı hesaba katmadan bir hayat yaşamayı tercih etmeleridir. İster tenzih düşüncesine bağlı olarak Yüce Allah’ı hayatlarından kovsunlar isterse inkarlarından dolayı, fark etmez. Hayatının tüm boyutlarında Allah’ı (c.c.) hesaba katmayan herkes ahlaksızdır. Hayatları da cahilidir. Vahyin nüzul döneminin fertleri ya “Allahsız” veya “Allah’a rağmen” bir hayatı tercih etmişlerdir. İlahi olandan kopuk bu hayatın adı “cahiliye” diye tarihe geçmiştir. Cahiliyeyi belirleyen ana damar Allah Teâlâ’ya hayatın genişlik, derinlik ve uzunluk alanlarında bir şekilde yer vermemek ise bu kavram “tarihsel” değildir. Dün vardı, bugün de vardır, yarında olacaktır. Bu olumsuz durumun sürdürülebilir olmaması için Kur’an, İman alanındaki hükümlerini gönüllere arz etmiş sonra da bunun üzerine ahlaki emirlerini bina etmiştir. İman alanı olmasaydı salih bir amele dönüşmeyen bu davranışların sahibine hiçbir faydası olmazdı. İmanın üzerine ahlaki hükümleri bina eden Allah Teâlâ, kuluna şefkatli davranarak yaptıklarını karşılıksız bırakmamıştır. İman ve salih amellerle toplumsal önderliğe liyakat kazanan İslâm ümmeti dar’ü-l İslâm kurma lütfuna mazhar olmuştur.
İman ve ahlak alanındaki kemal ile sorumluluğa ehil olmak doğru orantılıdır. Bunun en önemli örneğini Hz. İbrahim peygamberin imtihandan geçirilip sonra da toplumsal önderlik verilmesinde görüyoruz.[2] Kaynaklarımız bize Hz. İbrahim’in otuz veya kırk konuda ilahi denemeden geçtiğini haber vermektedir. Onun denenme alanları iman, ibadet, ahlak, davranışlar (muamelat) ve öz bakımla ilgili konulardır. Tüm denenme alanların başarıyla atlatınca Rabbimiz onu emanetine layık görmüş ve toplumsal önderlik makamına getirmiştir. Benzeri bir durum Resulullah’ın (s.a.v.) hayatında da vardır. Hz. Peygamber (s.a.v.)’e İsra suresinin ilk kırk ayeti hicret öncesi gelmiştir. Bu ayetlerin konusu; İsrailoğullarının tarihinden ibret almak, zulmün devam etmeyeceğini bildirmek, sorumlulukların ferdi oluşunu haber vermek, mutlak doğrunun vahye uymak oluşunu gönüllere yerleştirmek, lüzumsuz şeylerle ömür tüketmenin, ana baba hukukunu ihlal etmenin, zinanın, hileli kazancın (iktisadi şirkin), israfın, cimriliğin, çocukları daha dünyaya bile gelmeden veya geldikten sonra öldürmenin, haksız yere cana kıymanın, kibirlenmenin haram olduğunu insanlara öğretmektir. Bu kurallar üzerinden şu mesaj verilmiştir: Ey Muhammed! Mekke’de davet çalışmaların tıkanma noktasına geldi. Hicret edip hâkim konuma gelecek ve devlet kuracaksınız. Allah Teâlâ sana katından bir yetki verecek. Devletinizin bekası tevhid ve ahlakla mukayyettir. İmansız ve ahlaksız kurumlar Müslümanlar için devamlı olamaz. Yönetim ve hayat şekliniz tevhidi ve ahlaki kurallara dayanmazsa iktidarınızın daim olması mümkün değil; sünnetullaha aykırıdır. Müslümanlar bu temel prensiplere azami derecede riayet etmişler ve kısa zamanda İslâm’ı dünyanın en ücra köşelerine kadar götürmüşlerdir.
İman ve ahlak alanındaki savrulmalar bugün de devam etmektedir.[3] Bunun en başat sebebi Yüce Allah’ı gereği gibi bilmemekten kaynaklanmaktadır. İnsanlar itikaden veya ahlaken savrulma yaşıyorlarsa marifetullah konusundaki cehaletlerini gidermeleri gerekir. Bu topluma Yüce Allah en tafsilatlı şekilde öğretilmelidir. Bu öğretim toplumun tüm türlerini, farklı coğrafyalarını, cinsiyet ve yaş gruplarını ve iş alanlarını kapsayacak şekilde planlanmalıdır. Marifetullah konusu ana okulundan üniversiteye kadar zorunlu müfredat hâline getirilmelidir. Bu hususta çalışma yapanların, Kur’an’ın üslubunu ve iman alanındaki konuları iyi çalışarak ve vahyin üslubunu hayata taşıyarak ortaya bir plân koymaları elzemdir. Kısacası iman ve ahlak alanında pozitif bir değişimin kaygısını yaşayanlar, değişime Kur’an ve sünnetin başladığı yerden başlamalıdırlar. İnsanlar iman ve ahlak alanında kötü bir vaziyette iseler nedeni inançtaki eksikler ve zafiyetlerdir. İmanı nakıs olanın ahlakı kâmil olmaz. İslâm inanç sistemiyle alakalı sağlam bir eğitimden sonra Müslümanların Enam, İsra, Mü’minun, Nur, Furkan, Ahzab, Hucurat surelerindeki ahlaki hükümleri hayata taşımaları gerekir. Hatta bu sureler kurumsal bir kimliğe büründürülmelidir. Bunlar yapılmaz ve ahlak alanı sadece “verili duruma/resmî ideolojinin kurumsal yapısına problem olmadan uyumlu yaşamak” şeklinde anlaşılacak olursa insanlığın geleceği tehlikeye atılmış olur. Durum ve göstergeler bu yazdıklarımızdan daha vahimdir. Bu bağlamda insan cinsinin sonunun yaklaştığını söyleyenler bile vardır. Bu sonu hazırlayan vahiyden kopuk yaşamak; imansızlık ve ahlaksızlıktan başkası değildir.
[1] Enam 6/91
[2] Bak: Bakara 2/124
[3] İman alanındaki savrulmalara bir nebze de olsa önlemek babından katkımız olur amacıyla “Nasıl İman Edelim” adlı çalışmamızı yayınladık. İnşallah bu çalışmamız da ahlaki savrulmaları önlemede yararlı olur.
Ahlaksız=münafık=imansız = şeytanın adamı demektir