
İnanç ve fikir, insanı ve toplumu belli bir sisteme ve düzenli yaşayışa yönelten kural ve anlayışların kaynağı olarak bilinmektedir. Din veya başka konularda inanç olayı, kişinin belli bir yaşama felsefesini benimsediğini ve buna göre düşünmeye başlamasını ifade etmektedir. Materyalist ve seküler dünya, bu iki kavramı insan hayatından uzaklaştırmakla, büyük problemlerin içine düşülmesine yol açmıştır.
İnanç, kişinin belli norm ve değerlere bağlı yaşaması gerektiğini ortaya koyan manevi bir anlayışı ifade etmektedir. Çünkü insan, düşünen ve böylece olaylar hakkında karar verebilen bir varlıktır. Mantık, inanılmayan konularda, kişinin olaylarda isteyerek yer almadığını göstermektedir. En köklü inanç, ilahi kaynaklara bağlı olarak sürdüren insan ve toplumların ise, bu inanç doğrultusunda adaletli ve ahlaklı bir hayat yaşaması gerektiğini ortaya koymaktadır. İnanç dışı dini veya sosyal çabaların ise, hiçbir kurala tabi olmadan insanları bilinmez ve zararlı yönelişlere ulaştırdığı birçok olaydan bilinmektedir. O zaman, kişilerin kendi inançlarının şuuruna varıp, ya inançlarını sembolik olarak dillendirmekten vazgeçmeleri veya inanç olarak dedikleri aidiyeti uygulamamaları gibi iki tercih içine girmeleri gerekiyor. Fakat, özellikle İslam dini gibi, asırlardır insanların aşkla ve şuurla bağlandığı inançları “fiilen terk ettiği” gerçeği ile karşı karşıya bulunuyoruz. Bu durum, belki de bazılarının fark etmediği, “içten içe bir çürüme” olarak gerçekleşiyor!..
İslam, hayata dair temel konularda birtakım kurallar koymuş ve bu kurallar da ne akla, ne sosyal gerçeklere aykırı bir şekilde değerlendirilmemiştir. Sadece Müslüman ilim adamları tarafından değil, dürüst yabancı ilim adamları tarafından bile saygı ve destek bulmuştur. Fakat, günümüzde Müslüman kimliği taşıdığını söyleyen insanlar tarafından, bu inanç, hayatta uygulanmama durumu ile karşı karşıya kalmaktadırlar. Bunun sebebi, dünyaya ait istekler, maddi kazançlar veya sosyal, siyasi beklentiler olarak açıklanabilmektedir.
Bazılarının, inanç dışı yaşama felsefeleri ve doktrinlere bağlı olarak yaşaması da, bir anlamda “inanç bağlılığı” olarak söylenebilir. Çünkü orada da bazı kurallara ve sistemlere inanma durumu söz konusu olmaktadır! Aynı zamanda, doktrinlere kesin bağlılık bulunmaktadır.
İdeolojilerin veya seküler, modern sistemlerin insana bir “dünya cenneti” vadettiklerini, yaşadığımız hayattan bilmekteyiz. Bu cennet, insanların her istediklerini yapma ve kendilerine herhangi bir engel olmaması ile ilgili bir hayat anlayışıdır. Aslında, Batı’da ortaya çıkan Liberalizm, böyle bir mantık üzerine kurulmuştur. Serbest piyasa, anlayışının temeli de buna bağlıdır. Yani, otoriteler olmadan, her şeyi yapabilmek!.. Bu anlayış önce iktisadi, sonra sosyal hayatta uygulanmış ve “kuralsız ve kontrolsüz” bir hayat anlayışı ortaya çıkmıştır. Fakat ne gariptir ki, arzulara ve ihtiraslara, ideolojilere bağlı kurulan bu “serbest dünya” insanları huzurlu ve mutlu bir hayata ulaştıramamaktadır!..
Bugün insanlar, neyi, niçin yaptıklarına dair bir düşünce muhakemesi içinde olmamadan yaşamaktadırlar! Halbuki insan, hayatı düşünerek ve davranışlarını ölçülü bir hale getirerek yaşayan bir varlıktır. Üstelik, yaptıklarından da sorumlu olması gereken bir irade ve ahlak anlayışı ile hareket etmek durumundadır. Fakat, materyalist ve seküler sistemler, insanı, ya siyasetin veya ekonominin kulu ve kölesi haline getirerek, onları gerçek inançla yaşamaktan alıkoymaya çalışmaktadır!.. Bunun sebebi ise, eşyayı ve sistemleri ideal olarak benimseyen kapitalist ve sosyalist (komünist) yaşayış felsefeleridir. Her ikisinin de inanç ve fikir yönleri hastalıklı ve insanı kendinden ve değerlerinden uzaklaştıran bir çerçevede gerçekleşmektedir.
Bugünün insanına aklını kullanarak, kendisine hitabeden ilahi ve beşeri sistemlerin kurallarını uygulayıp, hangisinin kendisinin iç dünyasını, sosyal hayatını ve siyasi işleyişini hazırladığını görmesi gerekiyor. Bu özelliği gözden geçirip, kararını buna göre vermesidir. Yoksa; söylemlere, propagandalara veya ihtirasları kamçılayan sahte söz ve iddialara göre değil…